<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-8445428495463755091</id><updated>2012-02-16T20:17:59.813-08:00</updated><category term='Albert Camus'/><category term='Friedrich Nietzsche'/><category term='Charles Bukowski'/><category term='Agnes Heller'/><category term='Jean Paul Sartre'/><category term='André Breton'/><category term='Cesare Pavese'/><category term='Charles Baudelaire'/><category term='Antonin Artaud'/><category term='Alain Badiou'/><category term='Boris Vian'/><category term='Amin Maalouf'/><category term='Edgar Allan Poe'/><category term='Adonis'/><category term='Aleksandr S. Puşkin'/><category term='Andrei Tarkovsky'/><category term='Arthur Rimbaud'/><category term='David Kaufmann'/><category term='G. Garcia Marquez'/><category term='sokrates'/><category term='Fyodor Dostoyevski'/><category term='Franz Kafka'/><category term='Elias Canetti'/><category term='Arthur Schopenhauer'/><category term='Bertrand Russell'/><title type='text'>Edebiyat</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>hiaxysheytan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>75</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8445428495463755091.post-6585184436630057030</id><published>2008-04-09T11:50:00.000-07:00</published><updated>2008-04-09T11:53:54.464-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Charles Bukowski'/><title type='text'>Dünyanın tüm götleri ve benimki</title><content type='html'>"Kimsenin ıstırabı olması gerektiğinden fazla değildir." - barbut oyunu sırasında söylenmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1&lt;br /&gt;Dokuzuncu koşudaydık ve atın adı Rokfor'du. Altı boyla birin¬ci gelmiş, beş dolarıma elli iki dolar vermişti. Önceki koşulardan da kazançlıydım zaten, buna içilirdi. "Bir rokfor ver bana," dedim bar¬mene. Barmenin kafası karışmadı. Ne içtiğimi biliyordu. Bütün bir akşamüstünü tezgaha yaslanarak geçirmiştim. Bir gece önce de sabaha dek içmiştim ve eve dönüp içmeye devam ettim. Skoç, vot¬ka, şarap ve bira vardı evde. Saat sekiz gibi cenaze işleri ile uğraş¬tığını söyleyen biri aradı, beni görmek istiyordu. "Olur," dedim, "içki getir." "Arkadaş getirebilir miyim?" diye sordu. "Hiç ar¬kadaşım yok," dedim. "Kendi arkadaşlarımı kastetmiştim," dedi. "Bana ne!" diye bağırdım ve telefonu kapattım. Mutfağa gidip bir su bardağına dörtte üç skoç koydum. Bir dikişte içtim. Eskiden yaptığım gibi. Bir buçuk saatte bir büyük viski içerdim eskiden. "Rok-for," dedim duvarlara ve bir kutu buz gibi bira açtım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2&lt;br /&gt;Cenazeci geldi, birkaç telefon etti ve çok geçmeden tuhaf insan¬lar girmeye başladılar kapıdan. Hepsi içki getirmişti. Çok sayıda kadın vardı. Hepsine tecavüz etmek geldi içimden. Elektrik ışığını hissederek halıya oturdum ve içkiler içime bir resmi geçit gibi ak¬tılar, hüzne bir saldırı, deliliğe bir saldırı gibi.&lt;br /&gt;"Hayatımın sonuna kadar çalışmayacağım!" dedim onlara. "At¬lar orospuların bugüne kadar bakmadıkları gibi bakacaklar bana!"&lt;br /&gt;"Onu biliyoruz Bay Chinaski. BÜYÜK adamsınız siz."&lt;br /&gt;Kanepede oturan kır saçlı herifti bu lafları eden. Ellerini ovuş¬turarak, ıslak dudakları ile beni şehvetli şehvetli süzerek. Ciddiydi. Midemi bulandırıyordu. Elimdeki içkiyi dipledim, bir yerden yenisini bulup onu da dipledim. Hatunlara konuşmaya başladım. Çükümün tüm şefkatini vaad ettim onlara. Ciddiydim. O anda. Ora¬da. Hatunlara sarkmaya başladım. Adamlar beni hatunların üstün¬den çekip alıyorlardı. Görmüş geçirmiş biriydim hesapta, bir lise öğrencisinden farkım kalmamıştı. Büyük Chinaski olmasaydım biri beni öldürürdü herhalde. Oysa ben gömleğimi çıkartmış herkesi dışarı dövüşmeye davet ediyordum. Talihliydim. Kimsenin içinden beni parmağının ucu ile itmek gelmedi.&lt;br /&gt;Kafamdaki bulutlar dağıldığında sabahın dördü olmuştu. Bütün ışıklar yanıyordu ve herkes gitmişti. Ben hâlâ ordaydım. Sıcak bir bira bulup içtim. Sonra bütün ayyaşların aşina olduğu "rezil oldum, ama kim takar" duygusu ile yatağa girdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3&lt;br /&gt;On beş-yirmi yıldır basurdan çekerim; ayrıca ülserden, karaciğerden, çıbanlardan, evhamdan ve deliliğin çeşitli türlerin¬den, ama hepsinin birlikte bastırmayacağı umudu ile yaşamaya devam edersin.&lt;br /&gt;Yukarda sözünü ettiğim sarhoşluk büyük iş açtı ama başıma.&lt;br /&gt;Dermanım yoktu, başım dönüyordu fakat bunlar olağandı. Basur¬dan söz ediyorum ben. Hiçbir şey para etmiyordu, -sıcak banyo, merhemler, hiçbir şey. Bağırsaklarımın köpek kuyruğu gibi kıçım¬dan sarkmasına az kalmıştı. Doktora gittim. Şöyle bir baktı. "Ameliyat," dedi. "Pekala," dedim, "ancak şunu bilmenizi isterim ki ben bir korkağım."&lt;br /&gt;"Evet, bu işimizi biğaz zoğlaştığacak," dedi.&lt;br /&gt;Seni Nazi orospu çocuğu, diye geçirdim içimden.&lt;br /&gt;"Bu fitili Salı akşamı almanı istiyoğum. Sonğa sabah yedide kal-kıyoğsun ve lavman yapıyoğsun, ya? Saat onda bana geliyoğsun ve seni tekğağ muayene ediyoğum, ya?"&lt;br /&gt;"Ya vol, kapitan," dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4&lt;br /&gt;Lavman tüpü dışarı kayıp duruyordu ve banyonun döşemesi su içinde kalmıştı ve soğuktu ve karnım ağrıyordu ve bir bok ve sümük denizinde boğuluyordum. Böyle gelir dünyanın sonu, atom bom¬bası ile değil, bokla bokla bokla. Satın aldığım lavman cihazında su akışını denetlemek mümkün değildi, parmaklar da iş görmüyor, su olabildiğince tazyikli geliyordu. Bir buçuk saatimi aldı lavmanı bitirmek ve bitirdiğimde basurum dünyanın hakimiyetini eline geçirmişti. Birkaç kez vazgeçip ölmeyi düşündüm. Bir teneke kutu saf terebentin buldum dolapta. Kırmızı yeşil harikulade bir kutuy¬du. "TEHLİKELİ!" yazıyordu üstünde, "ağızdan alındığı takdirde ölüme sebebiyet verebilir". Ödleğin tekiydim: Yerine koydum kutuyu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5&lt;br /&gt;Doktor masaya yatırdı beni. "Sırtını gevşet, ya? Gevşet, gev¬şet..."&lt;br /&gt;Birden kıçıma kıskı şeklinde bir kutu dayadı ve bağırsaklarım¬dan yukarı bir yılan saldı. Tümör arıyordu, kanser arıyordu. "Şimdi biraz acıyacak, ya?" "Orospu çocuğu!"&lt;br /&gt;"Ne?"&lt;br /&gt;"Siktir siktir siktir! Köpekleri yakarsınız siz! Domuzlar, sadist¬ler... Jan Darc'ı yaktınız, İsa'nın ellerine çivi çaktınız, oyunuzu savaş için kullandınız, Goldwater için, Nixon için... Tanrım! Tan¬rım! NE YAPIYORSUN BANA!"&lt;br /&gt;"Az kaldı. İyi dayanıyorsun. İyi bir hastasın."&lt;br /&gt;Yılanı kutusuna soktu. Sonra periskobu andıran bir alete bak¬tığını gördüm. Kanlı kıçıma pansuman yaptı ve giyinmek için masadan kalktım. "Ve bu ameliyat ne için yapılacak!"&lt;br /&gt;Ne demek istediğimi anlamıştı. "Sadece basuğ için."&lt;br /&gt;Çıkarken hemşiresinin bacaklarını dikizledim. Tatlı tatlı tebes¬süm etti hemşire.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6&lt;br /&gt;Hastanenin bekleme salonunda küçük bir kız yeşil yüzlerimize, beyaz yüzlerimize, sarı yüzlerimize baktı ve "burada herkes ölüy¬or," beyanında bulundu. Kimse ona cevap vermedi. Ben eski bir Time dergisinin sayfasını çevirdim.&lt;br /&gt;Alışıla gelmiş form doldurma, idrar tahlili, kan tahlili faslından sonra sekizinci katta dört yataklı bir odaya yatırdılar beni. Dinim sorulduğunda dinsiz yanıtından sonra karşılaşacağım bakış ve sorulardan yırtmak için "Katolik," demiştim. Bürokratik engeller¬den ve tartışmalardan usanmıştım. Hastane katolik hastanesiydi ay¬rıca -bana daha iyi bakarlardı belki, hem Papa'nın hayır duası da üs¬tümde olurdu.&lt;br /&gt;Üç kişi ile bir odaya hapsolmuştum. Ben, keşiş, münzevi, kumarbaz, çapkın, geri zekalı. Bitmişti. O canım yalnızlık, bira dolu buzdolabı, masanın üstündeki purolar, iri memeli iri kıçlı hatunların telefon numaraları.&lt;br /&gt;Sarı benizli biri vardı. İdrara batırıldıktan sonra güneşte kurutul¬muş iri ve şişman bir kuşu andırıyordu. Düğmeye basıp duruyordu. Kedi miyavlamasını andıran mızmız bir sesi vardı. "Hemşire, hem¬şire, doktor Thomas nerede? Doktor Thomas dün bana kodein ver¬di. Doktor Thomas nerede?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Charles Bukowski&lt;br /&gt;Parantez yayınları&lt;br /&gt;Ölüler Böyle Sever'den&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8445428495463755091-6585184436630057030?l=edebiyat-arsivi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/feeds/6585184436630057030/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8445428495463755091&amp;postID=6585184436630057030' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/6585184436630057030'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/6585184436630057030'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/2008/04/dnyann-tm-gtleri-ve-benimki.html' title='Dünyanın tüm götleri ve benimki'/><author><name>hiaxysheytan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8445428495463755091.post-4267179018826012729</id><published>2007-12-02T04:12:00.001-08:00</published><updated>2007-12-02T04:12:49.101-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='G. Garcia Marquez'/><title type='text'>Beşyüz Günlük Fakirlik</title><content type='html'>Ağustos 1966 başlarında eşim Mercedes’le birlikte Yüz Yıllık Yalnızlık’ın özgün elyazmalarını Buenos Aires’e göndermek için Mexico City’deki San Angel postanesine gittik. Paket 590 sayfa barındırıyordu ve üzerinde Editorial Sudamericana’nın edebiyat yöneticisi Francisco (Paco) Porrúa’nın adresi yer alıyordu. Postane görevlisi paketi tartının üzerine koydu, kafasında aritmetik hesabını tamamlayıp şöyle dedi: “Borcunuz 82 pesos.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mercedes kâğıt paralarını saydı, cüzdanındaki bozuklukları çıkarttı ve beni durumun gerçeğiyle yüzleştirdi: “Bizde sadece 53 pesos var.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yılı aşan fakirlik dönemimizde böylesi engellere öylesine alışmıştık ki, çözüm için pek de kafa yormadık. Paketi açtık, içindekileri iki eşit parçaya böldük ve bir parçayı Buenos Aires’e gönderdik, bunları yaparken geriye kalanı yollamak için gereken parayı nasıl bulacağımızı bile sormamıştık kendimize. Cuma günüydü, saat akşam altıyı gösteriyordu ve postane pazartesiye kadar açılmayacağına göre, düşünmek için önümüzde tüm bir hafta sonu vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hâlâ para alınabilecek birkaç arkadaş kalmıştı geriye ve bütün malvarlığımız rehincideki ebedi uykusunda dinlenmekteydi. Elimizde romanı günde altı saat çalışarak yaklaşık bir yılda yazdığım taşınabilir bir daktilo vardı, ancak onu rehinciye veremezdik zira yemek yiyebilmemiz için ona ihtiyacımız vardı. Evi topyekûn karıştırdıktan sonra rehine vermeye pek de uygun olmayan iki şey bulduk: o zamanlar pek az değeri olduğunu tahmin ettiğim çalışma odamdaki ısıtıcı ve bir de evlendiğimizde Soledad Mendoza’nın Caracas’da armağan ettiği bir mikser. Ayrıca yalnızca evlenirken kullandığımız ve uğursuzluk getireceğine inanıldığından asla rehine vermeye cesaret edemediğimiz yüzüklerimiz vardı. Bu seferlik, ne olursa olsun Mercedes onları vermeye karar verdi, birer emniyet garantisi olarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pazartesi sabahı ilk iş zaten düzenli müşterileri olduğumuz en yakın rehinciye gittik ve bize –yüzükler hariç– ihtiyacımızdan biraz fazla bir para verdiler. Ancak postanede romanın geriye kalan kısmını paketlerken onu en yanlış şekilde yollamış olduğumuzu fark edebildik: baştaki sayfalardan önce sondaki sayfaları yollamıştık. Yine de Mercedes bunu hiç de komik bulmadı çünkü o asla kadere inanmamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Şimdi ihtiyacımız olan tek şey,” dedi Mercedes, “romanın da kötü olması.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu cümle bütün umutlarımı bağladığım ve bitirmek için birlikte mücadele ettiğimiz kitabımla geçen 18 ayın doruk noktasıydı. O noktaya kadar, yedi sene içerisinde dört kitap yayımlatmış ve Colombian Esso yarışmasında 3000 dolarlık ödülü kazanan ve böylece ikinci oğlumuz Gonzalo’nun doğumunu karşılayıp ilk arabamızı almamızı sağlayan In Evil Hour dışında neredeyse hiç para kazanamamıştım.&lt;br /&gt;San Angel Inn tepelerinde bir orta sınıf evde yaşıyorduk; burası başka erdemleri yanında evin kiralanmasıyla kişisel olarak ilgilenen valiliğin başkâtibi avukat Luis Coudurier’e aitti. Altı yaşındaki Rodrigo ve üç yaşındaki Gonzalo, okulda olmadıkları zamanlar oynayabilecekleri güzel bir bahçeye sahiplerdi. Ben, Sucesos ve La Familia dergilerinin genel koordinatörüydüm, burada iyi bir maaşla iki yıl boyunca tek bir kelime yazmama görevimi başarıyla yerine getirmiştim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Carlos Fuentes’le birlikte Juan Rulfo’nun özgün hikâyesinden El Gallo de Oro’nun sinema uyarlamasını gerçekleştirmiştik. Yine Carlos Fuentes’le birlikte Pedro Páramo’nun son versiyonu üzerinde çalışmıştık. Chronicle of a Death Foretold’un ve Luis Alcoriza’yla birlikte Presagio’nun senaryosunu yazmıştım. Geriye kalan saatlerimde çeşitli işler yapıyordum – reklam metinleri yazıyor, televizyon reklamlarıyla uğraşıyor, şarkı sözleri kaleme alıyordum; böylece hayatımı idame ettirebiliyordum belki ama hikâyeler ve romanlar yazamıyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzun zamandır büyük bir roman yazma fikri aklımı zorluyordu; bu yalnızca o zamana dek yazdıklarımdan değil, okuduklarımdan da farklı olacaktı. Kaynağı olmayan bir çeşit terördü bu. Aniden, 1965 yılının başlarında Mercedes ve çocuklarımızla hafta sonu için Acapulco’ya gittik ve ben romanımın fikriyle öylesine meşguldüm ki neredeyse yoldan geçen bir ineğe çarpacaktım. Rodrigo bir mutluluk çığlığı attı: “Büyüdüğüm zaman ben de yolda inek öldüreceğim!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kumsalda rahat edemedim. Salı günü Meksika’ya döndüğümüzde içimde daha fazla tutamadığım açılış cümlesini yazmak için daktilomun başına oturdum: “Yıllar sonra idam mangasının karşısındayken, Albay Aureliano Buendía babasının onu buzu keşfetmeye götürdüğü o uzak öğleden sonrayı hatırlayacaktı.” O andan itibaren, kendimi bir gün için bile bu heyecan verici rüyadan uyandırmadım, ta ki son satırda Macondo cehenneme yollanana dek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk aylarda en iyi gelir kaynaklarıma tutundum ama dilediğim kadar çok yazabilmek için gereken süreyi yaratmayı başaramadım. Sonunda, hayat çekilmez bir hal alana kadar, önem verdiğim isteklerimi yerine getirmek için gece çok geç saatlere kadar çalışır oldum. Adım adım, her şeyden vazgeçmeye başladım ve sonunda gerçek hayatın güvenilir sesi beni yazmakla ölmek arasında basit bir tercih yapmaya zorladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seçim açıktı, ne de olsa sonunda arkadaşlarımızı bile usandırdığımızda, Mercedes her şeyle –her zamakinden daha çok– ilgilenmeye başlamıştı. Mahalledeki dükkânlardan ve köşedeki kasaptan hayal edemeyeceğiniz kadar çok borç almıştı. İlk ıstırap anlarından itibaren faizli borç senetlerinin ayartmalarına direnmiştik, ta ki cesaretlenip rehinciye ilk saldırıyı yapana dek. Gündelik eşyalardan gelen paranın geçici tesellisinden sonra Mercedes’in yıllar boyunca ailesinden aldığı mücevherlere dönmem gerekti. Dükkândaki uzman onları bir cerrahın dikkatiyle inceledi. Sihirli gözüyle küpelerdeki elmasları, bir kolyenin zümrütlerini ve yüzüklerdeki yakutları tarttı ve kontrol etti, en sonunda bir boğa güreşçisinin pelerin hareketiyle bize döndü: “Bunlar camdan başka bir şey değil!”&lt;br /&gt;Gerçek kıymetli taşların ne zaman sahteleriyle değiştirildiğini kontrol etmek için asla hevesimiz veya zamanımız olmadı çünkü esrarlı kara boğa fena saldırmıştı. Bu kuşkusuz bir yalan gibi görünecek, ama beni en çok sıkıntıya sokan sorunlardan birisi daktilo için kâğıt bulmaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daktiloda yazarken yaptığım dil ve gramer hatalarının yaratıcılıkla ilgili hatalar olduğuna inanmak gibi kötü bir alışkanlıkla yetiştirilmiştim ve onları her fark ettiğimde sayfayı çekip çöp kutusuna atıyor sonra da en baştan başlıyordum. Mercedes ev bütçesinin yarısını bir hafta dayanmayan kâğıttan piramitlere harcıyordu. Bu muhtemelen karbon kâğıdı kullanmayışımın sebeplerinden birisiydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylesi basit sorunlar o denli üzerimize çullandı ki, çözümü engellemeyi başaracak cesarete sahip olamadık: yeni aldığımız arabayı rehine vermekti çözüm, çarenin hastalığın kendisinden daha ciddi olduğundan şüphelenmemeliydik de, çünkü zamanı geçmiş borçları küçültmüştük ama iş kirayı ödemeye gelince uçurumun kenarında bulmuştuk kendimizi. Şansımıza, iyi arkadaşımız Carlos Medina kirayı bizim için ödemekte ısrar etti, hem de yalnızca bir ayı değil başka ayları da; biz arabayı yeniden alana dek. Onun kiramızı ödemek için arabalarından bir tanesini rehine verdiğini bundan yalnızca birkaç sene önce öğrendik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her akşam en iyi arkadaşlarımız bizi ziyarete geldiler. Şans eseriymişçesine beliriyorlardı ve kitaplar veya dergileri bahane ediyorlar, bize rastlantısal göstermeye çalıştıkları kap kap yemekler getiriyorlardı. Carmen ve Alvaro Mutis, bu arkadaşların en devamlıları, beni romanımın yazmakta olduğum bölümünü onlara anlatmam için teşvik etmeye uğraşıyorlardı. Onlar için acil ihtiyaç bölümleri yaratmayı becerdim çünkü sahip olduğum bir boşinanca göre yazdığımla ilişkili konuşmak büyüyü kaçırırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Carlos Fuentes o zamanlar uçmaktan çok korkmasına rağmen dünyanın yarısını geçip geldi. Onun eve dönüşleri yazmakta olduğumuz kitaplarımızı tartışmamız için daimi bir ortam sağlıyordu. María Luisa Elío baş dönmesiyle ve kocası Jomi García Ascot şiirsel heyecanıyla paralize olmuş şekilde, benim emprovize hikâyelerimi ilahi bir öneme sahiplermişçesine dinliyorlardı. Böylece onların ilk ziyaretlerinden itibaren kitabı onlara adamak konusunda hiç şüphem olmadı. Kısa sürede onların heves ve tepkilerinin romanımı aydınlattığını fark ettim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mercedes üç aylık kira borcumuzun biriktiği Mayıs 1966’ya, yani kitabıma başlayışımdan bir yıl sonrasına kadar, borç bulma taktiklerini benimle bir daha konuşmadı. Telefonda daha önce ona umut vermek için defalarca yaptığı gibi ev sahibiyle konuşuyordu ve aniden telefonun ağzınıza gelen kısmını eliyle kapattı ve bana kitabımı ne zaman bitireceğimi sordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yılı aşkın pratiğimin sonucunda elde ettiğim ritimle, altı aya gereksinimim olduğunu tahmin ettim. Mercedes hesabını yaptı ve ev sahibine sesinde en ufak bir titreme olmadan şöyle dedi: “Altı ay içerisinde size her şeyi ödeyebilecek hale geleceğiz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Affedersiniz, hanımefendi,” diye sordu ona ev sahibi, “O zaman borcunuzun inanılmaz bir toplam tutacağının farkında mısınız?”&lt;br /&gt;“Farkındayım,” dedi Mercedes, hareketsiz; “ama o zaman her şeyi halletmiş olacağız. Endişelenmeyin.”&lt;br /&gt;Adamın sesi, tanıdığımız en kibar ve sabırlı adamlardan birisi olan ev sahibimizin sesi yanıt verirken titremedi hiç: “Çok iyi hanımefendi, sözünüz benim için fazlasıyla yeterli.” Hesaplamalarını yaptı:&lt;br /&gt;“Parayı Eylül ayının yedisinde ödemenizi bekliyorum.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanılmıştı. Yedisi değil dördüydü; kitabın ilk baskısı için aldığımız beklenmedik çekle ödemeyi dördünde yapmıştık.&lt;br /&gt;Kalan ayları toptan bir sayıklama içerisinde geçirdik. En yakın arkadaşlarımdan oluşan ve durumun farkında olan grubum bizi eskisinden sık ziyaret etmeye başladılar, hepsi de yaşamı sürdürme mucizelerini içeren hikâyelerle doluydular. Luis Alcoriza ve Avusturyalı eşi Janet Riesenfeld Dunning sık gelen ziyaretçiler değillerdi ama evlerinde efsanevi partiler düzenlerlerdi, yanlarında arkadaşları ve film dünyasının en güzel kadınları olurdu. Çok sık, bizi görmek için bahanelerle gelirlerdi. Luis, İspanya dışında yaşayıp da Valencia’dakilere eş güzellikte tortilla* yapabilen tek İspanyoldu ve Janet klasik dans yeteneğiyle bizi bulutların üzerine fırlatıyordu. García Riera’lar, film fanatikleri, pazar akşamları bizi evlerine sürüklüyorlardı ve önümüzdeki haftayla yüzleşme deliliğinden kurtulmamızı sağlıyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu noktada roman o kadar ilerlemişti ki kendime arkadaşlarımızın ziyaretleri esnasında yarattığım yalan hikâyeleri zenginleştirme lüksünü tanıdım. Bu hikâyelerin başkaları tarafından anlatıldığını sıkça duyardım ve ağızdan ağıza yayılmalarındaki hıza şaşırırdım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağustos’un sonunda romanın sonunun yaklaştığını gördüm. Karbon kâğıdı kullanmıyordum ve fotokopi makineleri de yoktu, bu yüzden elimde iki yüz sayfanın yalnızca orijinal halleri vardı. Pera’nın tanrılarının besiniydi bunlar, Esperenza Araiza, Cuauhtémoc’un varoşlarında şair ve filmcilerin kaldığı bir Drakula şatosunda yaşayan iyi bir daktiloydu. Boş zamanlarında Pera, Meksikalı yazarların harika işlerini daktilo etmişti ve bu işler arasında bazı Buñuel senaryoları da vardı. Romanın son halini daktilo etmesini istediğimde eserim düzeltmelerle doluverdi; önce siyah mürekkeple ve sonra karışıklığı engellemek için kırmızı mürekkeple. Ama bu, delilerle dolu bir kafese alışmış bir kadın için hiçbir şeydi. Eserimi merak edip okumadı yalnızca, aynı zamanda ödemelerim gerçekleşene kadar para almamayı da kabul etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pera bir bölümü daktilo ederken ben çeşitli renklerde mürekkeplerden işaretlerle bir sonrakini düzeltiyordum – amacım metnimi kısaltmak değil, ona en yüksek seviyede yoğunluk kazandırmaktı ve sonuçta kitap orijinal halinin yarısına indi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pera düzeltilmiş üçüncü bölümün tek kopyasını eve götürdüğü sırada, otobüsten inerken sağanak yağmura kapılıp düştüğünü ve kâğıtların sokağa uçuştuğunu yıllar sonra itiraf etti. Diğer yolcuların yardımıyla ıslak ve neredeyse okunmaz hale gelen kâğıtları toplamış ve sonra onları evde ütüyle kurutmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonraki bölümler için düzeltmeleri tamamlamadığım bir cumartesi günü bu hikâyenin en duygusal olayını yaşadım; Pera’yı arayıp ona düzeltilmiş metni pazartesi vereceğimi söyledim. Uzun süren bir duraksamanın ardından bana Aureliano Buendía’nın Remedios Moscote’yle yatıp yatmayacağını soracak kadar cesur davrandı. Evet, diye yanıtladığımda, derin bir iç çekip rahatladı.&lt;br /&gt;“Tanrıya şükür,” diye bağırdı ansızın, “bunu bana söylemeseydin pazartesiye kadar uyuyamayacaktım.” Daha önce ismini hiç duymadığım Paco Porrúa’dan neden o sıralarda olduğunu asla bilmediğim zamansız bir mektup aldım. Mektupta Editorial Sudamericana adına benden zaten aşina olduğu bütün kitaplarımın yayın hakkını istiyordu. Bunun üzerine kalbim kırıldı çünkü kitaplarım farklı farklı yayınevlerinde uzun süreli anlaşmalarla basılıyordu ve yayın haklarını devretmem kolay olmayacaktı. Düşünebildiğim tek teselli yayımı için kimseye söz vermediğim çok uzun bir romanı bitirmek üzere olduğum ve ilk bitmiş kopyasını kendisine birkaç gün içerisinde yollayabileceğimdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Paco Porrúa önerimi yolladığı telgrafla kabul etti ve bana avans olarak 500 dolarlık bir çek gönderdi. O zaman için ödeyeceğimizi söylediğimiz dokuz aylık kira için tam yetiyordu bu para ve benim kötü hesaplamam yüzünden, romanın nasıl biteceğini bilemiyorduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pera’nın temize çektiği metin üç kopyasıyla birlikte iki veya üç hafta sonra hazırdı. Alvaro Mutis daha yazıcılara ulaşmayan son halini almış kopyanın ilk okuyucusuydu. İki günlüğüne yok oldu ve üçüncü gün kalpten gelen bir kızgınlıkla, romanımın arkadaşlarımı eğlendirmek için anlattıklarımdan ve kendisinin de arkadaş çevresine zevkle aktardıklarından başka bir şey olduğunu keşfetmiş halde beni aradı. “Senin yüzünden bir budala gibi görüneceğim,” diye bağırdı. “Bu kitabın senin bize anlattığınla alakası yok.”&lt;br /&gt;Sonra gülüp şöyle dedi: “Ayrıca söylemeliyim ki, bu hali çok daha güzel olmuş.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romanın ismini o dönemde bulup bulmadığımı anımsamıyorum ve aynı zamanda romanın ismini nerede veya ne zaman veya nasıl düşündüğümü de. Arkadaşlarımızdan hiçbirisi bunu açıklığa kavuşturamadı. O zaman rica etsem hayali bir tarihçi bu gerçeği icat etme lütfunda bulunabilir mi acaba?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alvaro Mutis’in okuduğu kopya postayla iki parçada yolladığımız kopyaydı ve diğerini de Buenos Aires’e yaptığı yolculuklardan birisinde yanına “garanti” olarak almıştı. Üçüncü kopya Meksika’da zor zamanlarda arkamızda duran arkadaşlar arasında dolandı. Dördüncüyü Barranquilla’ya yolladım ki romanımın çok sevdiğim üç kahramanı onu okuyabilsin: Alfonso Fuenmayor, Germán Vargas ve Alvaro Cepeda (kızı Patricia onu hâlâ bir hazineymişçesine saklar).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabın basılmış kopyası elimize ilk ulaştığında, yani 1967 Haziranı’nda, Mercedes ve ben Pera’nın fazla fazla işaretli kopyasını yırtıp attık. Bunun en değerlisi olduğunu bir an için bile düşünmedik, bu kopyada üçüncü bölüm yağmur ve ütü izlerinden zar zor okunabiliyordu. Kararım masum veya alçakgönüllü değildi; kopyayı yırttık ki kimse benim gizli edebi marangozluğumun izlerini keşfedemesin. Dünyanın bir köşesinde başka kopyalar da vardır belki, özellikle de Editorial Sudamericana’ya ilk edisyon için yollanmış iki kopya. Ben her zaman Paco Porrúa’nın onları ilahi kalıntılar olarak gizlediğini düşünmüşümdür. Ama o bunu reddediyor ve benim için onun sözü altındır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yayınevi bana ilk prova kopyalarını yolladığında onları aldım ve onur konuğu Luis Buñuel’in açgözlü merakını doyurmak için Alcoriza’ların evinde düzenlenen partiye götürdüm. Alcoriza’nın yaptığımız konuşmadan çok etkilendiğini görüp provaları ona adamaya karar verdim: Luis ve Janet için, tekrarlanmış bir ithaf ama tek gerçek olanı: “Onları dünyada her şeyden çok seven arkadaşlarından.” İmzamın [“Gabo”] yanına tarih attım: 1967. Tekrarlanan imza ve tırnak işaretlerinin orada olma sebepleri Alcoriza ailesine yaptığım önceki bir ithaftı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;On sekiz yıl sonra, Yüz Yıllık Yalnızlık kariyerinde başarıya ulaştıktan sonra, birisi Alcoriza’nın evindeki olayı anımsadı ve ithaf yazılı prova baskılarının bir servet edeceğini söyledi. Janet onları sandığından çıkarttı ve herkes ona bu sayfaları satıp fakirliklerini anında sona erdirebilecekleri konusunda şakalar yapana kadar odadakilere gösterdi. Alcoriza çok tipik bir davranış sergiledi ve göğsünü iki yumruğuyla döverek öfkeli ve yüksek sesiyle ve korkunç İspanyol azmiyle bağırdı: “Bir arkadaşımın bana ithaf ettiği bu hazineyi satacağıma ölürüm daha iyi.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk seferinde kullandığım aynı kalemi çıkarttığımda herkes alkışladı ve on sekiz yıl öncesinin tarihini taşıyan ithafın altına şöyle yazdım: “İspatlanmıştır, 1985”. Ve bu 180-sayfalık belgeyi imzaladım, yine elimde 1026 düzeltmeyle ve ilk seferki gibi: Gabo.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Luis Alcoriza 1992 yılında inzivaya çekildiği Cuernavaca’da öldü. Janet altı yıl sonra ölene dek çevresinde az sayıda arkadaşıyla orada yaşamayı sürdürdü. Aralarında en sadık kişi Héctor Delgado’ydu ve Janet onu resmi vârisi ilan etti. Bir Amerikan üniversitesi geçenlerde kendisine kitabın prova kopyası için 521.300 dolar teklif etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu hikâyede adil olmayan tek şey Luis ve Janet’nin son yıllarını bir sandığın dibinde zamandan ve güvelerden gizlenmiş yüzbinlerce dolarla geçirmiş olmaları, çünkü onlar yenilmez İberli asaletleriyle arkadaşlarının, onları dünyada her şeyden çok seven arkadaşlarının armağanını satmayı düşünmezlerdi bile.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The Guardian: Saturday Review, 24 Kasım 2001&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İngilizceden çeviren: Kaya Genç&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kitap-lık&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8445428495463755091-4267179018826012729?l=edebiyat-arsivi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/feeds/4267179018826012729/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8445428495463755091&amp;postID=4267179018826012729' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/4267179018826012729'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/4267179018826012729'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/2007/12/beyz-gnlk-fakirlik.html' title='Beşyüz Günlük Fakirlik'/><author><name>hiaxysheytan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8445428495463755091.post-5502424092620243988</id><published>2007-12-02T04:11:00.000-08:00</published><updated>2007-12-02T04:12:08.434-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='G. Garcia Marquez'/><title type='text'>Marquez için okuma maratonu</title><content type='html'>Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Gabriel Garcia Marquez’in 80. doğum günü kutlaması etkinlikleri çerçevesinde, İspanya’da Güney Amerikalı yazarın büyük eseri ‘Yüzyıllık Yalnızlık’ı okuma maratonu başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siyasetçilerin, sinema oyuncularının ve yazarların katıldığı okuma maratonu, Madrid’de Başbakan Yardımcısı Maria Teresa Fernandez de la Vega’nın romanın ilk satırlarını okumasıyla başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ünlü romanı, yaklaşık 80 Marquez hayranının her biri 15’er dakika ya da 7’şer sayfa olmak üzere toplam 16 saat boyunca okuyacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marquez kutlamalarında, yazarın 80. yaş günüyle birlikte Nobel ödülünü kazanmasının 25. yıl dönümüyle ‘Yüzyıllık Yalnızlık’ın yayınlanışının 40. yılı kutlanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yarın (6 Mart)  80 yaşına basacak olan Marquez, Türkçe’ye de kazandırılan ‘Yüzyıllık Yalnızlık’ dışında, ‘Kırmızı Pazartesi’, ‘Kolera Günlerinde Aşk’, ‘Albaya Mektup&lt;br /&gt;Yazan Kimse Yok’, ‘Başkan Babamızın Sonbaharı’ gibi eserlerinin yanı sıra yakın dönemde piyasaya çıkan yaşam öyküsü ‘Anlatmak İçin Yaşamak’ ile de dikkatleri&lt;br /&gt;çekmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;karakutu.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8445428495463755091-5502424092620243988?l=edebiyat-arsivi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/feeds/5502424092620243988/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8445428495463755091&amp;postID=5502424092620243988' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/5502424092620243988'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/5502424092620243988'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/2007/12/marquez-iin-okuma-maratonu.html' title='Marquez için okuma maratonu'/><author><name>hiaxysheytan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8445428495463755091.post-829733949621708123</id><published>2007-12-02T04:10:00.000-08:00</published><updated>2007-12-02T04:11:17.509-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fyodor Dostoyevski'/><title type='text'>Karamazov Kardeşler'den</title><content type='html'>340.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Şaka ediyormuşum! Dün de dedenin yanında iken şaka ettiğimi söylediler. Bak yavrum, on sekizinci yüzyılda bir günahkar vardı: Şöyle bir laf ortaya attı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Eğer Tanrı olmasaydı, onu icat etmek gerekirdi" dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"S'iln'existait pas Dieu il faudrait l'invanter" ve garip olanı, insanda hayranlık uyandıran, Tanrının gerçekten varolması değildir. Asıl hayranlık uyandıran şey, insan gibi acımak bilmeyen vahşi bir hayvanın içinde "Tanrının varolması zorunlu bir şeydir!" diye bir düşüncenin uyanmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanrı düşüncesi o derece kutsal, o derece insanı duygulandıran, o derece derin ve insana onur kazandıran bir düşüncedir, işte! Bana gelince, ben çoktandır: "İnsan mı Tanrıyı yarattı, yoksa Tanrı mı insanı yarattı?" diye düşünmekten vazgeçtim! Artık bu konuda tüm çağdaş Rus gençlerinin ortaya attıkları düşünceleri eleştirecek değilim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bu düşünceler hep Avrupalılarının teorilerinden çıkarılmıştır. Çünkü Avrupa'da daha teori olan şey, Rus delikanlısının zihninde hemen kesin bir yargı olur. Hem de yalnız gençlerin gözünde öyle değildir, bazı profesörler için bile böyledir. Çünkü şimdi bizim Rus profesörleri ile o Rus gençlerinin arasında çoğu zaman hiç ayrıntı olmuyor. Onun için bütün bu teorileri bir tarafa bırakıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Şimdi ikimizin amacı ne? Benim amacım ne kadar mümkünse o kadar çabuk, sana özümü, yani nasıl bir insan olduğumu, neye inandığımı, neye güvendiğimi anlatmaktır. Öyle değil mi, söyle? Onun için sana şunu bildiriyorum ki, Tanrı'nın varlığını düpedüz ve yapmacıksız kabul ediyorum. Yalnız şunu belirtmem gerekir: Eğer Tanrı gerçekten var ise ve dünyayı yaratmışsa, o halde hepimizin bildiği gibi onu Öklid geometrisine göre insan aklını da ancak üç boyutlu kavrayabilecek şekilde yaratmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada bazı geometri bilginleri ve filozoflar ortaya çıktı. Üstelik bunların arasında çok değerli olanları vardır. Bunlar tüm evrenin, hatta evreni de içine alan sonsuzluğun bile Öklid geometrisine göre yaratılmış olmasından şüphe ediyorlar. Hatta Öklid'e göre dünyada hiçbir şart altında kesişmeyen, kesişmeleri imkansız olan iki paralel çizginin belki de sonsuzluğun herhangi bir noktasında birleştiklerini hayallerinden geçirmek cüretini gösteriyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ben şöyle bir yargıya vardım, yavrum: Madem benim böyle bir düşünceyi bile kavramaya gücüm yok, o halde Tanrıyı nasıl kavrayabilirim? Boynumu eğerek şunu açıklıyorum ki, böyle sorunları çözmek için gereken yeteneklerden&lt;br /&gt;hiçbirine sahip değilim. Benim aklım Öklid prensiplerine göre işleyen, yani yalnız bu dünyayı kavrayabilecek bir akıldır. Böyle olunca, nasıl olur da bu dünya ile ilgisi olmayan bir konuda karar verebilirim? Sana da öğüdüm bunu hiçbir zaman düşünmemektir, dostum Alyoşa! Hele Tanrı'yı "Tanrı var mı? Yok mu?" sorusunu hiçbir zaman aklına getirme! Bütün bu sorular üç boyutlu düşünceye sahip bir aklın hiçbir zaman kavrayamayacağı şeylerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bu bakımdan Tanrının varlığını kabul ediyorum. Hem de bunu seve seve kabul etmekten başka, "O"nun hikmetine, "O"nun bizim hiçbir zaman bilemeyeceğimiz bir amacı güttüğüne, hayatın belirli bir düzen içinde olduğuna, bir anlam taşıdığına, günün birinde de güya hepimizin birleşeceği kusursuz düzene, bütün evrenin yöneldiği "Kelam"a ve benzerleri olan her şeye, her şeye, hatta sonsuzluğa bile inanıyorum!.. Bu konuda birçok sözler söylenmiştir. Artık bana öyle geliyor ki, iyi bir yoldayım, değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Öyleyken bütün bunların sonucunu düşündüğüm zaman, Tanrı'ya bağlı olan bu dünyayı kabul edemiyorum. Hem de varlığını bildiğim halde, yani böyle bir dünyanın nasıl varolabileceğine bir türlü inanamıyorum. Kabul edemediğim şey, Tanrı'nın kendisi değil, bunu anla! Ben yalnız "O"nun yarattığı dünyayı kabul edemiyorum, onu bir türlü benimsemeye razı olamıyorum! Ne demek&lt;br /&gt;istediğim açıklayayım: Mini mini bir çocuk gibi içtenlikle ve kesin olarak inanıyorum ki, tüm acılar günün birinde dinecek, insanlığın içinde yaşadıkları tüm zıtlıkların gururu yaralayan gülünçlüğü basit bir serap gibi siliniverecek ve tüm ayrılıklar bu atom kadar küçük, güçsüz ve Öklid prensiplerine göre yaratılmış aklımızın çirkin bir uydurması olarak yok olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnanıyorum ki en sonunda, dünya sona erdiği, herşeyin o kusursuz düzene karışmış bir bütün olacağı anda, öylesine değerli bir şey olacak ki, meydana gelen bu değerli şey tüm yürekleri dolduracak, tüm nefretlerin söndürülmesine, insanların yaptıkları tüm kötülüklerin, döktükleri kanların bağışlanmasına yetecektir. O zaman insanların yaptıkları her şey bağışlanacak, hoş görülecek ve başlarından geçen her şeyi hoş karşılamak mümkün olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Varsın öyle olsun!.. Varsın bu söylediklerimin hepsi gerçekten meydana gelsin ve o dediğim değerli varlık karşımıza çıksın. Öyle de olsa ben gene de bunu kabul etmiyorum, etmek de istemiyorum!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Diyelim ki paralel çizgiler bir noktada birleştiler, diyelim ki bunu ben de kendi gözlerimle gördüm; öyleyken, bunu kendi gözümle gördüğüm halde, sadece "birleştiklerini gördüm" derim, ama gene de, gerçekten öyle olduğunu kabul edemem. İşte, benim anlatmak istediğim bu, Alyoşa!.. Benim tezim budur! Artık bunu sana ciddi söylüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seninle yaptığımız bu konuşmaya mümkün olduğu kadar saçma başladım, ama sonunda işte bu açıklamaya dek götürdüm. Çünkü biliyorum ki, senin için gerekli olan budur. Senin bilmek istediğin Tanrı'nın varolup olmadığı değildir. Senin için yalnız sevgili ağabeyinin hangi duygular içinde oyaladığını öğrenmek gerekliydi. Ben de bunu söyledim işte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;karakutu.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8445428495463755091-829733949621708123?l=edebiyat-arsivi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/feeds/829733949621708123/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8445428495463755091&amp;postID=829733949621708123' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/829733949621708123'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/829733949621708123'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/2007/12/karamazov-kardelerden.html' title='Karamazov Kardeşler&apos;den'/><author><name>hiaxysheytan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8445428495463755091.post-7401927614913298268</id><published>2007-12-02T04:09:00.000-08:00</published><updated>2007-12-02T04:10:36.243-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fyodor Dostoyevski'/><title type='text'>Büyük Engizisyoncu</title><content type='html'>Hapishanenin demir kapısı zifiri karanlığa açılıyor. İhtiyar Büyük Engizisyoncu, elinde meşale ile içeri giriyor, kapı ardından hemen kapanıyor. Yalnızdır. Eşikte durarak bir iki dakika mahpusun yüzünü dikkatle süzüyor. Sonra ağır ağır yaklaşıp meşaleyi masaya koyuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Demek sensin! sensin, öyle mi? Karşılıık almayınca aceleyle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Cevap versene, bir şey söyle! diye eklliyor. Ama ne söyleyebilirsin, söyleyeceklerini zaten çok iyi biliyorum. Zaten bundan önce söylediklerine başka bir şey katmaya hakkın yok. Neden bize engel olmak istiyorsun? Bize engel olmak için geldiğini kendin de biliyorsun. Ama yarın ne olacağını biliyor musun? senin kim olduğunu bilmiyor, bilmek de istemiyorum. O musun, yoksa sadece O'nun benzeri misin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- kim olursan ol, hemen yarın hüküm giydirip en azılı zındık olmak suçuyla yakacağım seni. Bugün ayaklarını öpen halk, yarın, bir göz işaretimle atılacağın ateşe odun taşımaya koşacak, bunu biliyor musun?...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten O musun?...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakışını Mahpustan ayırmadan derin düşünceye daldı. Sonra gözlerini O'ndan ayırmadan,&lt;br /&gt;- Evet, belki sen de biliyorsun bunları,, diye ekledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Hayır, bunu yapmaya hakkın yok, çünkü bu seferki açıklaman ilk gelişinde söylediklerine katılacak, bununla yeryüzünde bütün gücünle savunduğun insan hürlüğü tehlikeye düşecek. Söylediğin her yeni şey hürlüğe indirilmiş yeni bir darbe olacak, oysaki daha bin beş yüz yıl önce insanların iman hürlüğü senin için her şeyin üstündeydi. "Sizleri hürlüğe kavuşturmak isterdim," diyen sen değil miydin?&lt;br /&gt;İhtiyar dalgın bir gülümsemeyle, "Şimdi gördün bu hür insanları; diye ekledi. Sonra sert bakışını mahpusun yüzüne dikerek devam etti:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Evet, yaptığımız iş bize pahalıya mal oldu ama senin adını kullanarak sonunu getirdik. On beş yüzyıldır bu hürlükle savaştık durduk ama bitti artık, kökünden hallettik. Buna inanmıyor musun? Bana sakin sakin bakıyor, kızmayı bile küçüklük sayıyorsun. Ama şunu bil ki, insanlar hür olduklarına şimdi her zamankinden çok daha eminler; oysaki özendikleri hürlüğü kendi elleriyle bize teslim ediyorlar. Bizim eserimiz bu. Sen bunu, böyle bir hürlüğü istemiyordun, değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Çünkü, ancak şimdi, (engizisyonu kasteederek) ilk defa olarak insan mutluluğunu düşünmek mümkün oldu. İnsanlar isyancıydı; isyancılar mutlu olabilirler mi?....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seni uyarmaya çalıştılar; uyarma, öğüt eksik değildi ama dinlemedin, insanları mutluluğa götüren biricik yolu teptin. Bereket ki ayrılırken her şeyi bize bıraktın, bağlayıp çözmek hakkını bırakmaya söz verdin, bu hakkı geri almayı düşünemezsin artık. Şu halde ne diye bize engel olmaya geldin? Korkunç akıllı bir Ruh, yok etmeye ve yok olmaya kadir bir Ruh çölde seninle konuşmuş ¹ .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitaplarımıza göre , seni doğru yoldan çıkarmaya çalışmış. Aslı var mı bunun? Kabul etmediğin ve kitapların "doğru yoldan çıkarma" diye adlandırdığı o üç sorudan daha özlü ne olabilir? Aslında dünyayı kökünden sarsacak, gerçek mucize o gün, o üç kandırıcı sorunun sorulduğu gün olmuştu: mucize, bu soruların ortaya atılmasındaydı! Sadece bir deneme, bir varsayım olarak korkunç Ruhun sorduğu üç sorunun Kitabımızda tamamen silindiği, bunları yeniden kitaplara yazdırmak için tekrar çalışmak, hazırlıklar yapmak gerektiğini düşünelim ki, bu iş için dünyanın en akıllı, olgun insanlarıyla devlet ve kilise büyükleri, bilginler, filozoflar, şairler birleşmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlara verilen mesele de şu: Düşünüp üç soru bulun. Ama öyle sorular ki üç kelimeyle, üç cümleyle dünyanın ve insanların bütün geleceği deyimlenebilsin. Yeryüzünde zeka, akıl diye bildiğimiz ne varsa birleşerek kudretli Ruhun sana çölde sorduğu iç soruya kuvvet ve derinlik bakımından benzer bir şey sorabileceklerini düşünebilir misin? Yalnız bu soruların ortaya atılmasındaki mucize karşısında geçici değil, ölümsüz, mutlak bir zeka bulunduğunu gösteriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlık bir bütün halinde derlenerek bütün geleceği topu topu üç soruya sığdırılıyor. Bu sorular insan tabiatının çözümlenmemiş ve tarihleşmiş çelişmelerinin üç şeklidir. Daha önce bunu anlamak mümkün değildi, geleceğimiz karanlıktı; ama şimdi, üzerinden on beş yüzyıl geçince görüyoruz ki bu üç soruda her şey o kadar önceden kararlaştırılmış, söylenmiş ve yerine gelmiş ki buna ne bir şey katılabilir ne de eksiltilebilir. Kimin haklı olduğuna karar vermek sana düşer: sen mi?, sana sorular soran mı?...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birinci soruyu hatırla. Tam değilse bile, anlamı aşağı yukarı şöyleydi. "İnsanlar alemine gitmek istiyorsun ve eli boş gidiyorsun. Onlar basitlikleri ve doğuştan gelme savruklukları yüzünden bunu kavrayamayacak, hatta korkacaklar verdiğin sözden…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü insanoğlunun, insan toplumunun ezelden beri, hürlükten çok yadırgadığı şey olmamıştır! Şu çıplak, kızgın çöl taşlarını görüyor musun? Onları ekmek yap, insanlar minnetle, uysal bir sürü halinde hem peşinden koşacak hem nimetlerini geri alırsın diye korkudan titreyeceklerdir. Ama sen insanları hürlükten yoksun etmek istemedin, bu teklifi geri çevirdin; ekmek pahasına satın alınan itaatin değersiz olduğunu düşündün. "Yalnız ekmekle yaşanmaz", diye karşılık verdin. Ama bir gün Toprak Ruhu, ölümlü dünyanın yeryüzünün ekmeği sebebiyle senin üstüne yürüyecek, dövüşüp seni yenecektir. İnsanlar da, "Bu hayvanın benzeri yok, bize gökten ateş indirdi!" diye bağırıp onun peşinden koşacaklar; biliyor musun bunu? Yüzyıllar geçecek, insanlar akıl ve bilim ağzıyla suçu ve tabii günahı da bir yana koyarak ayakta kalanın yalnız açlık olduğunu haykıracaklar; bunu da biliyor musun? Sana karşı isyan bayrağı çekip tapınağını yıkanlar o bayrağa, "Karınlarımızı doyur, sonra bizden erdem iste! "diye yazacaklar. Tapınağının yerini teni bir yapı, korkunç yeni bir Babil Kulesi alacak. Hoş o da öteki gibi yarıda kalacak ama yeni kulenin yapılmamasına meydan vermemek senin elindeydi&lt;br /&gt;- hiç değilse insanlığı bin yıl uğraşıp didindikten sonra insanlar bin yıllık ıstıraptan kurtarabilirdin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü kuleyle bin yıl uğraşıp didindikten sonra insanlar nasıl olsa bize gelecekler. Bizi gene yer altı mağaralarımızda bulacaklar (çünkü tekrar tekrar baskı ve eziyet göreceğiz ) Bizi bulunca, " Doyurun bizi, diye yalvaracaklar. Bize gökten ateş indirmeyi vadedenler sözlerini tutmadılar." O zaman kulenin yapısını biz tamamlayacağız. Çünkü ancak onları doyuran yapacak bunu. Bu işi biz, hem senin adını yalandan kullanarak yapacağız. Biz olmasak bunlar kendilerini asla, asla doyuramazlar! İnsanlar hür kaldıkça dünyanın bütün bilgilerini ekmek sağlamaz onlara. Sonunda hürlüğü ayaklarımızın dibine sererek, "Köleliğe razıyız, tek doyurun bizi!" diyecekler. Hürlükle doyasıya dünya nimetinin bir arada olamayacağını anlayacaklar ve bunu aralarında paylaşmaya asla yanaşmayacaklar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ondan başka ahlaksız, değersiz isyancı oldukları içi asla hür olamayacaklarına kanaat getirecekler. Sen onlara gökteki nimeti vaat etmiştin, ama tekrar söylüyorum, zayıf, içi daima bozuk, ezelden asaletten yoksun insanoğulları gökteki nimetleri yeryüzündekine üstün tutar mı hiç? Binlerce, on binlerce kişi göğün ekmeği uğruna senin ardından gitse bile, ölümlü dünyanın nimetlerinden geçemeyen milyonlarca, milyonlarca insan ne olacak? Yoksa sence ancak büyük güçlü olan on binlerin değeri var da denizde kum misali çok aciz ama gene de seni sevenleri, ötekilere malzeme olarak mı bırakırsın? Yo, biz zayıf ve acizlerin değerini biliriz! Kusurludur, isyancıdırlar ama sonunda onlarda yola gelir. Bize hayran olacaklar, başlarına geçip onları ürküten hürlükten kurtarmaya razı olduğumuz için bize Tanrı gözüyle bakacaklardır; hür kalmaktan bu derece korkar bunlar!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz de senin sözünle, senin adına hüküm sürdüğümüzü söyleyeceğiz. Yani tekrar aldatacağız onları, çünkü seni bir daha yanımıza yaklaştırmayacağız. Yalan söylemek zorunda olduğumuz için ıstırap duyacağız. İşte sana çölde sorulan birinci sorunun anlamı ve her şeye üstün tuttuğun hürlük uğruna çiğnediğin şey buydu. Oysaki bu soruda dünyanın en büyük sırrı gizliydi. Yeryüzü nimetlerini kabul etmekle gerek tek tek, gerekse toplu olarak bütün insanların ezeli bir derdini halletmiş olurdun. Başı boş kaldıkça hemen tapınacağı bir mabut bulmak insanoğlunun en büyük kaygısıdır. Ama önünde dize gelecekleri mabudun değerinin su katılmadık cinsten olmasını da yüzde yüz isterler, mabudun büyüklüğünü herkes kabul etmiş olmalı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü bu zavallı yaratıkların tasası yalnız senin-benim için tapınacağımız bir varlık bulmak değil, herkesin ve ille hep birlikte, imanla, baş tacı edecekleri birini bulmaktır. İşte bu ortaklaşa tapınma ihtiyacı hem tek tek hem toplu olarak bütün insanların ta ilk yüzyıllardan beri başlıca ıstırap konusu olmuştur. Toplu tapınma yüzünden birbirlerinin kanına girerlerdi. Kendilerine bir takım tanrılar icat ederler, birbirlerine " Tanrılarınızdan vazgeçin, bizimkileri kabul edin; yoksa sizi de tanrılarınızı da yok ederiz! "diye haber salarlardı. Bu kıyamete kadar böylece sürüp gidecektir. Dünyadaki tanrıları tüketince bu sefer de putlara tapınmaya başlayacaklardır. İnsan tabiatının bu temel sırrını biliyordun, bilmemene imkan yoktu, ama insanların sana kayıtsız şartsız tapınmasını sağlayacak biricik gerçeği bu dünyanın nimetlerini temsil eden bayrağı, göklerin ekmeği uğruna reddettin. Daha sonra yaptıkların da caba…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlar da hep hürriyet uğrunaydı. Dedim ya sana, zavallı bir yaratık olan insanoğlunun baş derdi, kendilerine doğuştan bağışlanan hürriyetten sıyrılıp bunu bir an önce başkalarına devredebilmektir. Hürlüklerini, vicdanlarını huzura kavuşturana pekala teslim edebilirler. Ekmek senin elinde emin bir zafer bayrağı olurdu, vereceğin ekmek uğruna insanlar önünde eğilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten, ekmek kaygısından daha önemli bir dava düşünülemez. Yalnız bir başkası ekmek verdiğin kişinin vicdanını çelerse, o zaman bu kimse uzattığın ekmeğe sırt çevirip vicdanını çelenin peşinden gidecektir; bunda sen haklıydın. Zira, insanların var olmasının sırrı yalnız yaşamakta değil, yaşamalarının nedenindedir. Ne için yaşadığını kesin olarak bilmeden insan yaşamayı kabul etmez, hatta dünya nimetlerine boğulsa bile kendini yok etme yoluna gider. Bu böyleyken ne oldu: sen insanların hürriyetlerini ellerinden alacak terde bunu daha da arttırdın. İnsanların iyiyle kötüyü diledikleri gibi seçmek hakkına pek değer vermediklerini; rahatı, hatta ölümü tercih ettiklerini unuttun mu? İnsan için vicdan hürriyeti kadar çekici ama o kadar da azap verici şey yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysaki sen vicdan huzuruna güvenilir bir temel sağlayacak yerde - en olmayacak, kararsız, karanlık, insan gücünün üstünde birtakım şeyler peşine düştün. Bununla insanları sevmezmiş gibi hareket ettin. Hem de kim yaptı bunu - hayatını onların yoluna vermek için dünyaya gelen sen! İnsan hürlüğünü ele geçirecek yerde arttırdın, insanların iç alemine sonsuzluğa kadar sürecek çeşitli ıstıraplar kattın. Hiçbir baskının etkisinde kalmamış insan sevgisini arzuluyordun, seni içten severek çekici kuvvetine bağlanarak, kendiliklerinde, peşinden gelmelerini istedin. Eski, sert kanunlardan insan artık hürlükle, gözlerinde yalnız senin hayalinle kendi başına karar verecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat seçme hürlüğü gibi ağır bir yük altında ezilenlerin, senin hayalini de verdiğin gerçeği de iteleyip, hatta seni bile inkara varacaklarını düşünmedin mi hiç? Sonunda gerçeğin sende olmadığını söyleyeceklerdir; böyle olmasa çeşitli kaygılar ve çözümsüz problemler bırakarak onların endişelenip üzülmesine sebep olmazdın. Böylece sen kendin krallığının temelini sarstın, bunda hiç kimseye suç bulma.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halbuki sana teklif edilen bu muydu? Sana baş kaldıran güçsüz isyancıların vicdanlarını, hem de kendi mutlulukları için ebediyen bağlayan, etki altında tutan üç kuvvet var: mucize, sır ve otorite. sen üçünü de teptin. Korkunç muzır akıl ruhu seni mabedin kulesine çıkarıp, gerçek Tanrı Oğlu olup olmadığını öğrenmek isterken, " Kendini aşağı at, diyordu. Zira, Kitaplarda, meleklerin O'nun yere düşmesine vakit bırakmadan kollarına alarak göğe çıkaracakları yazılıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece Tanrı Oğlu olup olmadığını öğrenir ve tanrı Babana olan inancını ispat edersin." Ama sen bu teklifi kabul etmedin, kanmadın, kendini aşağı atmadın. Şüphesiz, bu, bir Tanrıya yakışır, gururlu, ihtişamlı bir hareketti. Ama insanlar, bu zayıf ruhlu, kendi arasında kaynaşıp duran sürü Tanrı değildi ki! Kendini aşağı atmak için bir adım atar gibi olsaydın, kıpırdansaydın azıcık, Tanrıya karşı gelmiş olurdun. O'na olan imanını kaybederdin, sonunda, kurtarmaya geldiğin toprağa düşerek ölürdün. seni iğfal etmeye uğraşan muzır akıllı Ruhun da istediği olurdu. Ama tekrar söylüyorum: Sana benzeyen kaç kişi çıkar? İnsanların böyle bir kötü çağrıya karşı koyabilecek güçte olduğuna bir an olsun inanabildin mi? Hayatın korkunç anlarında, iç alemin en önemli, acı problemleri karşısında sadece kalpten gelen kararlarla yetinilir mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet. sen, kahramanlığının kitaplarda kalacağını, zamanın ve yeryüzünün en uzak sınırlarına yayılacağını biliyordun. Senin peşinden giden insanların Tanrıya bağlı oldukları için mucizeye ihtiyaçları kalmayacağını umdun. Ama insanın mucizeyi inkar eder etmez peşinden Tanrıyı da inkar etmeye kalkacağını bilemedin; oysaki bu böyledir, çünkü insan Tanrıdan çok mucize arar.üstelik mucizesiz duramayacağı için bu sefer kendisi bir takım yeni mucizeler yaratmaya kalkar. Üfürükçüler, büyücü, kocakarılar önünde dize gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüz kere asi, dinsiz veya din sapığı olsa da yapar bunu. Halk, " Çarmıhtan inersen sen olduğuna iman getiririz!" diye haykırışıp, seni alaya alırken çarmıhtan inmedin. İnsanların imanını mucizeye bağlamak istemedin; hür, açık bir inanç peşindeydi. Kuvvet korkusundan ezilmiş kölelerin yaltaklanıcı hayranlığını değil, hür, içten gelme sevgiyi bekliyordun sen. Ama bunda bile insanlara hak ettiklerinden daha büyük değer vermiştin: yaratılıştan isyancı oldukları halde sadece köledir onlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bak ve hükmünü ver. Onbeş yüzyıl geçti; git gör onları. Şu kendine kadar yücelttiklerinin halini gör! Yemin ederim - insan, onu bildiğinden çok daha zayıf, basit bir yaratıktır. senin yaptığını yapabilir mi, elinden gelir mi? Ona bu kadar değer vermekle, hiç acımazmış gibi gücünün üstünde çaba istedin ondan. Bunu sen, insanları canından fazla seven sen yaptın! Daha az değer verseydin, onlardan isteklerin de daha az olurdu, görev yükünü hafifletmekle sevgin onlara daha yakınlaşırdı. İnsanoğlu zayıf ve alçaktır. Varsın her yerde bize karşı baş kaldırıp isyanlarıyla övünsün. Çocukçadır, okul çocuklarının böbürlenmesine benzer bu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çıngar çıkarıp öğretmenlerini sınıftan atan çocuklara benzerler: taşkınlığın sonunda nasıl olsa hesap vereceklerdir. Bunlar da tapınakları yıkarak dünyayı kana boğacaklar, sonunda, akılsız çocuklar ne derece yetersiz birer isyancı olduklarını, hiçbir sonuç elde edemeyeceklerini anlayacaklardır. Ahmakça göz yaşları dökerek, halkedenin onları asi olarak alay için yaptığını da kabul edecekler. Bunu acı bir umutsuzlukla söyleyecekler; sözleri Tanrıya küfür olduğu için bahtsızlıkları bir kat daha artacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten, insan tabiatının kutsallığı küfre hiç tahammülü yoktur, ergeç kendi kendini bu yüzden cezalandırır. Görüyorsun ya, insanların bugünkü kaderi sadece huzursuzluk, endişe ve bedbahtlıktan örülmüş. Hem de bunlar, hürriyetleri uğruna senin çektiklerinden sonra oluyor! Büyük Peygamberin hayalleri rumuzlu tasvirler ² arasında ölümden sonra ilk dirilmeyi gören tanıkların sözü ediliyor; her kabileden on ikişer kişiymiş. Bu kadar çok olduklarına göre, onlar da insan üstü, tanrılar gibi yaratıklar olsa gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mademki onlar da senin çektiğini çektiler, yıllarca kupkuru çölde, çekirgeyle, nebat kökleriyle beslenerek yaşadılar, sen de bu hürlük, bağımsız sevgi çocuklarıyla, senin adına yaptıkları olağanüstü fedakarlılarıyla şüphesiz, övünebilirsin. Ama şunu unutma ki, onlar topu topu birkaç bin kişi ve adeta tanrısal insanlardı. Ya geri kalanlar?....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca; öteki, zayıf insanlar güçlü olanların çektiklerini çekmedilerse suçlu mu sayılacaklar? Zayıf bir ruh, tabiatın imkan verdiğinden daha ağır bir yükü kaldıramıyorsa ne yapsın? Senin yalnız seçme kimseler, sadece onlar için geldiğin doğru muydu? Doğruysa bu, bizim anlayamadığımız bir sırrı kabul etmek gerekiyordu. Sırrı kabul edince de insanlara serbestçe kararının, ne sevginin önemi olmadığını, gerekirse vicdanın sesini körleterek itaat edecekleri sırrın ne olduğunu öğrettik onlara. Böyle yaptık işte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Senin eserine başka şekil vererek temelini mucize, sır ve otoriteye dayandırdık. İnsanlar bir sürü örnekte görüldüğüne göre, yüreklerinden onlara azap vermekten başka işe yaramayan yükün kalkmasına sevindiler, rahat nefes alabildiler. Böyle yapmakta, bunları öğretmekte haklı değil miydik, söyle. İnsanların aczini kabul ederek, yaratılış zaaflarını, hatta günahlarını hoşgörürlükle karşılayarak yüklerini hafifletmekle onlara sevgimizi göstermedik mi? Şimdi buraya gelip bize ne diye engel olmak istiyorsun? Derin, içli bakışını üzerime dikmiş neden yanık yanık seyrediyorsun beni? Hadi darıl bana, senin sevgini istemiyorum, çünkü ben de sevmiyorum seni. Bunu ne diye saklayayım? Kiminle konuştuğumu bilmiyor muyum sanki?...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sende sana söyleyeceklerimi biliyorsun, bunu gözlerinden okuyorum. Sırrımızı nasıl saklarım senden? Ama bunu ille ağzımdan duymak istiyorsan - hay hay, dinle! Hem çoktandır, sekiz yüzyıldır seni bırakıp O'ndan yana olduk. Tam sekiz yüzyıl önce sana dünyanın bütün krallıklarını göstermiş, bağışlamak istemişti; bu nimetleri nefretle teptin. Biz aldık onları. Roma ile Sezar kılıcını O'nun elinden kabul edince kendimizi yeryüzünün tek hakanı ilan ettik. Gerçi eserimizi henüz tamamlayamadık ama suç kimde? Evet , eserimizin başlangıcındayız, ama başladık ya!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tamamlanmasına daha çok var, toprak ana çok çekecek daha, gene de biz gayemize ulaşacağız; dünyanın hakimi olacak, sonra da bütün insanların mutluluğunu düşüneceğiz. Oysaki sen Sezar kılıcını daha o zaman alabilirdin. Niçin teptin o son bağışı?...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kudretli Ruhun sonuncu öğüdünü kabul etseydin insanları yeryüzünde bütün aradıklarına kavuştururdun. Onlara tapınacak, vicdanlarına bekçilik edecek hepsini ahenkli, barışsever karıncalar gibi, birbirine bağlı bir kütle halinde getirecek bir varlık sağlamış olacaktın. İnsanların üçüncü ve son evrensel birleşme ihtiyacıdır. Öteden beri yeryüzünde toplu olarak yaşama çabası içindeydiler. Tarihleri büyük olan birçok millet gelip geçti. Ama hepsi büyüklükleri ölçüsünde bahtsız oldular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü insanların evrensel birleşme ihtiyacını diğer milletler arasında en çok onlar duydular. Bütün dünyayı elde etmek isteğiyle yeryüzünden kasırga gibi gelip geçen Timur, Cengiz Han gibi büyük fatihler belki de bilmeden hep insanların o yenilmez evrensel birleşme ihtiyacına cevap vermişlerdi. sen de Sezar hükümranlığını eline alarak evrensel bir krallık kurar, dünyayı huzura kavuştururdun, çünkü insanlara vicdanlarını ve ekmeklerini elinde tutanlardan başka kim hükmedebilir? Böylece Sezar kılıcı bizim elimize geçti; sonra da seni reddederek ötekinin peşinden gittik. Ama akıl serbestliği, ilim ve yamyamlık hengamesinin ardının alınmasına daha yüzyıllar var…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zira bizi hesaba katmadan Babil Kulesini yükseltmeye başlayan insanın son yapacağı yamyamlıktır. O zaman karşımızda yerlerde sürünerek ayaklarımızı yalayan, kanlı göz yaşları döken bir hayvan göreceğiz. Hayvanın sırtına binerek, üzerinde " Sır " yazılı kupayı havaya kaldıracağız. İşte insanlar ancak o zaman huzura, mutluluğa kavuşacaklar. sen seçtiklerinle övünebilirsin ama topu topu bir tek sınıfa sahip olduğunu unutma! Oysaki biz herkesin derdine deva bulacağız. Öte yandan seçtiğin, seçilmeye layık, güçlü kimselerden çoğu beklemekten yoruldular; ruhlarının, kalplerinin bütün güç ve ateşini başka alanlara verdiler. Sonunda sana isyan bayrağı açacakları yüzde yüz…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bayrağı onlara sen kendi elinle verdin. Oysaki bizde herkes mutlu olacak, bağışladığın hürlük havasında her yerde yaptıkları gibi ne isyan edecek ne birbirlerine kıyacaklar. Evet, ancak hürlüklerini ellerimize teslim ederek gösterdiğimiz yoldan gidince tam manasıyla hür olacaklarına inandıracağız onları. Peki, haklı mıyız yoksa yalan mı söylüyoruz? Verdiğin hürlüğün onları nasıl bir köleliğe, şaşkınlığa götürdüğünü hatırlayınca haklı olduğumuza inanacaklar. Hürlük, fikir serbestliği ve ilim onları öyle içinden çıkılmaz bir hale sokacak, öyle akıl ermez sırlarla karşı karşıya kalacaklardı ki, isyancı ve haşin olanlar kendi kendilerini yok edecek; gene asi ama güçsüz olan başkaları birbirlerine kıyacaklardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sağ kalan üçüncüler, aciz ve bahtsızlar, ayağımıza gelip " Evet, haklısınız; diyecekler. O'nun sırrı yalnız sizin elinizde; size döndük, bizi kendimizden koruyun! É ekmeği elimizden alırken, şüphesiz, bunun kendi el emekleri olduğunu, bizim mucize falan yaratmadan, taşları ekmek yapmadan sadece onlardan aldığımızı gen onlara dağıttığımızı görecekler. Ama sevinçleri yüzde yüz ekmeğe kavuşmalarından çok bunu elimizden almalarından doğacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü bundan önce ellerindeki ekmek taş haline gelirken, bize sığındıktan sonra taşların olduğunu hatırlarında tutacaklar. Kayıtsız şartsız itaat etmenin gerçek değerini çok, çok iyi anlayacaklar! Ama bunu anlayana kadar insanlar bedbahtlıktan kurtulamayacaklar. Bunun da en büyük nedeni kim, söylesene! Sürüyü kim parçalayıp bilinmez yollara sürdü? Ama sürü gene toparlanıp uslanacak, hem de son olarak artık. O zaman biz onlara, yaratılışlarına göre, yani zayıf yaratıkların kaldırabileceği sakin, kendi halinde bir mutluluk bağışlayacağız. Gururdan vazgeçireceğiz onları. sen, paye vermekle gururu öğrettin onlara. Aciz, güçsüz çocuklar olduklarını ama en tatlı mutluluğun da çocuk mutluluğu olduğunu ispat edeceğiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O zaman pısırıklaşıp, tıpkı korku içinde ana tavuğun kanatları altına üşüşen civcivler gibi bize sokulacaklar. Milyarlık bir sürüyle baş edebildiğimiz için kudretimize, zekamıza hayranlık duyarak bizimle övünecekler. Akıllarını yitirecek derecede hiddetimizden korkarak çocuklar veya kadınlar gibi sulu gözlü olacaklar; ama bir işaretimizle göz yaşlarından neşeye, gülmeye, temiz bir sevince ve mutluluk dolu çocuk şarkılarına geçecekler. Tabii çalıştıracağız onları, ama işten arta kalan zamanlarını çocuk oyunlarına benzeyen şarkılar, korolar ve masum rakslarla dolduracağız. Hatta günah işlemelerine de izin vereceğimiz için çocukça sevecekler bizi. İznimizle işlenen bütün günahların bağışlanacağını; onları sevdiğimiz için buna göz yumarak günahlarının cezasını üzerimize aldığımızı söyleyeceğiz. Alacağız da; onlar da Tanrıya karşı günahlarının sorumluluğunu yüklendiğimiz için velinimetleri gözüyle bakacak, tapacaklar bize…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizden gizli hiçbir şeyleri olmayacak; karılarıyla, metresleriyle yaşamaya, çocuk yapıp yapmamalarına hep bize gösterdikleri itaate göre ya izin verecek, ya da yasak edeceğiz. Sözümüze seve seve, candan gönülden uyacaklardır. En koyu vicdan sırlarını, her şeyi, her şeyi bize taşıyacaklar, biz de hepsine yol göstereceğiz. Kararlarımızı sevinçle kabul edecekler, çünkü bu şekil onları bugünkü şahsi serbest karar verme azabından kurtaracak. Böylece başlarında onları idare eden birkaç yüz bin kinin dışında kalan milyonlarca insan mutlu olacak. Yalnız sırların koruyucusu bizler bedbaht olacağız. Yeni doğmuş milyarlık mutlu bir kuşağın yanında iyilikle kötülüğü bilmek uğursuzluğuna uğramış yüz bin bahtsız bulunacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yüz bin senin uğruna sessizce, belirsizce sönüp gidecek, üstelik öbür dünyada da kaderleri sadece ölüm olacak. Biz, iyiliklerini düşünerek sırlarımızı saklamaya devam edeceğiz. Gökte alacakları ölümsüz mükafatlardan söz açarak avutacağız onları. Ama ölümün ötesinde bir şey varsa bile bunun onlar gibiler için olmadığını elbette biliyoruz! Bazı söylenti ve kehanetlere göre, sen yeryüzüne bir daha gelip zaferler kazanacaksın. Başı dik, gücü yerinde müritlerinle birlikte gelecekmişsin. O zaman, onlar yalnız kendilerini selamete çıkardılar, biz hepsini kurtardık; diyeceğiz. Söylentilere göre, hayvana binmiş, ellerinde Sırrı tutan zaniyeyi isyan eden acizler alaşağı edip erguvan örtülerini parçalayacaklar, mekruh gövdesini çıplatacaklarmış ² ...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O zaman ben milyarlarca mutlu, günah bilmez kulu göstereceğim sana. Saadetleri uğruna günahlarını kabullenen biziz. senin karşına çıkarak, "Elinden gelirse, cesaretin varsa suçlandır bizi! Diyeceğiz. Bil ki, ben de çölde kaldım, çekirgelerle, bitki kökleriyle beslendim, insanlara bağışladığın hürlüğü ben de kutsadım, ben de " sayı doldurmak için" güçlü yakınlarının saflarına katılmaya hazırlanıyordum. Ama sonunda ayrıldım, deliliğe hizmet etmek istemedim. Döndüm ve senin eserini düzelten kütleye katıldım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gururlu olanlardan ayrılarak mutluluklarını sağlamak için alçak gönüllülerin yanlarına döndüm. Sana söylediklerimin hepsi gerçekleşecek ve hükümranlığımız kurulacaktır. Tekrar ediyorum, bu sürünün bize nasıl itaat ettiğini - yarından tezi yok - göreceksin. İşlerimizi karıştırmaya geldiğin için yakacağım seni, onlar da ilk işaretimle ocağı beslemeye koşacaklar. Evet, yakılmayı en çok hak eden biri varsa, o da sendin. Yarın yakacağız seni. Dixi ³&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dipnotlar:&lt;br /&gt;_________&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;¹ İncil'e göre İsa vaftizinden sonra çölde kırk gün kırk gece oruç tutup ibadet etmiş. Açlık hissettiği bir anda Şeytan gelip ona " Tanrı oğlu isen, buradaki taşları ekmek haline getir, karnını doyur; demiş. İsa, " Kitaplarda - Yalnız ekmekle yaşanmaz yazılıdır; cevabını vermiş. Bunun üzerine Şeytan İsa'yı kutsal şehre götürüp bir kilisenin en yüksek kulesine çıkarmış. " Tanrı oğlu isen, kendini aşağı at, demiş. Çünkü Kitaplar, böyle bir şey olunca meleklerin kollarını uzatarak seni tutacaklarını yazıyor. İsa, " Tanrımı denemeye kalkışma" sözleriyle Şeytanın ikinci iğvasını da reddetmiş. Şeytan da bu defa onu yüksek bir dağa götürmüş. Yukardan, aşağıya serilmiş dünyayı göstererek " Bana Secde edersen hepsi senin olur! " demiş. İsa, ancak Tanrının önünde secde edildiğini söyleyerek Şeytana onu rahat bırakmasını emretmiş, ibadetine devam etmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;² İohanna'nın Apokalyps'i&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;³ Latince: " Sözüm bitti" anlamına gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;karakutu.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8445428495463755091-7401927614913298268?l=edebiyat-arsivi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/feeds/7401927614913298268/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8445428495463755091&amp;postID=7401927614913298268' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/7401927614913298268'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/7401927614913298268'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/2007/12/byk-engizisyoncu.html' title='Büyük Engizisyoncu'/><author><name>hiaxysheytan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8445428495463755091.post-145170207966638981</id><published>2007-12-02T04:08:00.000-08:00</published><updated>2007-12-02T04:09:20.392-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Friedrich Nietzsche'/><title type='text'>BÖYLE BUYURDU ZERDÜŞT''den ŞAİRLERE DAİR</title><content type='html'>Zerdüşt havarilerinden birine şöyle diyordu: "Bedeni daha&lt;br /&gt;iyi tanıyalı beri ruhun bence ehemmiyeti kalmadı. Ve ''ebedi''&lt;br /&gt;denen her şey bir sembolden ibaret."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Havari cevap verdi: "Evvelce de böyle bir şey söylemiştin.&lt;br /&gt;Fakat şairler çok yalan söylerler diye ilave etmiştin. Bunu&lt;br /&gt;neden demiştin."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zerdüşt, "neden diye soruyorsun" dedi. "Ben o adamlardanım ki onlara neden diye sual sorulmaz. Ben bunları henüz dün mü yaşadım. Fikirlerimin sebeplerini yaşayalı beri hayli zaman geçti. Eğer sebeplerimi de yanımda taşımam gerekseydi benim bir hafıza ambarı olmam lazım değil miydi? Fikirlerimi kendim için saklamam bile bana fazla geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve nice kuşlar uçup gidiyorlar. Bazen güvercinliğime yabancı ve elimle dokunduğum zaman titreyen bir kuşun sığındığını görürüm.Fakat Zerdüşt sana bir zaman ne diyordu? Şairlerin çok yalan söylediğini mi? Fakat Zerdüşt de bir şairdir. Onun bu işte hakikati söylediğine inanıyor musun? Neden inanıyorsun?"Havari cevap verdi: "Ben Zerdüşt''e inanırım."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zerdüşt başını salladı ve gülümsedi.&lt;br /&gt;"İnanman, hele bana inanman, beni mesut etmez.Fakat, birisi ciddiyetle, şairler çok yalan söylerler diyorsa haklıdır. Biz çok yalan söyleriz.Biz pek az şey biliriz. Ve güç öğreniriz. Onun için yalan söylemeye mecburuz.Biz şairlerden, şarabını tağşiş etmeyen kim var?Kilerimizde nice zehirli karıştırmalar yaptık. Tarif edilmez nice işler yaptık.Çok az şey bildiğimiz için ruhça züğürt olanlar hoşumuza gider.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hele kadınlar!&lt;br /&gt;Hatta ihtiyar kadınların akşamları anlattıkları masallara bile hasret duyarız. Ve kendimizce buna "ebedi karanlık" deriz.Sanki hususi ve mahrem bir kapı varmış da öğrenmek isteyenlere oradan bilgi dağıtılıyormuş gibi, halka ve onun vecizelerine inanırız.&lt;br /&gt;Çayırda veya münzevi tepelerde yatıp kulaklarını diken herkesin gökle yer arasındaki şeylerin bazılarına agah olabileceğine bütün şairler inanır.Ve şairler kendilerine nermin heyecanlar gelince bizzat tabiatın kendilerine aşık olduğunu ve tabiatın kulaklarına gizlice okşayıcı sözler fısıldadığını duyarlar ve faniler önünde bununla göğüs kabartırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ah yerle gök arasında o kadar çok şey var ki bunları ancak şairler tahayyül edebilir. Hele tanrı hakkında. Çünkü bütün ilahlar şair sembolleri ve şair uydurmalarıdır.Gerçekten, daima göklere yeni bulutların alemine yükseliriz bu bulutların üstüne alaca körüklerimizi kurarız. Ve sonra onlara tanrılar ve üst insanlar deriz.Onlar ancak bu iskemlelere oturabilecek kadar yufkadırlar. Bütün o şairler ve üst insanlar!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ah, olağanüstü bir şeymiş gibi görünmek isteyen bütün bu acizlerden ne bıkkınım! Ah bütün şairlerde ne bezginim."Zerdüşt böyle deyince çömezi ona kızdı. Fakat sustu. Zerdüşt de sustu. Ve gözleri sanki çok uzaklara bakıyormuş gibi içine yöneldi. Nihayet içini çekti ve nefes aldı. Ve şöyle dedi:"Ben bugünün ve dünün eseriyim. Fakat içimde bir şey var ki,yarının, yarından sonranın ve daha uzak bir istikbalindir. Ben eski ve yeni şairlerden bezginim. Bence hepsi sathidirler. Ve sığ sulardır. Derinlere dalamamışlardır. Onun için duyguları dibe nüfuz edememiştir.Biraz şehvet biraz can sıkıntısı. Onların en çok düşündüğü bu idi.Onların saz tıngırtıları bir hayaletin hışırtılarıdır. Seslerin içliliğinden ne anlıyorlardı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlar temiz de değillerdi. Derin görünsün diye bütün sularını bulandırmışlardır. Ve böylelikle barıştırıcı görünmek istediler.Fakat bence aracı, karıştırıcıdırlar. Yarım ve pistirler.Ah, ben ağımı onların denizlerine daldırdım ve balık avlamak istedim. Fakat daima eski bir tanrının başını çektim.Böylece deniz ancak bir taş vermiş oldu. Bizzat onlar da denizden gelmiş olabilirler.Tabii içlerinde inci vardır. Fakat kabuklu hayvanlara o nispette benzerler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve kendilerinde ruh yerine ekseriya tuzlu bir sümük buldum.Onlar denizden gurur da öğrenmişlerdir. Deniz tavus kuşlarının en güzeli değil mi? Tavus en çirkin bir manda karşısında bile kuyruğunu açar gümüşten ve ipekten kanatlarından hiç bıkkınlık göstermez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Manda hayretle bunu seyreder. Ruhunda kuma yakın, sazlıklara daha yakın, batağa en yakın olarak.Mandaya güzellikten, denizden ve tavus süsünden ne? Şairlere bu sembolü söylerim.Gerçekten, onların ruhları tavusların tavusudur ve bir kibir denizidir.Şairin ruhu seyirci ister. İsterse seyirci manda olsun.Fakat ben, bu ruh dan bezdim. Ve görüyorum ki o da kendinden bezecek.Ben şairleri değişmiş ve bakışları kendilerine yönelmiş görüyorum.Ruh tövbekarlığının geldiğini görüyorum. Bunlar onlardan meydana gelmiştir.Zerdüşt böyle dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Friedrich Nietzsche&lt;br /&gt;karakutu.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8445428495463755091-145170207966638981?l=edebiyat-arsivi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/feeds/145170207966638981/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8445428495463755091&amp;postID=145170207966638981' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/145170207966638981'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/145170207966638981'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/2007/12/byle-buyurdu-zerdtden-airlere-dair.html' title='BÖYLE BUYURDU ZERDÜŞT&apos;&apos;den ŞAİRLERE DAİR'/><author><name>hiaxysheytan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8445428495463755091.post-451493681143331369</id><published>2007-12-02T04:07:00.002-08:00</published><updated>2007-12-02T04:08:36.660-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Friedrich Nietzsche'/><title type='text'>AFORİZMALARINDAN SEÇMELER</title><content type='html'>İnançlar hakikat düşmanları olarak, yalanlardan daha tehlikelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hoşlanmadığımız bir düşünceyi öne sürdüğü zaman bir düşünürü daha sert eleştiririz. Oysa, bizi pohpohladığında onu daha sert eleştirmek uygun olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahip olunması zorunlu tek şey var: Ya yaradılıştan ince bir ruhtur bu, ya da bilim ve sanatlar tarafından inceltilmiş bir ruh...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm idealistler, hizmet ettikleri davaların her şeyden önce dünyanın tüm öteki davalarından üstün olduğunu düşünürler. Kendi davalarının biraz olsun başarılı olması için, bu davanın tüm öteki insan girişimlerine gerekli olan aynı pis kokulu gübreye açıkca ihtiyacı olduğuna inanmak da istemezler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kez yürünmüş bir yola düşenlerin sayısı çoktur, hedefe ulaşan az ..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçücük bağışlarla büyük mutluluklar kazanmak büyüklüğün bir ayrıcalığıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan, diğer insanlardan hiçbir şey istememeye, onlara hep vermeye alıştığı zaman, elinde olmadan soylu davranır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Acıların bölüşülmesi değil, sevinçlerin bölüşülmesidir dostluğu yaratan ...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;Bir şeyden hoşlanmaktan söz edilir, aslında doğrusu, bu şey aracılığıyla kendinden hoşlanmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendinden hiç söz etmemek çok soylu bir ikiyüzlülüktür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hakikatin temsilcisinin en az olduğu zaman, onu dile getirmenin tehlikeli olduğu zaman değil, can sıkıcı olduğu zamandır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğa bize aldırmadığından, doğanın ortasında kendimizi öyle rahat hissederiz ki ...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uygarlaşmış dünya ilişkilerinde herkes, hiç değilse bir konuda kendini başkalarından üstün hisseder. Genel iyiyüreklilik buna dayanır. Çünkü, durum elverirse herkes yardım edebilir, o halde bir utanç duymaksızın bir yardımı da kabul edebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapacak çok şeyi olan insan inançlarını ve genel düşüncelerini hemen hemen hiç değiştirmeksizin korur. Aynı şekilde, bir ülkünün hizmetinde olan her insan ülkünün kendisine artık hiç kulak asmaz; onun buna zamanı yoktur. Demem şu ki, ülküsünün hala tartışılabilir olmasından yana olmak çıkarına aykırıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan dilediği kadar bilgisiyle şişinip dursun, dilediği kadar nesnel görünsün, boşuna ! Sonunda her zaman ancak kendi yaşam öyküsünü elde edecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanların tarih boyunca farkına vardıkları aşılmaz zorunluluk, bu zorunluluğun ne aşılmaz ne de zorunlu olduğudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün artık kimse ölümcül hakikatlerden ölmüyor; çok fazla panzehir var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uygarlık tarafından yokedilme tehlikesiyle karşı karşıya olan bir uygarlık çağını yaşıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevilmiş olma isteği kendini beğenmişliklerin en büyüğüdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanları şiddetle kendi üzerine çeken, bir oyunu her zaman kendi lehine çevirmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok düşünen ve uygulamalı düşünen, kendi maceralarını kolayca unutur, ama başından geçenlerin çağrıştırdığı düşünceleri hiç unutmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biri kendi düşüncesine bağlı kalır; çünkü ona kendi kendine ulaşmış olduğunu sanır. Öteki ise, onu zahmetle öğrendiği ve onu anlamış olmakla övündüğü için bağlıdır düşüncesine. Sonuç olarak, her ikisi de kendini beğenmişlik ...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçine doldurulacak çok şey olduğu zaman, günün yüzlerce cebi vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir düşmanla savaşarak yaşayan kişinin, düşmanını hayatta bırakmakta yararı vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açıklanmamış karanlık bir konu apaçık bir konudan daha önemli sanılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadece karşıtları cansıkıcı olmayı sürdürdükleri için, arada bir, bir davaya bağlı kalırız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir insan kendini hep çok büyük işlere adadığında, onun başka bir yeteneğinin olmadığı pek görülmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açıkça büyük amaçlar tasarlayan ve daha sonra bu amaçlar için oldukça yetersiz olduğunu gizlice kavrayıveren kimse, çoğu zaman bu amaçlardan vazgeçecek kadar da güçlü de değildir. İşte o zaman ikiyüzlülük kaçınılmazdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gür ırmaklar kendileriyle birlikte bir çok çakıl ve çalı çırpıyı da sürükler; güçlü ruhlar da bir çok aptal ve mankafayı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir insanın gerçekten ele almış olduğu düşünce özgürlüğü ile, onun tutkuları ve hatta arzuları da gizli gizli kendi üstünlüklerini göstereceklerini sanırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir insan yoğun ve kılı kırk yararak düşündüğü zaman, sadece yüzü değil gövdesi de çekinceli bir havaya bürünür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ruh arayanda, hiç ruh yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan yığınlarının davranış biçimlerini önceden kestirmek için, onların güç bir durumdan kendilerini kurtarmak için hiçbir zaman çok önemli bir çaba göstermediklerini kabul etmek gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan kahkahalarla güldüğü zaman, kabalığı ile tüm hayvanları geride bırakır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eylem ve vicdan genellikle uyuşmazlar. Eylem, ağaçtan ham meyveleri toplamak isterken, vicdan onları gereğinden çok olgunlaşmaya bırakır, ta ki yere dökülüp ezilinceye kadar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşk ve nefret kör değillerdir; ama kendileriyle birlikte taşıdıkları ateş yüzünden kör olmuşlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan hatasını bir başkasına itiraf ettiğinde unutur onu; ama çoğu kez öteki kişi bunu unutmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alev, başka şeyleri aydınlattığı kadar aydınlatmaz kendini. Bilge de böyledir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir konu hakkında hazırlıksız sorguya çekildiğimizde, aklımıza gelen ilk düşünce çoğu zaman bizim kendi düşüncemiz değildir; ama bizim sınıfımıza, konumumuza ve soyumuza ait olan sıradan bir düşüncedir sadece. Öz düşünceler pek ender olarak su yüzüne çıkarlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizzat kendimizde olan bir değeri övdüğü, okşadığı zaman mucizeyi de, usdışını da kabul ederiz.&lt;br /&gt;Yarı-bilim tam bilimden daha üstündür. O, sorunları olduklarından daha kolay görür ve bununla görüşünü daha anlaşılır, daha inandırıcı kılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok düşünen partici olmaya uygun değildir; o, parti arasında düşüncesini çok çabuk sızdırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kötü belleğin iyi tarafı, aynı şeylerden bir çok kez, ilk kez gibi yararlanmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kurbanın yoldaşı o kurbandan daha çok acı çeker. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;karakutu.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8445428495463755091-451493681143331369?l=edebiyat-arsivi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/feeds/451493681143331369/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8445428495463755091&amp;postID=451493681143331369' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/451493681143331369'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/451493681143331369'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/2007/12/aforizmalarindan-semeler.html' title='AFORİZMALARINDAN SEÇMELER'/><author><name>hiaxysheytan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8445428495463755091.post-7829814232679648121</id><published>2007-12-02T04:07:00.001-08:00</published><updated>2007-12-02T04:07:51.366-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Friedrich Nietzsche'/><title type='text'>Yalnız</title><content type='html'>Haykırışan kargalar&lt;br /&gt;Darmadağın uçuşuyor kente doğru&lt;br /&gt;Nerdeyse yağacak kar&lt;br /&gt;Yeri yurdu olanlara ne mutlu!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Donmuş kalakaldın,&lt;br /&gt;Hanidir gözlerin arkada!&lt;br /&gt;Boşuna kaçışın, ey çılgın,&lt;br /&gt;Kıştan uzaklara!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dilsiz ve soğuk binlerce çöle&lt;br /&gt;Açılan bir kapıdır dünya!&lt;br /&gt;İnsan senin yitirdiğini yitirse&lt;br /&gt;Bir yerlerde duramaz bir daha!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen şimdi solgun, sarı&lt;br /&gt;Kış gurbetlerine lânetli,&lt;br /&gt;Hep soğuk gök katlarını&lt;br /&gt;Arayan bir duman gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uç git, kuş, söyle ezgini&lt;br /&gt;Issız çöl kuşlarının sesiyle!&lt;br /&gt;Göm, gizle, ey çılgın, kanayan kalbini&lt;br /&gt;Buzların, alayların içine!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haykırışan kargalar&lt;br /&gt;Uçuşuyor kentten yana, dağınık:&lt;br /&gt;Nerdeyse yağacak kar&lt;br /&gt;Yeri yurdu olmayana çok yazık!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çeviri: Behçet NECATİGİL&lt;br /&gt;karakutu.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8445428495463755091-7829814232679648121?l=edebiyat-arsivi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/feeds/7829814232679648121/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8445428495463755091&amp;postID=7829814232679648121' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/7829814232679648121'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/7829814232679648121'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/2007/12/yalnz.html' title='Yalnız'/><author><name>hiaxysheytan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8445428495463755091.post-1986387633062654042</id><published>2007-12-02T04:02:00.000-08:00</published><updated>2007-12-02T04:06:58.032-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Friedrich Nietzsche'/><title type='text'>İşaret Ateşi</title><content type='html'>Burada, adanın denizlerin ortasında çıkıverdiği,&lt;br /&gt;bir kurban taşı gibi birdenbire yükseldiği yerde,&lt;br /&gt;burada, kara göklerin altında tutuşturuyor&lt;br /&gt;Zerdüşt koca ateşini,&lt;br /&gt;yollarını kaybetmiş gemicilere işaret ateşi,&lt;br /&gt;bir cevap verebileceklere soru işareti...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beyaz-gri karınlı bu alev&lt;br /&gt;-arzulaması yalıyor soğuk uzaklıkları,&lt;br /&gt;hep daha arı yüksekliklere uzatıyor boynunu-&lt;br /&gt;sabırsızlıkla dikelmiş bir yılan:&lt;br /&gt;bu işareti takıyorum kendi kendime.&lt;br /&gt;Benim ruhumdur bu alev:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kanmazca susuz hep yeni uzaklıklara,&lt;br /&gt;durgun yalazını fırlatıyor, yukarlara.&lt;br /&gt;Ne demeğe kaçtı Zerdüşt hayvandan da insandan da?&lt;br /&gt;Ne demeğe bıraktı sağlam karaları?&lt;br /&gt;altı yalnızlığı tanımıştı bile&lt;br /&gt;ama yetmedi ona denizin yalnızlığı,&lt;br /&gt;ada bıraktı tırmansın, tepe bıraktı yansın, alev olsun,&lt;br /&gt;bir yedinci yalnızlığı, yukarıya,&lt;br /&gt;attı şimdi oltasını arayışla,&lt;br /&gt;Ey yollarını kaybetmiş denizciler! Ey sönmüş yıldızların artıkları!&lt;br /&gt;Siz ey geleceğin denizcileri! Ey keşfedilmemiş gökler!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte atıyorum bütün yalnızlara oltamı:&lt;br /&gt;bir cevap verin alevin sabırsızlığına,&lt;br /&gt;yakalayın bana, yüksek dağlarda bekleyen balıkçıya&lt;br /&gt;yedinci, sonuncu yalnızlığımı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çeviri: Oruç ARIOBA&lt;br /&gt;karakutu.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8445428495463755091-1986387633062654042?l=edebiyat-arsivi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/feeds/1986387633062654042/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8445428495463755091&amp;postID=1986387633062654042' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/1986387633062654042'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/1986387633062654042'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/2007/12/iaret-atei.html' title='İşaret Ateşi'/><author><name>hiaxysheytan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8445428495463755091.post-1620560720322347683</id><published>2007-12-02T04:01:00.000-08:00</published><updated>2007-12-02T04:02:18.573-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Franz Kafka'/><title type='text'>Mahkeme Önünde</title><content type='html'>Mahkemenin önünde bir görevli durur. Bu görevliye, ülkeden bir adam gelir ve ona mahkeme önüne çıkıp çıkamayacağını sorar.&lt;br /&gt;Ama görevli, o anda kendisini kabul edemeyeceğini söyler. Adam bir an düşünür ve bunun daha sonradan kabul edilebileceği anlamına mı geldiğini sorar. “Olabilir,” der görevli, “ama şu anda değil”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mahkemelere giden kapı , her zamanki gibi açık olduğundan ve görevli kenara çekildiğinden, adam kapıdan içeriye bakmak için eğilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görevli bunu gördüğünde güler ve şöyle der: “Eğer bu kadar çok istiyorsan, benim yasaklamama rağmen girmeye çalış. Ama dikkat et: Ben güçlüyüm. Ve ben, sadece en baştaki görevliyim. Bir holden diğerlerine geçişte, başka görevliler karşına çıkacak. Hepsi de bir öncekinden daha güçlü olacak. Üçüncünün sadece görünüşü bile, benim kaldırabileceğimden fazla.” Ülkeden gelen adam bu kadar zorlukla karşılaşmayı beklemiyordur. O, mahkemelerin herkese, her an açık olduğunu zannetmiştir; ama şimdi kalın paltosu içindeki görevliye, büyük , sivri burnuna, uzun, siyah sakalına daha yakından bakınca, giriş izni alana kadar beklemenin daha iyi olduğuna karar verir. Görevli ona bir tabure uzatır, ve kapının yanında oturmasına izin verir. Adam , orada günler ve yıllar boyunca oturur. İçeriye kabul edilmek için bir çok girişimde bulunur ve görevliyi yalvarışlarıyla yorar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görevli, sıklıkla onu, küçük sorgulamalara tabi tutar, evi ve başka konular hakkında sorular sorar; ama bunlar hep, rütbe sahibi kişilerin sordukları gibi, kişisel olmayan sorulardır. Bu sorgulamalar, her seferinde görevlinin, içeriye henüz alınamayacağını belirtmesiyle sona erer.Yolculuğu için kendini iyi donatmış adam, sahip olduğu her şeyi, ne kadar değerli olursa olsun, görevliye rüşvet vermek için kullanır. Görevli, verilen her şeyi kabul eder ama bunu yaparken de, “Bunları sadece, denemediğin bir yol kaldığını düşünmeyesin diye kabul ediyorum” der. Uzun yıllar boyunca, adam görevliyi , neredeyse aralıksız biçimde gözlemler. Diğer görevlileri unutur ve bu ilk görevliyi, mahkemelere kabul edilmesini engelleyen tek mani olarak görmeye başlar. İlk yıllarda, talihsizliğine sertçe ve yüksek sesle lanet okur; daha sonra , yaşlandıkça sadece kendisi için şikayet etmeye başlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Giderek çocuksulaşır ve görevliyi uzun uzun incelediği için, kalın kürk paltosundaki pireleri bile keşfedip, bu pirelere bile, görevlinin fikrini değiştirmesine yardım etmeleri için yalvarır. En sonunda gözleri zayıflamaya başlar . Etrafın gerçekten karardığına mı yoksa, gözlerinin artık kendisini yanılttığına mı karar veremez. Ama o hala, gerçekten de mahkeme kapısından, hiç sönmeyen bir ışığın sızdığını anlayabiliyordur. Şimdi artık fazla ömrü kalmamıştır. Ölümünden önce , uzun yılların bütün deneyimleri aklında toplanır ve o zamana kadar görevliye sormadığı bir soru oluşur kafasında. Artık katılaşmış vücudunu hareket ettiremediği için, görevliyi eliyle çağırır. Görevlinin artık eğilmesi gerekir, çünkü aralarındaki boy farkı, adamın aleyhine bir hayli açılmıştır. “Hala neyi bilmek istiyorsun?” diye sorar görevli, “sen doymak bilmiyorsun.” “Tabii ki herkes mahkemeye ulaşmayı arzular” der adam, “ama nasıl oldu da, bunca yıldır, benden başka kimse içeriye girmek istemedi?”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görevli adamın artık son dakikalarını yaşadığını anlar ve zayıflamış kulaklarına sesini duyurmak için eğilip yüksek sesle konuşur: “Buraya senden başka hiç kimse kabul edilemezdi, çünkü bu giriş sadece senin için açılmıştı. Şimdi burayı kapatacağım”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Franz Kafka&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8445428495463755091-1620560720322347683?l=edebiyat-arsivi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/feeds/1620560720322347683/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8445428495463755091&amp;postID=1620560720322347683' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/1620560720322347683'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/1620560720322347683'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/2007/12/mahkeme-nnde.html' title='Mahkeme Önünde'/><author><name>hiaxysheytan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8445428495463755091.post-4897791415777355117</id><published>2007-12-02T04:00:00.002-08:00</published><updated>2007-12-02T04:01:26.946-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Franz Kafka'/><title type='text'>Günah, Istırap Ve Acı Çekmek Üzerine</title><content type='html'>1.&lt;br /&gt;Doğru yol gergin bir ip boyunca gider; yükseğe değil de, hemen yerin üzerine gerilmiştir bu ip. Üzerinde yürünmek değil de, insanı çelmelemek içindir sanki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3.&lt;br /&gt;İnsanın belli başlı iki günahı vardır, öbürleri bunlardan çıkar: sabırsızlık ve tembellik. Sabırsız oldukları için Cennet'ten kovuldular, tembelliklerinden geri dönemiyorlar. Ama belki de belli başlı sadece bir günahları var: Sabırsızlık. Sabırsızlıklarından ötürü kovulmuşlardı, sabırsızlıklarından ötürü geri dönemiyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6.&lt;br /&gt;İnsanoğlunun gelişiminin kesin sonuca ulaşacağı an, sürekli yinelenip durur. Devrimci düşünsel hareketlerin geçmiş bütün her şeyin geçersiz olduğunu ilan etmeleri bunun için doğrudur, henüz hiçbir şey olup bitmemiştir çünkü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7.&lt;br /&gt;Kötü'nün elindeki en ayartıcı silah, savaşa çağrıdır. Kadınlarla yapılan savaşa benzer, ki sonu yatakta biter.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;8./9.&lt;br /&gt;Pis kokulu bir kancık, sayısız yavrunun üreticisi, daha şimdiden yer yer çürüyen, gerçi çocukluğumda benim her şeyimdi, her zaman sadakatle peşimden gelir, tekmeleyemem ama, onun yerine kendimi adım adım geri çekerim, nefesinin kokusuna bile tahammül edemem; yine de aksini yapmaya karar vermediğim sürece, belli belirsiz bir karaltı halinde büyüdüğünü gördüğüm köşeye doğru sürüklüyor beni; tamamen parçalara ayrışıyor, üstüme abanıyor ve benimle birlikte, kurtlanmış ve irinli dili -bir&lt;br /&gt;onur mu bu benim için?- elimin üstünde, benimle son buluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;20.&lt;br /&gt;Leoparlar tapınağa saldırıp kutsanmış şarapları içiyorlar; bu sürekli yineleniyor; ve sonunda önceden kestirilebilir bir nitelik kazanıyor ve ayinin bir parçası geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;23.&lt;br /&gt;Gerçek düşmandan sınırsız bir cesaret akar içinize.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;29.&lt;br /&gt;Kötü'ye kapıları açmaya seni iten art niyetler senin değil Kötü'nündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;33.&lt;br /&gt;Din fedaileri bedeni küçümsemez, çarmıha gererek yüceltirler onu; bu açıdan düşmanlarıyla aynı görüştedirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;36.&lt;br /&gt;Önceleri sorularıma neden cevap alamadığımı anlayamıyordum, şimdiyse soru sorabileceğime nasıl inandığımı anlayamıyorum. Ama gerçekte inanmıyordum ki, soruyordum sadece.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;39b.&lt;br /&gt;Sonsuzdur yol, ne kısaltacak ne de eklenecek bir şey vardır, ama yine de herkes kendi çocuksu karışını tutar yolun üstüne. "Gerçekten de bu bir karışlık yolu gitmen gerekir, bu senden esirgenmez."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;42.&lt;br /&gt;Tiksinti ve nefret dolu bir başı öne eğmek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;43.&lt;br /&gt;Av köpekleri henüz avluda oynaşıyor, ama avları, daha şimdiden ormanda ne kadar hızlı koşarlarsa koşsunlar, ellerinden kurtulamayacaklar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;44.&lt;br /&gt;Bu dünya için koşumlarını takınman gülünç.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;58.&lt;br /&gt;İnsan ancak olabildiğince az yalan söylediğinde olabildiğince az yalan söylemiş olur; yoksa olabildiğince az yalan söyleme fırsatı bulduğunda&lt;br /&gt;değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;73.&lt;br /&gt;Kendi sofrasından düşen kırıntılar yiyor; bir süre için öbürlerinden daha tok hissediyor kendini, ama sofradan nasıl yenilir bunu unutuyor; ancak artık geride yenecek kırıntı da kalmıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;79.&lt;br /&gt;Şehvani sevgi ilahi gözlerimizi kapar; kendi başına yapamaz bunu, ama bilmeden içinde ilahi aşktan bir parça taşıdığından yapabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;80.&lt;br /&gt;Gerçek bölünemez, bu yüzden kendini tanıyamaz; her kim onu tanımak isterse bir yalan olmak zorundadır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8445428495463755091-4897791415777355117?l=edebiyat-arsivi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/feeds/4897791415777355117/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8445428495463755091&amp;postID=4897791415777355117' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/4897791415777355117'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/4897791415777355117'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/2007/12/gnah-istrap-ve-ac-ekmek-zerine.html' title='Günah, Istırap Ve Acı Çekmek Üzerine'/><author><name>hiaxysheytan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8445428495463755091.post-8590402722869490472</id><published>2007-12-02T04:00:00.001-08:00</published><updated>2007-12-02T04:00:51.047-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Franz Kafka'/><title type='text'>Dönüşüm</title><content type='html'>Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu. Zırh gibi sertleşmiş sırtının üstünde yatmaktaydı ve başını biraz kaldırdığında bir kubbe gibi şişmiş, kahverengi, sertleşen kısımların oluşturduğu yay biçimi çizgilerle parsellere ayrılmış karnını görüyordu; karnının tepesindeki yorgan neredeyse tümüyle yere kaymak üzereydi ve tutunabileceği hiçbir nokta kalmamış gibiydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gövdesinin çapıyla karşılaştırıldığında acınası incelikteki çok sayıda bacak, gözlerinin önünde çaresizlik içersinde, parıltılar saçarak sallanıp durmaktaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Ne olmuş bana böyle?’ diye düşündü. Gördüğü düş değildi. Biraz küçük, ama normal, yani içinde insanlar yaşasın diye yapılmış olan odası, ezbere bildiği dört duvarın arasında eskiden nasılsa, şimdi de yine öyleydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstünde paketten çıkarılmış kumaş örneklerinin –Samsa’nın uğraşı pazarlamacılıktı- yayılı olduğu masanın üzerinde, kısa süre önce resimli bir dergiden kesip, altın yaldızlı güzel bir çerçeveye geçirmiş olduğu bir resim asılıydı. Kürk şapkalı ve kürk atkılı bir kadın vardı resimde; kadın, kollarının dirsekten aşağı kalan kısımlarını tümüyle içine alan ağır bir kürk manşonu, dimdik oturduğu yerden izleyiciye doğru kaldırır gibiydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gregor daha sonra bakışlarını pencereye yöneltti ve kasvetli hava yüzünden –yağmur damlalarının pencerenin çinko pervazına çarptığı duyuluyordu- içini büyük bir hüzün kapladı. ‘Biraz daha uyusam ve bütün bu saçmalıkları unutsam, nasıl olur,’ diye düşündü, gelgelelim bunu gerçekleştirmesi tümüyle olanaksızdı, çünkü Gregor Samsa sağ yanına yatıp uyumaya alışkındı, oysa o andaki durumu kendini böyle bir konuma getirmesine izin vermiyordu. Sağına dönmek için ne denli güç harcarsa harcasın, yine sırtüstü konumuna geri dönüyordu. Başarmayı belki yüz kez denedi, çırpınan bacaklarını görmemek için gözlerini kapattı ve ancak yan tarafında o ana değin yabancısı olduğu, hafif, derinden gelen bir acı duymaya başladıktan sonradır ki, çabalamayı kesti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Aman Tanrım,’ diye düşündü,’ ne kadar da yorucu bir uğraş seçmişim meğer!’ Günlerim hep yolculuk etmekle geçiyor. İşin bu yanı, mağazadaki asıl masabaşı işine oranla çok daha yıpratıcı, üstelik benim için bir de yolculuğun aktarma trenlerin peşinden koşmak, düzensiz ve kötü yemeklere yargılı olmak, insanlarla sürekli değişen, asla süreklilik kazanamayan, hep içtenlikten uzak ilişkiler kurmak zorunluluğu gibi sıkıntıları da var. Şeytan alsın bütün bunları! Karnının üstünde hafif bir kaşıntı duyumsadı; başını daha iyi kaldırabilmek için, sırtüstü konumda ağır ağır yatağın başucuna doğru süründü; kaşınan yeri buldu; burada ne olduğunu anlayamadığı bir sürü küçük ve beyaz nokta vardı; ayaklarından birini oraya dokundurmak istediyse de, hemen geri çekti, çünkü değmesiyle birlikte her yanını bir titreme nöbeti kaplamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine eski konumuna kaydı . ‘ Bu erken kalkma yok mu,’ diye düşündü, insanı aptala çeviriyor. İnsanın uykusunu alması gerekir. Başka pazarlamacılar harem kadınları gibi yaşıyorlar. Örneğin ben aldığım siparişleri firmaya iletmek üzere öğlenden önce otele döndüğümde, ötekiler daha kahvaltıda oluyorlar. Ben patronuma böyle bir şey yapmaya kalkışsam, hemen o anda kapı dışarı edilirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama kimbilir, belki de çok iyi olurdu böyle bir şey benim için. Annemle babam yüzünden kendimi tutuyor olmasaydım eğer, işimden çoktan ayrılırdım, patrona çıkar ve ne düşündüğümü olduğu gibi söylerdim. O zaman kürsüsünden düşerdi herhalde! Üstelik kürsüye oturup çalışanlarla öyle, yani yüksekten konuşmakta başlı başına tuhaf bir davranış, hele kendisiyle konuşulan görevlinin, patronun kulağının ağır işitmesi nedeniyle kürsüye iyice yaklaşmak zorunda olduğu da göz önünde tutulursa. Öte yandan, henüz tüm ümitlerin yitirilmiş olduğu da söylenemez; annemle babamın patrona olan borçlarını ödemeye yetecek olan parayı bir kez biriktirdim mi – ki daha beş, altı yıl sürebilir bu - , o zaman mutlaka yapacağım düşündüğümü. İşi kökünden bitireceğim. Ama şimdilik yataktan çıkmak zorundayım, çünkü trenim saat beşte kalkıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve gece masasının üstünde işlemekte olan saate baktı. ‘ Aman Tanrım !’ diye düşündü. Saat altı buçuktu ve akreple yelkovanın ilerleyişi sürmekteydi, saat buçuğu bile geçmiş, yediye çeyrek kalaya yaklaşmıştı. Yoksa çalmamış mıydı saat ? Yataktan, saatin doğru, yani dörde kurulmuş olduğu görülüyordu; hiç kuşkusuz çalmıştı da. Evet ama, çaları, eşyaları yerinden oynatacak denli güçlü olan saati duymayıp uyumayı sürdürmüş olması düşünülebilir miydi? Gerçi sakin uyumuş olduğu söylenemezdi, ama herhalde o ölçüde de derin olmuştu uykusu. Peki şimdi ne yapacaktı? Bundan sonraki tren saat yedide kalkıyordu, o trene yetişebilmek için deli gibi acele etmesi gerekirdi, üstelik kumaş örnekleri de daha sarılmamıştı ve Gregor Samsa kendini hiç de çok dinlenmiş, çok canlı duyumsamıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Trene yetişse bile, patronun bir öfke nöbetine yakalanmasını önleyemezdi, çünkü onu karşılamak için saat beş trenini beklemiş olan ve mağazanın ayak işlerine bakan görevli, onun treni kaçırdığını patrona çoktan haber vermiş olmalıydı. Patronun kayıtsız şartsız uşağı olan bu adamda ne kişilik, ne de akıl vardı. Peki, hasta olduğunu söyleyip işe gitmese? Böylesi, çok nahoş ve kuşku uyandırıcı bir davranış olurdu, çünkü Gregor beş yıllık hizmeti boyunca bir kez bile hastalanmamıştı. Patron, kesinlikle yanına sigorta doktorunu da alıp gelir, annesiyle babasını oğullarının tembelliğinden ötürü suçlar ve tüm itirazları sigorta doktoruna atıfta bulunarak geçersiz kılardı; bu doktora göre dünyada yalnızca son derece sağlıklı, ama işten kaçan insanlar vardı. Ama doktor, şimdi kendisinin olayında tümüyle haksız sayılabilir miydi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü Gregor , uzun bir uykunun ardından hakikaten gereksiz bir mahmurluğun dışında, kendini çok iyi hissediyordu ve üstelik çok da büyük bir iştahı vardı. Gregor bütün bunları, yataktan çıkıp çıkmama konusunda bir karara varmaksızın, hızla kafasından geçirdiği sırada – saat yediye çeyrek kalayı vurmuştu -, yatağının başucundaki kapıya dikkatle vuruldu. “Gregor,” diye seslendi bir ses – annesiydi-, “saat yediye çeyrek var. Sen yola gitmeyecek miydin ?” O yumuşak ses ! Gregor, kendi yanıt veren sesini duyduğunda korktu, bunun eski sesi olduğu herhalde kesindi, ama bu sese alttan alta bastırılması olanaksız, acı bir ıslık da karışıyor ve bu ıslık, sözcüklerin netliklerini ancak ilk anda koruyor, hemen ardından sözcükleri karşıdakini kulaklarına inanamaz kılacak denli bozuyordu. Gregor aslında ayrıntılı yanıt vermek ve her şeyi açıklamak istiyordu, ama bu koşullar altında “Evet, evet, teşekkür ederim anne, şimdi kalkıyorum,” demekle yetindi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aradaki ahşap kapı nedeniyle Gregor’un sesindeki değişiklik herhalde dışardan anlaşılmıyordu, çünkü annesi bu açıklamayı yeterli görerek uzaklaştı. Ancak bu kısa söyleşi, Gregor’un, normalin tersine, hala evde olduğu noktasına ailenin öteki üyelerinin dikkatini çekmişti ve babası, odanın iki yandaki kapılarından birine gerçi yavaş, ama yine de yumruğuyla vurmaya başlamıştı bile. “Gregor, Gregor,” diye seslendi, “Ne oldu?” Ve kısa bir süre sonra, daha derinden gelen bir sesle , yine uyardı: “Gregor! Gregor!” Öteki kapının arkasında ise kızkardeşi, alçak sesle yakınıyordu: “Gregor? İyi değil misin yoksa? Bir isteğin var mı?” Gregor her iki yana da: “Tamam, hazırım,” diye yanıt verdi ve sözcüklerin arasına uzun aralar sokarak, sesinin tüm çarpıcı yanlarını gidermeye çalıştı. Bunun sonucunda babası kahvaltısının başına döndü, ama kızkardeşi fısıldamayı sürdürüyordu: “Gregor, yalvarırım aç kapıyı.” Oysa Gregor kapıyı açmayı aklının ucundan bile geçirmiyordu, tersine, yolculukları sırasında edinmiş olduğu bir alışkanlığı, evde bile olsa gece bütün kapıları kilitleme alışkanlığını övmekteydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Niyeti, önce sakin sakin ve kimse tarafından rahatsız edilmeksizin kalkmak, doğru dürüst kahvaltı etmek ve ne yapacağına ancak ondan sonra karar vermekti; çünkü yatakta düşünerek mantıklı bir sonuca ulaşamayacağını artık iyice anlamıştı. Daha önce de çoğu kez, belki de yatakta biçimsiz yatmaktan kaynaklanan, hafif bir sızı duyduğunu, ama kalktıktan sonra bunun kuruntudan başka bir şey olmadığını anladığını anımsıyordu; şimdi merakı, bugünkü kuruntularının nasıl dağılacağıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sesindeki değişikliğin şiddetli bir soğuk algınlığının, yani ömürleri yollarda geçenlere özgü bir meslek hastalığının öncüsü olduğundan hiç kuşkusu yoktu. Yorganı üstünden atmak çok kolaydı; gövdesini biraz şişirince, yorgan kendiliğinden aşağı düştü. Ama işin ondan sonrası, özellikle gövdesinin bu denli geniş olması nedeniyle, güçleşmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğrulabilmek için kollarının ve ellerinin varlığı gerekliydi, gelgelelim onların yerine sürekli en değişik hareketleri sergileyen, üstelik de hareketlerini denetimi altına alamadığı bir sürü minik bacağı vardı. Bacaklardan birini kıvırmak istediğinde aldığı ilk sonuç, bu bacağın ileri doğru uzanması oluyordu; ve sonunda bacağını istediği konuma getirmeyi başarsa bile, bu olana dek öteki bacakları, zincirden boşanmışçasına , son derece canlı ve acı verici bir hareketlilikle çırpınıp duruyorlardı. ‘Önce böyle uyuşuk uyuşuk yatıp durmaya son vermeli,’ dedi Gregor kendi kendine.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk olarak, gövdesinin aşağı bölümleriyle yataktan çıkmak istiyordu, ama henüz hiç görmediği ve nasıl bir şey olabileceğini de doğru dürüst kestiremediği bu bölümü hareketlendirmenin son kerte zor olduğunu anladı; gövdesinin üst bölümü yerinden çok ağır oynayabiliyordu ve Gregor sonunda, neredeyse çıldırmış gibi, tüm gücünü toplayıp her şeyi göze alarak kendini öne doğru ittiğinde, yanlış yön seçişinden ötürü, şiddetle karyolanın ayakucundaki demirlere çarptı; duyduğu yakıcı acı ona gövdesinin alt bölümünün şu anda belki de en duyarlı yeri olduğunu öğretti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan ötürü, önce gövdesinin üst bölümünü yataktan çıkarmayı denedi ve başını dikkatle yatağın kenarına doğru çevirdi. İstediğini kolayca yaptı da ve gövdesi genişliğine ve ağırlığına karşın, sonunda ağır ağır başın döndüğü yönü izledi. Ama başını en sonunda yatağın dışında, boşlukta tuttuğunda, bu konumda daha çok ilerlemekten gözü korktu, çünkü kendini böylece düşmeye bıraktığı takdirde, başını ancak bir mucize yaralanmaktan kurtarabilirdi. Ve Gregor’un bilincini özellikle içinde bulunduğu anda kesinlikle yitirmemesi gerekiyordu; bu tehlikeyi göze almaktansa, yatakta kalmayı yeğledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne var ki , aynı çabayı bir kez daha harcamasını ardından, derin bir iç çekişiyle yine eskisi gibi yattığında , bacaklarının da birbirleriyle büyük bir olasılıkla eskisinden beter boğuştuklarını görüp, bu başına buyrukluğu dinginliğe ve düzene dönüştürebilmek için herhangi bir olanak bulamadığında, artık yatakta kesinlikle kalamayacağını, yataktan kurtulması için en ufak bir ümit ışığı bulunsa bile, bu uğurda her şeyi feda etmenin en akıllıca davranış olduğunu bir kez daha düşündü. Aynı zamanda da soğukkanlı, hem de olabildiğince soğukkanlı bir düşünme eyleminin, çaresizlik içersinde verilen kararlardan çok daha iyi olduğunu anımsamayı unutmuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle anlarda bakışlarını elinden geldiğince dikkatle pencereye çeviriyordu, ama dar caddenin karşı yanını bile gözlerden gizleyen sabah sisinin görünüşü, ne yazık ki güven ve iyimserlik aşılayabilmekten uzaktı. ‘Yedi oldu bile,’ diye söylendi çalar saatin yeniden vurmasıyla birlikte, ‘yedi oldu bile ve yoğun sis daha kalkmadı.’ Ve çok kısa bir süre boyunca, mutlak sessizlikle birlikte gerçek ve doğal koşulların geri döneceğini bekliyormuşçasına hiç kıpırdanmaksızın, neredeyse soluk almaktan bile çekinerek yattı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama sonra şöyle dedi kendi kendine: ‘Saat yediyi çeyrek geçmeden kesinlikle yataktan çıkmış olmalıyım. Zaten o zamana değin mağazalardan biri beni sormaya gelecektir, çünkü mağaza yedide açılıyor.’ Ve bu kez gövdesini bütünüyle, her yanını aynı oranda yataktan çıkarmaya koyuldu. Kendini böylece yere attığı takdirde, düşerken iyice yukarı kaldırmak istediği başı büyük bir olasılıkla yaralanmayacaktı. Anladığı kadarıyla sırtı epey sertti, herhalde halının üstüne düşmekten bir zarar görmeyecekti. Kafasını en çok kurcalayan nokta, düştüğünde çıkacak olan, önlenmesi olanaksız büyük gürültüydü; bu gürültü tüm kapıların ardında korku değilde bile kaygı uyandıracaktı. Ama bunun göze alınması gerekiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gregor yarı yarıya yataktan çıktığında – yeni yöntem, yorucu bir çaba olmaktan çok bir oyun gibiydi, Gregor’un yapması gereken tek şey, tek tek hamleler biçiminde, sağa sola sallanmaktı,- birileri yardım etse işinin ne denli kolaylaşacağını düşündü; gücü yerinde iki kişi, bu iş için tümüyle yeterliydi – aklına babasıyla hizmetçi kız gelmişti; tek yapacakları, kollarını Gregor’un kubbe gibi sırtının altından geçirmek, böylece onu yataktan dışarı çekmek, yükleriyle yere doğru eğilmek ve ardından da Gregor’un döşemenin üstünde dönmesini sabırla beklemekti; o zaman büyük bir olasılıkla minik bacakları da bir anlam kazanacaktı. Şimdi ise, bir an için kapıların kilitli olduğu unutulsa bile, yardım istemesi gerçekten doğru olur muydu acaba ? Durumunun tüm güçlüğüne karşın, bu düşünceyle birlikte gülümsemekten kendini alamadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık çok sallandığında dengesini neredeyse koruyamayacak bir konumdaydı ve kesin kararını daha fazla gecikmeden vermesi gerekiyordu, çünkü beş dakikaya kadar saat yediyi bir çeyrek geçmiş olacaktı, - tam bu sırada evin kapısı çalındı. ‘Mağazadan gelen biridir’ dedi Gregor kendi kendine ve neredeyse kaskatı kesildi; minik ayaklarının dansı ise bu arada daha da hızlanmıştı. Sonra, içinde uyanan saçma bir ümidin etkisinde kalarak, ‘kapıyı açmıyorlar’ diye söylendi. Ne var ki hizmetçi doğal olarak her zamanki gibi, sağlam adımlarla gidip kapıyı açtı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gregor , ziyaretçinin ilk selam sözcüğünü duyar duymaz, gelenin kim olduğunu anladı – Müdür Bey’in kendisiydi. Neden en küçük bir gecikmenin en büyük kuşkulara yol açtığı bir firmada çalışmaya yargılıydı acaba Gregor? Çalışanların tümü de serseri miydi yani? Aralarında , sabahın birkaç saatini yararına değerlendirmedi diye vicdan azabından deliye dönen ve neredeyse yataktan çıkamayacak hale gelen, sadık ve işine bağlı bir kişi bile yok muydu? Bu soruşturma mutlaka gerekiyorsa eğer, o zaman bir çırak gönderip sordurtmak, yeterli değil miydi gerçekten?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müdür Bey’in kendisinin gelmesi, böylece de masum bir ailenin tüm üyelerine, bu kuşku uyandırıcı olayı araştırma işinin yalnızca müdürün aklına emanet edilebileceğinin anlatılması şart mıydı? Ve Gregor, doğru bir kararın sonucu olmaktan çok, bu düşüncelerin yol açtığı heyecanın etkisiyle, kendini tüm gücüyle yataktan attı. Yüksek bir ses duyuldu, ama büyük bir gürültü sayılamazdı. Halı düşüşün hızını biraz olsun kesmişti, ayrıca sırtı, Gregor’un düşündüğünden daha esnekti, bu nedenle çıkan ses, pek dikkati çekmeyen boğuk bir ses oldu. Yalnızca kafasını yeterince dikkatli tutmadığı için, çarpmıştı; kafasını çevirdi ve hem öfkeden, hem de acıdan halıya sürttü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bir şey düştü içerde,” dedi soldaki odada bulunan Müdür Bey. Gregor , bugün kendisinin başına gelene benzer bir durumun günün birinde Müdür Bey’in de başına gelip gelemeyeceğini kafasında canlandırmaya çalıştı; böyle bir olasılık rahatlıkla düşünülebilirdi aslında. Ama Müdür bey, sanki bu soruya kaba bir yanıt veriyormuş gibi, yandaki odada birkaç adım attı ve cilalı çizmelerini gıcırdattı. Sağdaki odadan ise durumu Gregor’a bildirmek isteyen kızkardeşinin fısıtısı geliyordu: “Gregor, Müdür Bey burada.” “Biliyorum,” dedi Gregor kendi kendine; ama sesini kızkardeşinin duyabileceği kadar yükseltmeye cesaret edememişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kez de soldaki odada bulunan babası: “Gregor,” diye seslendi, “Sayın Müdür Bey geldi ve sabah treniyle neden gitmediğini soruyor. Ona ne diyeceğimizi bilmiyoruz. Ancak Müdür Bey doğrudan doğruya seninle konuşmak istiyor. Onun için lütfen aç kapıyı. Sayın Müdür Bey, herhalde odanın dağınıklığını hoşgörecektir.” Bu arada Müdür Bey: “Günaydın, Bay Samsa,” diye seslendi içtenlikle. Annesi ise, daha babası sözünü tamamlamadan Müdür Bey’e dönerek : “Oğlum iyi değil,” dedi, “inanın Müdür Bey, oğlum iyi değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gregor iyi olsa, tren falan kaçırır mı hiç? Aklı hep işindedir. Akşamları hiç dışarı çıkmamasına neredeyse kızdığımı söyleyebilirim; sekiz gündür kentteydi, ama her akşam evine döndü. Masanın başında, bizimle oturur veya gazete okur, ya da tren tarifelerini gözden geçirir. Biraz oyalanmak istedi mi, oyma testeresiyle çalışmayı yeterli görüyor. Örneğin iki, üç akşam çalışıp oymalı küçük bir çerçeve yaptı; görseniz, güzelliğine şaşırırsınız; içerde, odada asılı; Gregor açınca hemen görürsünüz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca gelmenize çok sevindim, Müdür Bey, çünkü yalnız biz olsaydık, Gregor’u kapıyı açması için razı edemezdik; çok inatçıdır; ve sabah aksini söylemiş olmasına karşın, hasta olduğundan kesinlikle eminim.” Gregor, ağır ağır ve düşünceli bir ifadeyle: “Hemen geliyorum,” dedi ve dışarıdaki konuşmaların tek bir sözcüğünü bile kaçırmamak için yerinden kımıldamadı. “Ben de durumu başka türlü açıklayamıyorum Hanımefendi,” diye karşılık verdi Müdür Bey, “umarım ciddi bir şey değildir. Yine de belirtmem gerekir ki işadamları olan bizler – diyelim ne yazık ki veya ne mutlu ki, bu, anlayışa göre değişir – hafif bir rahatsızlığı çoğu kez işlerimiz nedeniyle görmezlikten gelmek zorunda kalırız.” “Müdür Bey girebilir mi artık odana?” diye sordu Gregor’un sabırsız babası ve yine kapıyı vurdu. “Hayır,” dedi Gregor. Soldaki odayı gergin bir sessizlik kapladı, sağdaki odada ise kızkardeşi hıçkırmaya başlamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kızkardeşi neden ötekilerin yanına gitmiyordu? Herhalde yataktan ancak şimdi çıkmış olmalıydı ve giyinmeye başlamamıştı bile. Neden ağlıyordu peki? Gregor kalkmadığı ve Müdür Bey’i odasına sokmadığı için mi? İşini yitirme tehlikesiyle karşılaştığı ve böyle bir durum olduğu takdirde patron annesiyle babasından eski alacaklarını yine isteyeceği için mi? Ama bütün bunlar şimdilik gereksiz üzüntülerdi. Gregor henüz buradaydı ve ailesini terk etmeyi aklının ucundan bile geçirmiyordu. Gerçi şu anda halının üstünde yatmaktaydı ve durumu bilen kimse, ondan Müdür Bey’e kapıyı açmamasını ciddi olarak isteyemezdi. Ama sonradan hiç kuşkusuz uygun bir özür bulunacak olan bu küçük kabalıktan ötürü Gregor’un hemen işten atılacağı düşünülemezdi. Ve Gregor’a göre, kendisini ağlayıp sızlanmalarla, razı etme çabalarıyla rahatsız edecekleri yerde, şimdilik rahat bıraksalardı, çok daha akıllı davranmış olurlardı. Ama ötekilerin de acele etmelerine yol açan ve davranışlarını hoşgösteren neden, durumu bilmemeleriydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bay Samsa,” diye seslendi sonunda Müdür Bey yüksek sesle, “ne oluyor?” Kendinizi odanıza kapatıyorsunuz, sorulanlara yalnız evet ve hayır diye yanıt veriyorsunuz, annenizle babanızı büyük ve gereksiz sıkıntılara sokuyorsunuz, üstelik de – bunu da belirtmiş olmak için söylüyorum – işinizi akıl almaz bir biçimde savsaklıyorsunuz. Burada büyüklerinizle patronlarınız adına konuşuyorum ve sizden durumu olduğu gibi açıklamanızı, derhal açıklamanızı çok ciddi olarak istiyorum. Doğrusu şaşırdım, hem de çok şaşırdım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizi ağırbaşlı, akıllı bir insan olarak tanıdığımı sanıyordum, şimdi ise ansızın tuhaf davranışlar sergilemeye başladınız. Gerçi patron bu sabah, gelmeyişinizin olası nedeni sayılabilecek bir açıklamada bulundu – söyledikleri, kısa süre önce size emanet edilmiş olan ödeme makbuzlarıyla ilgiliydi -, ama ben böyle bir açıklama biçiminin doğru olamayacağı konusunda neredeyse şeref sözü verdim. Şimdi ise akıl almaz inatçılığınızı görünce, sizi savunmak için en küçük bir istek bile duymuyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstelik yeriniz de pek sağlam sayılmaz. Niyetim aslında bunları size yalnız kaldığımız zaman söylemekti, ama burada gereksiz yere zaman harcamama yol açtığınız için, bütün bunları büyüklerinizin de öğrenmemesi için bir neden göremiyorum. Evet, son zamanlardaki çalışmalarınız son derece yetersizdi; gerçi bu mevsimde işlerin çok parlak gitmesi beklenemez, bunu biz de biliyoruz; ama hiç iş yapılmayacak bir mevsim yoktur, Bay Samsa, asla da olmamalıdır.” “Fakat Müdür Bey,” diye bağırdı Gregor kendinden geçmişcesine ve heyecandan her şeyi unuttu, “kapıyı hemen açıyorum, hemen. Hafif bir rahatsızlık yüzünden, bir baş dönmesi yüzünden kalkamadım. Henüz yatakta yatıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama kendime geldim artık. Kalkmak üzereyim. Bir saniye sabretmenizi rica ederim! Sandığım kadar da iyileşmemiştim. Ama yine de iyi sayılırım. Öyle ani oluyor ki böyle şeyler! Daha dün akşam çok iyiydim, annemle babama sorun isterseniz, ya da şöyle diyelim, daha dün akşamdan bir sıkıntı vardı içimde, küçük bir önsezi gibi. Evdekiler dikkat etselerdi, yüzümden anlayabilirlerdi. Keşke haber verseydim işyerime! Gelgelelim insan hep hastalığını ayakta geçirebileceğine inanıyor. Müdür Bey! Üzmeyin annemle babamı! Şimdi yaptığınız suçlamaların temeli yok; ayrıca bu konuda bana şimdiye değin tek kelime bile söyleyen çıkmadı. Belki gönderdiğim son siparişleri okumadınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hem saat sekiz treniyle yola çıkacağım, birkaç saat dinlenmek bana gücümü yeniden kazandırdı. Burada zaman yitirmenize gerek yok, Müdür Bey; bende kısa süre sonra işte olacağım, lütfen bunu patrona bildirip kendisine saygılarımı iletin!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gregor, ne dediğinin bile farkında olmaksızın, bütün bunları bir çırpıda söylerken, bir yandan da, herhalde yatakta edinmiş olduğu becerinin yardımıyla, hafiften komodine yaklaşmıştı ve şimdi ona tutunarak doğrulmaya çalışıyordu. Niyeti gerçekten kapıyı açmak, kendini gerçekten gösterip Müdür Bey’le konuşmaktı; şimdi kendisini o denli isteyenlerin, durumunu gördüklerinde ne diyeceklerini çok merak ediyordu. Korktukları taktirde Gregor’da sorumluluktan kurtulacaktı ve o zaman artık sakinleşebilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama her şeyi soğukkanlılıkla karşıladıkları takdirde de Gregor’un heyecanlanmasına gerek yoktu ve acele ederse, gerçekten saat sekizde garda olabilirdi. Başlangıçta komodinin dümdüz yüzeyinden birkaç kez kaydı, ama son bir hamlenin ardından doğrulup dik durmayı başardı; gövdesinin alt bölümündeki yakıcı acılara artık aldırmıyordu. Kendini yakınındaki bir sandalyenin arkalığına doğru bıraktı ve minik bacaklarıyla arkalığın kenarlarına sımsıkı tutundu. Böyle yapınca artık kendi kendisine de egemen olmuştu; Müdür Bey’in sesi geldiği için, hiç kıpırdanmadan dinlemeye koyuldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Tek sözcük anladınız mı söylediklerinden?” diye soruyordu Müdür Bey annesiyle babasına, “yoksa bizimle alay mı ediyor?” “Tanrı aşkına,” diye bağırdı artık ağlamaya başlamış olan annesi, “belki de ağır hasta ve biz burada durmuş, ona acı çektirmekteyiz. Grete ! Grete!” diye seslendi sonra. “Ne var anne?” diye yanıt verdi kızkardeşi öteki odadan. Aralarında Gregor’un odası vardı. “Hemen doktora koşmalısın. Gregor hasta. Çabuk çağır doktoru. Gregor’u şimdi konuşurken duydun mu?” “Duyduğumuz, bir hayvan sesiydi,” dedi Müdür Bey, sesi annenin çığlıklarıyla karşılaştırıldığında, dikkati çekecek denli alçaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Baba, holden mutfağa doğru: “Anna! Anna!” diye seslendi ve ellerini çırptı, “çabuk bir çilingir çağırın!” Ve iki kız, hışırdayan etekleriyle holden koşarak geçip –kızkardeşi nasıl da çabuk giyinebilmişti böyle ?- evin kapısını açtılar. Kapının kapandığı duyulmadı; herhalde büyük bir felaketle karşılaşan evlerde adet olduğu üzere, kapıyı açık bırakmış olacaklardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gregor ise şimdi çok daha dingindi. Demek söylediklerini anlamıyorlardı artık; oysa kendisine, belki de kulağı alıştığı için, şimdi sabah olduğundan daha, hem de çok daha net gelmekteydi. Ama Gregor’un pek iyi olmadığına inanıyorlardı ve ona yardım etmeye hazırdılar; bu da epey bir iş demekti. İlk önlemlerden yansıyan kararlılık ve güven, içini rahatlatmıştı. Kendini yeniden insanların arasına alınmış duyumsamaktaydı ve her ikisinden, doktordan ve çilingirden, aslında aralarında tam bir ayrım gözetmeksizin, büyük ve şaşırtıcı başarılar beklemekteydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaklaşmakta olan önemli konuşmalar sırasında sesinin elden geldiğince anlaşılır olmasını sağlamak için biraz öksürdü, ancak bunu da olabildiğince az ses çıkarmaya çalışarak yaptı, çünkü büyük bir olasılıkla bu gürültü de bir insan öksürüğünden başka her şeye benzeyecekti ve Gregor bu konuda kendisi bir yargıya varmaya artık cesaret edemiyordu. Bu arada yandaki oda tam bir sessizliğe gömülmüştü. Belki annesiyle babası Müdür Bey’le birlikte masanın başına oturmuş, gizliden fısıldaşmaktaydılar, veya hepsi birden kulaklarını kapıya dayamış, dinliyor olabilirlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gregor, koltukla birlikte ağır ağır kapıya doğru sürüklendi, oraya varınca koltuğu bıraktı, kendini kapıya doğru attı, tutunarak dik durdu – minik ayaklarının tabanlarında biraz yapışkan madde vardı; bulunduğu yerde, harcadığı onca çabanın ardından biraz dinlendi. Ama sonra hemen kilitteki anahtarı ağzıyla çevirmeye koyuldu. Ancak görünüşe bakılırsa ağzı, ne yazık ki normal dişlerden yoksundu -, dişleri olmayınca da anahtarı neyle tutacaktı? – buna karşılık çeneleri, doğal olarak çok güçlüydü; onların yardımıyla anahtarı gerçekten de harekete geçirdi ve bu arada, her ne kadar aldırmadıysa da, kendine zarar verdiği kesindi, çünkü ağzından gelen kahverengi bir sıvı, anahtarın üstünden akıp yere damlamaya başlamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Dinleyin,” dedi yandaki odada bulunan Müdür Bey, “anahtarı çeviriyor.” Bunu duymak, Gregor’u çok yüreklendirdi; ama aslında ona herkesin seslenmesi gerekirdi, annesiyle babası da: ‘Haydi, Gregor!’ diye bağırmalıydılar, ‘sakın bırakma, hep kilide doğru bastır!’ Ve Gregor, çabalarını herkesin büyük bir coşkuyla izlediğini düşünerek, kendinden geçmişçesine var gücüyle anahtarı ısırmaktaydı. Anahtarın dönüşü ilerledikçe, o da kilidin çevresinde dans eder gibi hareketler yapıyordu; şimdi artık kendini yalnızca ağzıyla dik tutuyordu ve duruma göre ya anahtara asılıyor, ya da gövdesinin tüm ağırlığıyla üstüne abanıyordu. Sonunda açılabilen kilidin çıkardığı ses, Gregor’u tam anlamıyla kendine getirdi. Derin bir soluk alarak; ‘Çilingirsiz yaptım bu işi,’ diye söylendi ve kapıyı tamamen açmak için başını tokmağa dayadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gregor’un duruş biçiminden ötürü, kapı iyice açıldıktan sonra bile dışarıdakiler onu hemen göremediler. Şimdi Gregor’un kapının kanatlarından birinin çevresini yavaştan dolanması gerekiyordu ve daha odaya adım atmazdan önce sırtüstü yuvarlanmak istemiyorsa eğer, bu işi çok dikkatle yapmak zorundaydı. Henüz bu güç hareketle uğraştığı, dolayısıyla da başka şey düşünmeye meydan bulamadığı bir sırada, Müdür Bey’in yüksek sesle “Oh!” dediğini duydu – hızlı esen rüzgarın sesi gibi gelmişti bu kulağına -, sonra kendisi de gördü; içerdekiler arasında kapıya en yakın duran Müdür Bey, elini açık olan ağzına bastırmış, sanki hep aynı kalan bir güç tarafından sürüklenircesine ağır ağır geri çekilmekteydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Annesi – Müdür Bey’in gelmiş olmasına karşın, saçları hala yataktan kalktığı andaki gibi dağınık ve kabarıktı – ellerini kavuşturup önce kocasına baktı, sonra Gregor’a doğru iki adım atıp, çevresine yayılan eteklerinin ortasına çöktü, bu arada yüzü hiç gözükmeyecek biçimde göğsüne gömülmüştü. Babası, sanki Gregor’u yine odasına kovmak istiyormuş gibi düşmanca bir ifadeyle yumruklarını sıktı, sonra ne yapacağına karar verememişçesine oturma odasında çevresine bakındı, en sonunda da ellerini yüzüne kapatıp, güçlü göğsünü sarsan hıçkırıklarla ağlamaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gregor odaya hiç girmeyerek, kapının kapalı duran kanadına içerden yaslandı, böylece yalnız gövdesinin yarısı ve ötekilere bakmak için yana eğmiş olduğu kafası gözükmekteydi. Bu arada ortalık daha aydınlanmıştı; caddenin öteki yanında bulunan, sonsuza doğru uzanıp gidiyormuş izlenimini uyandıran kurşun rengi yapıdan – bu, bir hastaneydi – bir kesit, yapının yüzeyini sert bir biçimde kesen düzenli pencereleriyle açık seçik görünmekteydi; yağmur daha kesilmemişti, ama bu iri, tek tek seçilebilen ve toprağa da sözcüğün tam anlamıyla teker teker düşen damlalardan oluşma bir yağmurdu. Kahvaltı için kullanılan tabakların sayısı masada epey kabarıktı, çünkü Gregor’un babası için kahvaltı, günün en önemli sofrasıydı; adam çeşitli gazeteleri okuyarak bu sofrayı saatlerce uzatırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam karşıdaki duvarda Gregor’un bir askerlik resmi asılıydı; resimde Gregor eli kılıcında, dudaklarında kaygısız bir gülümsemeyle, kendisine ve üniformasına saygı gösterilmesini bekleyen bir teğmendi. Hole açılan kapı açıktı, oradan evin açık duran kapısıyla, bu kapının sahanlığı ve aşağı inen merdivenin başı gözüküyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Şimdi,” diye konuşmaya başladı Gregor, orada soğukkanlılığını koruyabilmiş tek insan olduğunun bilincindeydi, “hemen giyineceğim, kumaş örneklerini toplayıp yola çıkacağım. İstiyor musunuz, izin verecek misiniz gitmeme? Gördüğünüz gibi, Müdür Bey, ben inatçı falan değilim ve çalışmayı da seviyorum; yolculuk gerçi yorucu bir şey, ama yolculuklar olmasaydı yaşayamazdım. Nereye gidiyorsunuz Müdür Bey? Mağazaya mı? Efendim? Her şeyi olduğu gibi anlatacak mısınız? İnsan belli bir anda çalışamayacak durumda olabilir, ama o insanın geçmişteki hizmetlerini anımsamak ve engel ortadan kalktıktan sonra hiç kuşkusuz daha büyük ve yoğun bir çaba göstereceğini düşünmek için en uygun olan zaman da işte o andır. Sayın patrona çok şey borçluyum, bunu siz de iyi bilmektesiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan annemle babamdan ve kızkardeşimden de ben sorumluyum. Güç bir durumdayım, ama yine düzlüğe çıkacağım. Siz de lütfen durumumu olduğundan da güçleştirmeyin. Firmada benden yana olun! Gezginci takımı sevilmez, biliyorum bunu. Bol para kazandıkları ve güzel bir yaşam sürdükleri sanılır. Bu önyargı üzerinde biraz daha düşünmeye ise gerek duyulmaz. Ama siz, sayın Müdür Bey, siz koşulları öteki personelden daha iyi bilmektesiniz, hatta aramızda kalsın ama, sayın patrondan bile daha iyi bilmektesiniz; o bir işadamı olarak, çalışanlara ilişkin yargısında kolaylıkla yanılgıya sürüklenebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca yine çok iyi bilirsiniz ki, gezginci bir pazarlamacının, hemen bütün bir yıl boyunca işyerinden uzakta olması nedeniyle, dedikodulara, rastlantılara ve temelsiz suçlamalara kurban gitmesi çok kolaydır; bunlara karşı kendini savunabilmesi de tümüyle olanaksızdır, çünkü çoğu kez bunların hiç birinden haberi olmaz ve ancak yolculuğunu tamamlayıp yorgun argın evine döndüğünde, bütün bunların kötü ve nedenlerine inilebilmesi artık olanaksız sonuçlarından doğrudan etkilenir. Sayın Müdür Bey, bana en azından biraz hak verdiğinizi gösteren bir söz söylemeden gitmeyin!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama Müdür Bey, daha Gregor konuşmaya başlar başlamaz ona arkasını dönmüştü ve şimdi Gregor’a yalnız titreyen omuzlarının üstünden bakmaktaydı, dudakları aralanmıştı. Gregor konuşurken bir an bile yerinde durmamış, bakışlarını ondan ayırmaksızın, sanki odadan çıkmasına ilişkin gizli bir yasak varmış gibi, çok ağır adımlarla kapıya doğru çekilmişti. Şimdi hole varmıştı bile ve ayağını oturma odasından çekerken yaptığı ani hareketi gören, tabanını yakmış olduğunu sanırdı. Hole vardığında sağ elini merdivene uzatmıştı; sanki orada kendisini insanüstü güçlerden kaynaklanacak bir kurtuluş beklemekteydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gregor, Müdür Bey’in bu halde gitmesine izin verdiği takdirde, firmadaki işini çok büyük bir tehlikeye sokacağını anladı. Annesiyle babası bütün bunları pek iyi anlayamıyorlardı, aradan geçen uzun yıllar boyunca Gregor’un bu işinde yaşamı boyunca güvence altında olduğu inancına varmışlardı ve şimdi de kendilerini anlık sorunlara o denli vermişlerdi ki, ilersini görebilmekten tümüyle uzaktılar. Ama Gregor ilersini görebiliyordu. Müdür Bey’in alıkonması, yatıştırılması, inandırılması ve son olarak da kazanılması gerekiyordu; Gregor’un ve ailesinin geleceği buna bağlıydı! Keşke kızkardeşi odada olsaydı! Akıllı bir kızdı o; daha Gregor sakin sakin sırtüstü yatarken ağlamaya başlamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve kadınlarla arası pek iyi olan Müdür Bey, hiç kuşkusuz kızkardeşinin dümen suyunda giderdi; kızkardeşi evin kapısını kapatır ve holde Müdür Bey’in kokusunu yatıştırırdı. Gelgelelim kızkardeşi burada değildi ve Gregor’un harekete geçmesi gerekiyoru. Ve Gregor,o anda ne ölçüde hareket edebileceğini henüz hiç bilmediğini düşünmeksizin, biraz önce yaptığı konuşmanın herhalde, dahası çok büyük bir olasılıkla yine anlaşılmadığını da düşünmeksizin, açık duran kapıdan kendini itti; niyeti, sahanlıktaki parmaklıklara gülünç bir görünüm oluşturacak biçimde, iki eliyle birden sımsıkı tutunmuş olan Müdür Bey’in yanına gitmekti; ama ne var ki hemen o anda bir destek arayarak ve küçük bir çığlıkla ayaklarının üstüne düştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşer düşmez de o sabah ilk kez olmak üzere bedeninde bir rahatlama duydu; minik bacakları, basacak sağlam bir zemine kavuşmuştu; Gregor, bacaklarını artık denetleyebildiğini sevinçle ayrımsadı; dahası onu istediği yere taşımak için can atmaktaydılar; ve Gregor artık bütün acıların kesinlikle ve hemen son bulacağına bile inanmaya başlamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama tam o anda, Gregor hareketlerini dizginlemeye çabaladığı için yalpa vurarak annesinin tam karşısında, yakınında yerde yatarken, tümüyle kendi düşüncelerine dalmış gibi gözüken annesi ansızın havaya sıçradı, kollarını iki yana açıp parmaklarını gererek haykırdı: “İmdat, Tanrı aşkına, imdat!”; başını sanki Gregor’u daha iyi görmek istiyormuş gibi eğmişti, ama bu durumuyla anlamsız bir çelişki oluşturarak hızla gerisin geriye gitti; arkasında kurulu sofranın durduğunu unutmuştu; masanın yanına vardığında, sanki dalgınlıktan olmuş gibi üstüne oturuverdi; yanında devrilen kahveliğin içindeki kahvenin olduğu gibi halıya döküldüğünü fark etmemiş gibiydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gregor alçak sesle: “Anne, anne,” diyerek bakışlarını annesine kaldırdı. Müdür Bey’i bir an için unutmuştu; buna karşılık yere akan kahvenin görünüşü karşısında, boşlukta bir şeyler yakalamak istiyormuşçasına çenelerini birkaç kez açıp kapamaktan kendini alamadı. Bunun üzerine annesi yine bağırdı, masanın yanından kaçtı ve kendisine doğru koşan babanın kolları arasına düştü. Ama Gregor’un şimdi annesiyle babasına ayıracak zamanı yoktu; Müdür Bey, merdivene varmıştı bile; çenesini korkuluğa dayayarak son bir kez arkasına baktı. Gregor ona yetişmeyi iyice sağlama alabilmek için bir hamle yapmaya hazırlandı; Müdür Bey bir şeyler sezmiş olmalıydı, çünkü bir sıçrayışta birkaç basamağı birden aştı ve gözden kayboldu. Bu arada hala “Hu!” diye bağırıyor ve sesi bütün merdiven boşluğunda yankılanıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne yazık ki Müdür Bey’in bu kaçışı, o zaman değin bir ölçüde kendini tutabilmiş olan babaya da artık ne yapacağını şaşırtmıştı, çünkü adam Müdür Bey’in arkasından koşacak veya en azından Gregor’un onu izlemesini engelleyecek yerde, sağ eliyle Müdür Bey’in şapkası ve pardösüsüyle birlikte sandalyelerden birinin üstünde unutmuş olduğu bastonunu kaptı, sol eliyle de masadan büyük bir gazete aldı ve ayaklarını yere vurarak, bastonu ve gazeteyi de sallayarak Gregor’u yine odasına kovmaya başladı. Gregor’un yalvarmaları para etmedi, zaten bu yalvarmalar anlaşılmadı bile; boynunu ne denli acındırıcı bir biçimde bükerse büksün, bu babasının ayaklarını yere daha şiddetle vurmasından başkaca bir sonuç doğurmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ötede annesi, serin havaya karşın pencerelerden birini ardına değin açmıştı ve iyice dışarı sarkıp, yüzünü ellerine gömmüştü. Sokakla merdiven sahanlığı arasında güçlü bir hava akımı oluşmuştu, perdeler havalanıyor, masanın üstündeki gazeteler hışırdıyor, tek tek sayfalar yerde uçuşuyordu. Baba, kovalamasını acımasızca sürdürmekte ve bir vahşi gibi tiz sesler çıkartmaktaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan Gregor’da henüz geri geri gitmenin acemisiydi ve gerçekten çok ağır yürüyebiliyordu. Dönmesine yetecek kadar zaman verilseydi eğer, hemen odasına gidebilirdi, ama zaman alıcı dönme eylemiyle babasının sabrını taşırmaktan korkuyordu, babasının elindeki sopadan sırtına veya başına öldürücü bir darbenin inmesi tehlikesiyle de her an karşı karşıyaydı. Ne var ki sonunda yapabilecek başka bir şeyi kalmadı, çünkü geri geri çekilirken doğru yöne bile gidemediğini dehşetle fark etmişti; bu nedenle babasına sürekli ve korku içersinde yan yan bakarak olabildiğince çabuk, gerçekte ise son derece ağır bir tempoyla dönmeye koyuldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babası belki de iyi niyetini anlamıştı, çünkü bu dönüş hareketi sırasında Gregor’u rahatsız etmediği gibi, zaman zaman uzaktan bastonunun ucuyla hareketin yönünü bile saptadı. Bir de çıkarttığı şu tiz ses olmasaydı! Bu ses yüzünden Gregor hiçbir şey düşünemez olmuştu. Dönmeyi neredeyse tümüyle başarmışken, hep o tiz sese kulak vermesi yüzünden yolunu bile şaşırdı ve yeniden biraz geriye döndü. Sonunda kafası sağ salim açık duran kapının önüne vardığında, gövdesinin kapıdan öyle kolaylıkla geçemeyecek kadar geniş olduğu anlaşıldı. Gregor’a yeterli geçecek yer sağlamak için örneğin kapının öteki kanadını da açmak, o andaki ruhsal durumu nedeniyle doğal olarak babasının aklının ucundan bile geçmedi. Onun kafasındaki tek saplantı, Gregor’un olabildiğince çabuk odasına dönmesiydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gregor’un doğrulmak ve belki de böylece kapıdan geçmeyi başarmak için gereksindiği ayrıntılı hazırlıkları yapmasına babası asla izin vermeyecekti. İzin vermek şöyle dursun, sanki geçmesine hiçbir engel yokmuş gibi, büyük gürültüler çıkararak Gregor’u ilerlemeye zorlamaktaydı; artık Gregor’un arkasında, gelen seslere bakılırsa, sanki bir değil, ama bir sürü baba vardı; şimdi işin şaka götürür yanı kalmamıştı ve Gregor – ne olacağını düşünmeksizin – kendini kapıdan geçmeye zorladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gövdesinin bir yanı havaya kalktı; Gregor kapının ağzında çarpık konumdaydı, bir yanı olduğu gibi sıyrılmıştı, beyaz kapının üstünde çirkin lekeler kalmıştı, bir an sonra Gregor kapıya sıkışmıştı ve artık salt kendi gücüyle yerinden kıpırdayabilmesi olanaksızdı; gövdesinin bir yanındaki minik bacaklar havada titrerken, öte yanındakiler acı verecek kerte yere yapışmıştı ; tam bu sırada babası arkasından gerçekten kurtarıcı bir darbe indirdi ve Gregor şiddetli bir kanamayla birlikte odanın ortasına uçtu. Kapının bastonla itilip kapanmasından çıkan ses de duyuldu, ondan sonra ortalık nihayet sessizliğe gömüldü.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8445428495463755091-8590402722869490472?l=edebiyat-arsivi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/feeds/8590402722869490472/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8445428495463755091&amp;postID=8590402722869490472' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/8590402722869490472'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/8590402722869490472'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/2007/12/dnm.html' title='Dönüşüm'/><author><name>hiaxysheytan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8445428495463755091.post-8132873968111880005</id><published>2007-12-02T03:59:00.000-08:00</published><updated>2007-12-02T04:00:05.465-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Franz Kafka'/><title type='text'>Prometheus</title><content type='html'>Prometheus'tan söz eden dört söylence bulunuyor elimizde: Birincisine göre, Prometheus, tanrılara ihanet ederek sırlarını insanlara ilettiği için Kafkas dağlarındaki kayalıklara kıskıvrak zincirlenmiştir ve tanrıların yolladığı kartallar tarafından karaciğeri yenmektedir; ama Prometheus'un ciğeri yendikçe büyümekte, büyüdükçe yine kartallara yem olmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci söylenceye göre, Prometheus, kartalların acımasız gagalamasının acısıyla, zincirlendiği kayaların giderek daha içerisine gömülmüş, sonunda kendisi de bir kaya parçasına dönüşmüştür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üçüncü söylenceye göre, Prometheus'un tanrılara ihaneti aradan geçen binyıllar içinde unutulmuş, kartallar unutmuş, Prometheus'un kendisi unutmuştur.&lt;br /&gt;Söylencenin dördüncüsüne göre, anlamını yitirip havada kalan olaydan bezilmiş, tanrılar bezmiş, kartallar bezmiş, yara bezgin, kapanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kala kala geriye açıklanamayan kayalar kalmıştır.- Söylence, açıklanamayanı açıklamaya uğraşıyor. Bir gerçeklik temelinden çıkıp geldiği için, yine ister istemez açıklanamaz'da sonlanacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaynak: Akbaba - Babil Kitapligi / J.L. Borges  &lt;br /&gt;www.anarsist.org&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8445428495463755091-8132873968111880005?l=edebiyat-arsivi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/feeds/8132873968111880005/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8445428495463755091&amp;postID=8132873968111880005' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/8132873968111880005'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/8132873968111880005'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/2007/12/prometheus.html' title='Prometheus'/><author><name>hiaxysheytan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8445428495463755091.post-2116230821907602036</id><published>2007-12-02T03:58:00.000-08:00</published><updated>2007-12-02T03:59:28.262-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Franz Kafka'/><title type='text'>Avcı Gracchus</title><content type='html'>İki oğlan çocuğu rıhtım duvarının üstüne oturmuş zar atıyorlardı. Adamın biri, bir heykelin basamakları üstünde, kılıç sallayan kahramanın gölgesinde gazete okuyordu. Kızın biri çeşme başında bakracına su dolduruyordu. Bir meyve satıcısı malının yanı başına uzanmış gölü seyrediyordu. Bir meyhanenin iç tarafında iki adamın şarap içtiği, açık kapı ve pencere deliklerinden bakınca görülüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meyhaneci ön tarafta bir masada oturmuş kestiriyordu. Bir kayık, suyun üstünde taşıyorlarmış gibi yavaşça, küçük limana giriyordu. Mavi giysili bir adam karaya çıktı ve halatları halkalara geçirdi. Gümüş düğmeli siyah elbise giymiş öteki iki adam da, kayıkçının arkasında bir sedye taşıyordu; sedyede, iri çiçek örnekleriyle süslü, kenarları püsküllü ipek bir örtünün altında bir insanın yattığı anlaşılıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rıhtımda hiç kimse bu yeni gelen kişilerle ilgilenmedi; henüz halatlarla uğraşan sandal kaptanını beklemek için sedyeyi yere koyduklarında bile hiç kimse onlara yaklaşmadı, bir soru yöneltmedi, dikkatle bakmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaptan, kucağında bir çocukla ve saçları dağınık halde sandalda beliren bir kadın yüzünden biraz daha oyalandı. Sonra bu yana geldi, sol tarafta suyun yakınında, yukarı dosdoğru yükselen sarımsı, iki katlı bir binayı gösterdi, taşıyıcılar sedyeyi kaldırdılar ve alçak, ama ince sütunlardan oluşan bir kapıdan içeri götürdüler. Küçük bir oğlan pencerenin birini açtı, taşıyıcıların evde gözden kaybolduğunu görünce çabucak pencereyi gene kapattı. Ardından kapı da kapandı; kapı siyah meşe ağacından özenle yapılmıştı. O ana kadar çan kulesinin etrafında uçuşan bir güvercin sürüsü evin önüne kondu. Güvercinler yemleri bu evde saklanıyormuş gibi, kapının önüne toplandılar. Bir tanesi birinci kata kadar uçtu ve pencerenin camını gagaladı. Bunlar açık renkli, bakımlı, canlı hayvanlardı. Sandaldaki kadın engin bir hareketle güvercinlere yem attı, onlar da yem tanelerini topladılar ve sonra kadına doğru uçtular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Silindir şapkasında siyah matem bandı bulunan bir adam, limana giden dar ve dik sokaklardan birinden indi. Dikkatle etrafına bakındı, buradaki her şey canını sıktı, bir köşede bulunan çöplerin görünümü karşısında yüzünü buruşturdu. Heykelin basamakları üstünde meyve kabukları vardı, geçerken bastonu ile bunları aşağı doğru itti. Odanın kapısını vurdu, aynı zamanda da silindir şapkayı siyah eldivenli sağ eline aldı. Kapı hemen açıldı, sayıları elliyi bulan küçük oğlan uzun koridorda bir halka oluşturdular ve eğilerek selamladılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sandalın kaptanı evin merdiveninden aşağı indi, adamı selamladı, yukarı çıkardı, birinci katta onunla birlikte ince yapılı, süslü localarla çevrili avluyu dolaştı ve ikisi de, oğlanlar saygı işareti anlamına gelen bir uzaklık bırakarak arkalarından gelirken, evin arka tarafındaki serin ve büyük bir odaya girdiler; bunun karşısında başka ev yoktu, yalnız çıplak, gri siyah bir kaya duvarı göze çarpıyordu. Sedyeciler, sedyenin baş tarafına birkaç uzun mumu dikmek ve yakmak işiyle uğraşıyorlardı, ama bunun sonucu aydınlık meydana gelmedi, yalnızca biçimsel olarak önceden var olan gölgeler kıpırdadı ve duvarlarda oynaştı. Sedyenin üstünden örtüyü kaldırdılar, içinde saçı sakalı yabansı biçimde birbirine karışmış, teni güneşte yanmış, galiba avcıya benzeyen bir adam yatıyordu. Hareketsiz yatıyordu, görüldüğü kadarı ile soluk almıyordu, gözleri kapalıydı, gene de onun bir ölü olabileceğini yalnızca çevresi sezdiriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam sedyeye yaklaştı, elini orada yatanın alnına koydu, sonra diz çöküp dua etti. Kayıkçı odayı terk etmeleri için taşıyıcılara işaret verdi, çıktılar, dışarda toplanmış olan çocukları dağıttılar ve kapıyı kapadılar. Ancak bu kadar sessizlik adama hâlâ daha yeterli görünmüyordu, kayıkçıya baktı, kayıkçı anladı ve yan kapıdan bitişik odaya geçti. Sedyedeki adam derhal gözlerini açtı, yüzünü adama çevirdi ve sordu: "Sen kimsin?" - Adam şaşkınlık belirtisi göstermeden yukarı doğruldu ve yanıtladı: "Riva Belediye Başkanı."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sedyedeki adam başını salladı, bitkin bir halde kolunu uzatarak, bir koltuğu gösterdi ve Belediye isteğini yerine getirdikten sonra konuştu: "Biliyordum, sayın Başkan, ama ilk anda hepsini unuttum, çevrede her şey benimle ilgili ve hepsini biliyorsam da, sorsam daha iyi olacak. Belki siz de biliyorsunuz, ben avcı Gracchus'um."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Kuşkusuz", dedi Belediye Başkanı. "Bu gece sizi bana haber verdiler. Çoktan uyumuştuk. Gece yarısına doğru karım seslendi: "Salvatora", -bu benim adım- "penceredeki güvercine bak!" Gerçekten de bir güvercindi, ama horoz kadar büyüktü. Kulağıma doğru uçtu ve şunu dedi: 'Ölü avcı Gracchus yarın geliyor, kent adına onu karşıla.'"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avcı başını salladı ve dilinin ucunu dudaklarının arasına koydu: "Evet, güvercinler benim önümden gidiyor. Peki, sayın Başkan, Riva'da kalacağıma inanıyor musunuz?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bunu henüz söyleyemem", diye yanıtladı Belediye Başkanı. "Siz ölü değil misiniz?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ölüyüm", dedi avcı, "görüyorsunuz. Yıllar önce, aradan çok yıllar geçmiş olması gerekir, Kara Ormanda -bu yer Almanya'da-bir Alp keçisini kovalarken kayalardan aşağı düştüm. Ondan bu yana ölüyüm."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ama aynı zamanda da yaşıyorsunuz", dedi Belediye Başkanı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bir bakıma öyle", dedi avcı, "bir bakıma da yaşıyorum. Beni taşıyan sandal yolunu şaşırdı, dümencinin yanlış dönüşü, kaptanın bir anlık dikkatsizliği, yurdumun güzelliği yüzünden dikkatin dağılması; hangisidir bilmiyorum, yalnız şunu biliyorum ki, yeryüzünde kaldım ve ondan bu yana kayığım dünyanın sularında dolaşıyor. Ben de, yalnız dağlarda yaşamak isteyen bir kişi, ölümümden sonra dünyanın bütün ülkelerini geziyorum."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Öte tarafta sizden hiçbir parça da yok mu?" diye sordu Belediye Başkanı, alnını buruşturmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ben", diye yanıtladı avcı, "sürekli olarak, yukarı doğru çıkan merdivenin üstündeyim. Açıkta duran bu sonsuz uzunluktaki merdivende bir aşağı, bir yukarı, bir sağa, bir sola dolaşıp duruyorum, sürekli hareket halindeyim. Bu avcı bir kelebek oldu. Gülmeyin."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Gülmüyorum", diye itiraz etti Başkan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Çok anlayışlısınız", dedi avcı. "Hep hareket halindeyim. Ama çok neşelenirsem ve yukardaki kapı karşımda parıldarsa, dünyadaki suların bir yerinde tek başına duran eski kayığımda uyanıyorum. Vaktiyle ölüşümün temel yanlışlığı, kamaramda beni çepçevre sarıyor. Kaptanın karısı Julia, kapıya vuruyor, kıyılardan geçmekte olduğumuz ülkenin sabah içkisini sedyeme getiriyor. Ağaç bir kerevet üstünde yatıyorum, üstümde -beni seyretmek hiç de hoş bir şey değil- kirli bir ölü gömleği var, saç ve sakal, gri ve siyah, ayrışmayacak gibi birbirine karışıyor, bacaklarım çiçeklerle süslü, uzun püsküllü kocaman bir ipek kadın şah ile örtülü. Baş tarafımda bir kilise mumu dikili, bana ışık veriyor. Karşımdaki duvarda küçük bir resim var, herhalde ilkel bir Afrikalı, kargısıyla bana nişan alıyor ve çok güzel boyanmış bir kalkanın ardında olabildiğince saklanıyor. Gemilerde bazı ahmakça resimlere rastlanır ya, bu onların en ahmakçası. Bunun dışında ağaç kafesimde bir şey yok. Yan duvarın bir deliğinden güney gecelerinin sıcak havası geliyor, eski sandala suyun vuruşunu duyuyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Canlı bir avcı olarak yaşadığım Kara Orman'da, Alp keçisini kovalarken kayadan düştüğüm günden beri burada yatıyorum. Her şey bir sıraya göre oluştu. Kovaladım, düştüm, uçurumda kan kaybettim, öldüm ve sandal beni öte tarafa götürecekti. Bu kerevete ilk kez nasıl neşeyle uzandığımı anımsıyorum. Dağlar hiçbir zaman benden, o zamanki bu yarı karanlık duvarların duyduğu şarkıyı duymadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Severek yaşadım ve severek öldüm, kayığa binmeden önce silâh, çanta, her zaman gururla taşıdığım av tüfeği gibi berbat şeyleri mutlulukla fırlatıp attım ve genç bir kızın gelinlik giyişi gibi ölü gömleğini sırtıma geçirdim. Buraya yattım ve bekledim. Felâket o zaman geldi."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Kötü bir yazgı", dedi Belediye Başkanı, elini havada kendinden uzağa doğru itti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Peki, sizin bunda hiç suçunuz yok mu?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Hayır", dedi avcı, "avcıydım, avcı olmak suç mu? Vaktiyle henüz kurtlarla dolu olan Kara Orman'da avcı olarak bulunuyordum. Pusuya yatıyor, ateş ediyor, vuruyor, deriyi yüzüyordum, bu suç mu? İşim beğeniliyordu. 'Kara Orman'ın büyük avcısı' diyorlardı bana. Bu suç mu?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bu konuda yargıda bulunmaya yetkili değilim", dedi Belediye Başkanı, "ama bence ortada bir suç konusu yok. Peki suçlu kim?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Kayıkçı", dedi avcı. "Şuraya ne yazdığımı hiç kimse okumayacak, bana yardım etmeye kimse gelmeyecek; bana yardım etmek bir görev olsaydı, bütün evlerin bütün kapıları, bütün pencereleri kapalı kalırdı, hiç kimse yatağından kıpırdamazdı, hiç kimse başını yorganın dışına çıkarmazdı, tüm dünya bir gece barınağı olurdu. Bunun da bir anlamı var, çünkü hiç kimsenin benden haberi yok ve eğer olsaydı bile, kaldığım yeri bilmeyecekti, kaldığım yeri bilseydi, beni orda alıkoymasını bilmeyecekti, bana nasıl yardım edeceğini bilmeyecekti. Bana yardım etme düşüncesi bir hastalıktır ve yalnız yatakta iyileşebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu bildiğim için, üzerinde çok durduğum -örneğin tam şimdiki gibi kendimi tutamadığım- anlarda bile yardım gelsin diye haykırmıyorum. Ama etrafıma bakınınca ve nerede olduğumu, yüzyıllardır -bunu rahatlıkla ileri sürebilirim- oturduğum yeri göz önüne alınca böyle düşünceleri kafamdan atmak yeterli oluyor."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Olağanüstü", dedi Belediye Başkanı "olağanüstü bir şey. -Peki Riva'da bizim yanımızda kalmayı düşünüyor musunuz?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Düşünmüyorum", dedi avcı gülümseyerek, alaycılığını hoş göstermek için elini Başkanın dizinin üstüne koydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ben buradayım, başka bildiğim yok, elimden başka bir şey gelmez. Sandalımın dümeni yok, ölümün en aşağı bölgelerinde esen rüzgâr onu taşıyor."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaynak: Almanca’dan Öyküler, Hazırlayan: Arif Gelen YKY, 1993&lt;br /&gt;www.anarsist.org&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8445428495463755091-2116230821907602036?l=edebiyat-arsivi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/feeds/2116230821907602036/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8445428495463755091&amp;postID=2116230821907602036' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/2116230821907602036'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/2116230821907602036'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/2007/12/avc-gracchus.html' title='Avcı Gracchus'/><author><name>hiaxysheytan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8445428495463755091.post-8485140343520027501</id><published>2007-12-02T03:56:00.000-08:00</published><updated>2007-12-02T03:58:43.593-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Franz Kafka'/><title type='text'>Aforizmalar</title><content type='html'>15 Şubat&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sorun şu: Yıllar önce bir gün, tabii oldukça üzgün bir halde, Laurenziberg yamaçlarında oturuyordum. Yaşamdan dilediklerimi gözden geçiriyordum. En önemli ya da bana en çekici geleni, bir yaşam görüşü kazanma dileğiydi (ve -bu tabii ki onun zorunlu bir kısmıydı- yazarak bu hayat görüşünün doğruluğuna başkalarını ikna etmekti); öyle ki yaşam yine kendi doğal, keskin iniş çıkışlarını koruyacak ama aynı zamanda aynı açıklıkta bir hiç, bir rüya, bir boşlukta dolanıp duruş olarak kabul edilecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güzel bir dilekti belki, ama eğer doğru dürüst dilemiş olsaydım ınu. Diyelim ki binbir çabayla elde edilmiş üstün bir ustalıkla bir masayı çatmak dileği gibi olsaydı, ama aynı zamanda hiçbir şey yapmamak, ama öte yandan insanların, "çekiç sallamak onun için bir hiçti" değil de "çekiç sallamak onun için gerçekten çekiç sallamaktı, ama aynı zamanda bir hiçti" diyecekleri bir şeydi, bu vasıtayla çekiç sallayış daha da gözüpek, daha da kararlı, daha da gerçek, ve ne bileyim, daha da çılgınca bir hale gelirdi. Ama bu şekilde bir dilekte bulunulamazdı, çünkü dileği dilek değildi, bir savunmaydı sadece, hiçliğe yer bulunması, bu hiçlik'e, ilk bilinçli adımlarını yeni yeni atmaya başladığı ama şimdiden kendisinin bir öğresi olduğunu hissettiği bu boşluğa bir canlılık verme isteğiydi. İşte o an gençliğin aldatıcı dünyasına bir tür elvadaydı; gerçi gençlik onu hiçbir zaman doğrudan doğruya aldatmamıştı, ama çevresindeki otoritelerin sözleriyle aldanmasına neden olmuştu. Ve böylece "dileğinin" zorunluğu ortaya çıkmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yalnız kendi kendisini kanıtlayabiliyor, tek kanıtı kendisi, tüm düşmanları anında alt ediyor onu, ama onu yalanlayarak değil (o yalanlanamaz!) kendilerini kanıtlayarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanların birlikteliği şuna dayanır: İnsan, kendi varlığının gücüyle aslında kendi içlerinde yadsınamaz olan başkalarını yadsıyormuş gibi görünür; bu da o insanlar için tatlı ve rahatlatıcı, ama gerçeklikten, ve dolayısıyla süreklilikten hep yoksun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir zamanlar anıtsal bir topluluğun bir parçasıydı. Yüksek bir merkezin çevresinde, inceden inceye düşünülmüş bir düzenle, askerliği, sanatları, bilimleri ve elsanatlarını temsil eden simgesel figürler dizilmişti. Bu çok sayıda figürlerden biri de oydu. Şimdi ise topluluk dağılalı uzun bir süre oldu, en azından o, topluluktan ayrıldı ve kendi yolunda ilerliyor. Artık uzunca bir süredir eski mesleği bile elinde yok, hatta bir zamanlar neyi temsil ettiğini bile unutmuştur. Galiba asıl işte bu unutuş bir çeşit hüzüne, güvensizliğe, huzursuzluğa, kaybolup giden zamanların, şimdiki zamanı bulandıran, bir çeşit özlenmesine yol açıyor. Ama yine de bu özleyiş, insanın yaşama gücünün önemli bir öğesidir, ya da belki de o gücün ta kendisidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Epigraf&lt;br /&gt;Kaynak: Aforizmalar, Altıkırkbeş Yay.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8445428495463755091-8485140343520027501?l=edebiyat-arsivi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/feeds/8485140343520027501/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8445428495463755091&amp;postID=8485140343520027501' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/8485140343520027501'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/8485140343520027501'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/2007/12/aforizmalar.html' title='Aforizmalar'/><author><name>hiaxysheytan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8445428495463755091.post-4564608662546641783</id><published>2007-12-02T03:55:00.002-08:00</published><updated>2007-12-02T03:56:18.754-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Franz Kafka'/><title type='text'>Akbaba</title><content type='html'>Bir akbaba vardı, ayaklarımı gagalıyordu. Çizme ve çoraplarımı didik didik etmiş, sıra ayaklarıma gelmişti. Durup dinlenmeden gagalıyordu; arada bir havalanıp çevremde tedirgin dolanıyor, sonra yine çalışmasını sürdürüyordu. Derken bir Bay geçti karşıdan, bir vakit durumu izledi, sonra niçin akbabaya ses çıkarmadığımı sordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ne yapabilirim ki!" dedim. "Geldi, haydi gagalamaya başladı; kuşkusuz ilkin kovmak istedim, hatta boğacak oldum kendisini; ancak böyle bir hayvanın gücüne diyecek yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Baktım hemen suratıma atlayacak, ben de ayaklarımı gözden çıkarmayı uygun buldum; artık didik didik edilmelerine de bir şey kalmadı." -&lt;br /&gt;"Vallahi bilmem ki neden bunca işkenceye katlanıyorsunuz!" dedi Bay.&lt;br /&gt;"Bir kurşun akbabanın işini görür hemen."&lt;br /&gt;- "Ya?" diye sordum ben. "Peki bunu siz yapar mısınız?"&lt;br /&gt;- "Hayhay!" dedi Bay.&lt;br /&gt;"Yalnız eve kadar gideyim de silahımı alıp geleyim. Bir yarım saat daha bekleyebilir misiniz?"&lt;br /&gt;- "Bilmem," diye yanıtladım ben ve bir süre acıdan kaskatı kesildim, ardından dedim ki:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ne olur, siz gene bir deneyin!"&lt;br /&gt;- "Peki, peki!" dedi Bay. "Bir koşu gider gelirim."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz konuşurken, akbaba gözlerini bir Bay'a, bir bana çevirmiş, sessiz sakin bizi dinlemişti. Şimdi görüyordum ki, bütün söylenenleri anlamıştı; ansızın havalandı,hız almak için alabildiğine geriye kaykılıp usta bir mızrak atıcısı gibi gagasını ağzımdan içeri daldırdı, derinlere gömdü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben sırtüstü yıkılırken, onun tüm çukurları dolduran, tüm kıyılardan taşan kanımın içinde kurtuluşsuz boğulup gittiğini görerek rahatladım.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;karakutu.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8445428495463755091-4564608662546641783?l=edebiyat-arsivi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/feeds/4564608662546641783/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8445428495463755091&amp;postID=4564608662546641783' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/4564608662546641783'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/4564608662546641783'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/2007/12/akbaba.html' title='Akbaba'/><author><name>hiaxysheytan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8445428495463755091.post-1755720320970906186</id><published>2007-12-02T03:55:00.001-08:00</published><updated>2007-12-02T03:55:33.456-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Franz Kafka'/><title type='text'>Köprü</title><content type='html'>Katı ve soğuktum, bir köprüydüm, bir uçurum üzerinde uzanmış yatıyordum. Bir yakaya ayak uçlarım, öbür yakaya ellerim gömülmüştü; çatlayıp dökülen balçık toprağa sımsıkı geçirmiştim dişlerimi. Giysimin etekleri iki yanımda uçuşuyor, derinlerde o buz gibi suyuyla alabalıklı dere gürül gürül akıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiçbir turist yolunu şaşırıp da bu geçit vermez yücelere uğramıyordu, henüz haritalara geçirilmemişti köprü. Böylece uçurum üzerinde uzanmış yatıyor, bekliyordum; çaresiz bekliyordum. Bir köprü bir kez kurulmaya görsün, yıkılıp çökmedikçe kurtulamaz köprülükten. Bir gün akşama doğruydu -birinci akşam mı, bininci akşam mı, bilmiyorum- düşüncelerim aralıksız bir karmaşa içinde yüzüyor, boyuna çemberler çiziyordu. Yazın bir akşamüzeri -her zamankinden daha boğuk çağıldıyordu dere- ansızın bir insanın ayak seslerini işittim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bana doğru, bana doğru! Uzan, gerin köprü, çekidüzen ver kendine, korkuluksuz ahşap köprü; sana kendini emanet edeni elinden tut, adımlarındaki güvensizliği sezdirmeden yok et ve baktın sendeliyor, göster kim olduğunu, bir dağ tanrısı gibi fırlatıp onu kayaya at!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam gelip bastonunun demir ucuyla şöyle bir yokladı beni, sonra yine bastonunun ucuyla giysimin eteklerini kaldırıp üzerimde düzeltti. Bastonunun ucunu çalı gibi saçlarıma daldırdı ve belki yabancı bakışlarını çevresinde gezdirip uzun süre öylece tuttu. Ama derken -o anda dere tepe adamın peşinden seğirtiyordum düşümde- her iki ayağıyla sıçradığı gibi karnımın orta yerine gelip dikildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müthiş bir acıyla korkudan donakaldım; kim olduğundan şuncacık haberim yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir çocuk mu?&lt;br /&gt;Bir düş mü?&lt;br /&gt;Bir eşkiya mı?&lt;br /&gt;Canına kıymak isteyen biri mi?&lt;br /&gt;Bir baştan çıkarıcı mı? Bir yok edici mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve onu görmek için arkama döndüm. Köprü arkasına dönüyor!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Henüz dönmem sona ermemişti ki; birden çökmeye başladım, çöktüm ve çok geçmeden paramparça oldum, doludizgin akan sularda şimdiye dek beni hep sessiz sakin süzüp durmuş çakılların şişlerine geçirildim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;karakutu.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8445428495463755091-1755720320970906186?l=edebiyat-arsivi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/feeds/1755720320970906186/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8445428495463755091&amp;postID=1755720320970906186' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/1755720320970906186'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/1755720320970906186'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/2007/12/kpr.html' title='Köprü'/><author><name>hiaxysheytan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8445428495463755091.post-5091195104987068607</id><published>2007-12-02T03:49:00.000-08:00</published><updated>2007-12-02T03:54:19.516-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Franz Kafka'/><title type='text'>Ceza Sömürgesi</title><content type='html'>Subay, "Eşsiz bir alet" dedi yolcuya ve kendisine hiç de yabancı olmayan makineyi hayran hayran süzdü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yolcu, büyüğe saygısızlık ve hakaret suçuyla ölüme mahkûm edilen bir askerin idamında bulunmayı teklif eden komutanın çağrısını, sırf nezaket gereği kabul etmişe beziyordu. Sömürgeliler de bu idama pek ilgi göstermemişti zaten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu küçücük, kumlu vadide, dört yanı yalçın kayalıklarla çevrili bu çukurda, subaydan, yolcudan ve saçı başı dağılmış, ağzı açık aptalın biri olan hükümlüden ayaklarına, bileklerine ve boynuna gerilmiş ve birleştirici halkalarla birbirine tutturulmuş zincirlerin bağlı olduğu ağır bir zinciri elinde tutan askerden başka, kimsecikler yoktu. Uysal bir köpek gibiydi hükümlü; öyle ki, görenler, "bu adam serbest bırakılsa, dolaydaki tepelerde uslu uslu gezinir, idam saati gelince çalınan bir ıslıkla da koşa koşa gelir" derdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yolcunun makineye pek aldırdığı yoktu; hükümlünün arkasında, adeta gözle görülür bir ilgisizlikle ileri geri dolaşıyordu. Subay bu sırada, kah derinlemesine toprağa gömülü makinenin altına sokularak, kah üst kısımları gözden geçirmek için merdivene çıkarak, ufak tefek bozuklukları düzeltiyordu. Bu gibi işleri makinistlere bırakmak pekala mümkün olduğu halde -makineye büyük bir sevgi ile bağlı olduğu için midir, işin yabancı ellere bırakılmasına engel olan başka nedenler bulunduğu için midir, nedir- subay, büyük bir istekle çalışıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En sonunda, "tamam" diye bağırıp, merdivenden aşağı indi. Son derece zayıf görünüyor ve boyuna ağzından soluyordu; boynuna, üniformanın yakasının altından geçirdiği iki, ince kadın mendili bağlanmıştı. "Bu üniformalar medarlarda pek sıkıcı olsa gerek," dedi yolcu; oysa subay, onun makine ile ilgili şeyler sormasını bekliyordu. Yağlı, kirli ellerini orada bulunan bir su kovasında yıkayarak "kuşkusuz" dedi, "ama bizim için vatan demektir bu elbiseler; vatanımızı unutmağa gönlümüz razı olmaz." Havluyla elini kurularken, hemen, "Hele şu makineye bir bakın!" diye ekledi; eliyle makineyi gösteriyordu. "Buraya kadar her şeyin, elle hazırlanması gerekir; sonra, o kendi kendine çalışır." Yolcu, evet der gibi başını sallayıp, ardı sıra sürüdü. Subay, her türlü" ihtimale karşı tedbir almak istercesine, "bazen işlerin ters gittiği de olur, kuşkusuz," dedi. "inşallah bugün bir şey olmaz; ama ihtimalleri de hesaba katmak gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Makinenin hiç durmadan on iki saat çalışması gerekir. Fakat bu arada bir terslik olursa, bu sadece önemsiz bir şeyden ileri gelir ki hemen düzeltilebilir."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yanda yığılı hasır iskemlelerden birini çekerek, "Oturmaz mısınız?" dedi; Yolcu bunu reddedemeyecek durumdaydı. Subay şimdi bir mezarın kenarında oturuyordu; çabucak bir göz attı içine. Fazla derin değildi. Mezarın bir yanında, kazılmış toprak yığını, öbür yanında da makine vardı. "Bilmem ki?" Yolcu elinin birini belli belirsiz salladı; subayın canına minnetti bu; artık makineyi kendisi anlatabilirdi. "Bu aleti," dedi, dirsek sapının birine tutunup, "eski komutan icat etmişti. İlk denemelerinde ben de hazır bulunmuştum ve tamamlanıncaya kadar her işine emeğim geçti. Fakat icat şerefi sadece onundur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski komutanımızın adını işitmişliğiniz var mı? Hayır mı? Öyleyse, size şunu söyleyeyim ki, bu sömürgedeki bütün örgüt onun eseridir. Biz dostları, daha o ölmeden önce şuna inanmıştık; sömürgenin örgütü öylesine mükemmeldir ki, gelecek yeni komutan -kafasında bin bir tasavvur bulunsa dahi-, bir şeyi değiştiremez; hiç olmazsa yıllarca değiştiremez. Ve düşünlerimiz doğru çıktı; yeni komutan bu gerçeği kabul etmek zorunda kaldı. Ne yazık ki, eski komutanımızı tanımak nasip olmadı size! Fakat..." dedi, kendi kendinin sözünü keserek, "sözü boşuna uzatıyorum, işte makinesi önünüzde. Gördüğünüz gibi, üç kısımdan ibarettir. Zamanla her kısma bir ad takıldı. Alttakine "yatay" denir, üsttekine "Nakkaş"; bu ortadaki, inip çıkana da "Tırmık". "Tırmık mı?" dedi yolcu. Pek dikkatle dinlemiyordu; gölgesiz vadide gün ışığı son derece şiddetliydi; oldukça güçtü derli toplu düşünmek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Subayın, -üzerindeki o daracık, sımsıkı üniformanın, sayısız düğmeli ve ağır apoletli ceketine karşın- konusuna coşkuyla devam ederek, bir yandan anlatıp, bir yandan da elindeki anahtarla vidaları sıkıştırmasına hayran olmuştu. Askere gelince, onun durumu da yolcununkine benziyordu. Başı öne sarkık, hükümlünün zincirini bileğine dolayarak, tüfeğine dayanmış, hiçbir şeye kulak astığı yoktu. Yolcu buna hayret etmiyordu, çünkü Fransızca konuşuyordu subay; ne askerin, ne de hükümlünün bir tek Fransızca söz bilmediği kesindi. Böyle olduğu halde, mahkûmun, subayın izahatını takip etmeğe uğraşması dikkate değer bir şeydi. Subay parmağıyla nereye işaret etse uykulu bir halde, ısrarla gözlerini oraya dikiyor, yolcu sözünü kesip bir şey sorunca, subay gibi o da başını çeviriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Evet, tırmık," dedi subay. "Tam ona göre bir ad. İğneler tırmıkta olduğu gibi yerleştirilmiştir, işleyişi de aşağı yukarı tırmığınkine benzer; fakat çalışma alanı belli ve tek olup daha sanatkârca yapılmıştır. Neyse, birazdan görürsünüz. Hükümlü buraya, yatağın üzerine yatırılır - çalıştırmadan önce makineyi size şöyle bir anlatmak istiyorum. O zaman işleyişini daha iyi izlersiniz. Hem, nakkaştaki dişli çarklardan biri iyiden iyiye yıprandı artık; çalışırken fazla gıcırdıyor; öyle ki kendi sesinizi bile işitemezsiniz kolay kolay; ne yazık ki burada yedek parça bulmak güç. Neyse, işte yatak, size söylediğim gibi. Üzeri bir tabaka ham pamukla kaplanmıştır, nedenini daha sonra anlarsınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ham pamuğun üstüne hükümlü yüzükoyun yatırılır, çırılçıplak tabii; işte, sımsıkı bağlamak için de kayışlar; bunlar eller için, bunlar ayaklar; bunlar da boyun için. Yatağın başucunda, yani demin söylediğim gibi adamın yüzükoyun yatırıldığı yerde, doğrudan doğruya ağzına gidecek bir şekilde ayar edilebilen, keçeden yapılmış küçük bir tıkaç vardır. Bağırıp dilini ısırmasını önlemek için düşünülmüştür bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii, keçe ağzına zorla sokulur; yoksa boynu kopar kayışın altında." "Ham pamuktan mı?" diye sordu yolcu, ileri doğru eğilip. "Elbette," dedi subay, gülümseyerek, "kendiniz bakın." Yolcunun elini tutup yatağın üzerinde gezdirdi. "Ham pamuğa benzememesi, özellikle bu iş için hazırlanmış olmasındandır. Birazdan anlatırım size ne işe yaradığını." Yolcu, makineyle ilgilenmeğe başlamıştı; bir eliyle gözlerini güneşe siper edip, aleti baştan aşağı süzdü. Kocaman bir şeydi. Yatakla nakkaş aynı büyüklükte olup, kara tahtadan yapılmış, iki sandığa benziyordu. Nakkaş, yatağın aşağı yukarı iki metre yukarısında asılıydı; köşelerinden, gün ışığında pırıl pırıl yanan dört pirinç çubukla tutturulmuştu birbirine. Tırmık; sandıkların altındaki çelik bir şeridin üzerinde mekik gibi işliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Subay, yolcunun daha önceki umursamazlığını pek fark etmediği halde, uyanmakta olan ilgisini hemen sezmiş, rahat rahat seyredebilsin diye açıklamalara son vermişti. Hükümlü de yolcuyu taklit ediyor, başını kaldırmış, -tabii eliyle gözlerini siper edemeden- makineyi seyrediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İskemlesine yaslanıp, ayak ayaküstüne atarak "iyi" dedi yolcu, "adam yüzükoyun yatar."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şapkasını biraz arkaya doğru itip, elini sıcaktan yanan yüzünde gezdirerek, "Evet" dedi subay, "dinleyin şimdi! Yatağın da, nakkaşın da birer elektrik bataryası vardır; yatağınki kendisine, nakkaşınki ise, tırmığa gereklidir. Adam bağlanır bağlanmaz, yatak çalışmağa, hem sağa-sola, hem aşağı-yukarı, çok küçük fakat çok süratli titreşimlerle hareket etmeğe başlar. Hastanelerde de buna benzer makineler görebilirsiniz; ama bizim yatağın hareketleri çok dikkatle hesaplanmıştır ve tırmığın hareketlerine göre işlemesi gerekir. Asıl hükmü yerine getiren alet de, tırmıktır."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Peki, hüküm nasıl yerine getirilir?" diye sordu yolcu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Subay, "Onu da mı bilmiyorsunuz?" diyerek şaşkınlıktan dudağını ısırdı. "Bağışlayın, açıklamalarım derli toplu olmuyor, galiba. Özür dilerim. Malum a, bu izah işini komutan yapardı; ama yeni komutan bunu ihmal ediyor; fakat böyle önemli bir misafire..." Yolcu her ne kadar iki eliyle bu iltifatı reddetmeğe çabaladıysa da, olmadı, subay ısrar ediyordu, "...böyle önemli bir misafire, bizde hükmün yerine getirilmesine dair bilgi vermemek...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yaşıma daha bastım; bu ne biçim..." tam ağır bir söz söyleyecekti ki, hemen kendini tuttu, sadece, "haberim yoktu," dedi. "Suç bende değil. Her neyse, bizdeki ceza usulünü benden daha iyi anlatacak kimse yoktur kuşkusuz; çünkü burada..." ceketinin iç cebini gösteriyordu, "Çünkü burada eski komutanımızın çizdiği, makineyle ilgili planlar var."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Komutanın kendi planları mı?" diye sordu yolcu. "Demek her şeyi kendinde toplamıştı, ha? Asker, yargıç, makinist, kimyager ve layihacı?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Evet, her şey demekti o," dedi subay, başıyla onaylayarak; cam gibi bakışlarla boşluğu süzüyordu. Sonra dikkatle ellerini gözden geçirdi; planlara dokunabilecek kadar temiz değildiler anlaşılan; gidip kovada ellerini yeniden yıkadı. Derken, deriden yapılmış küçük bir evrak çantası çıkarıp, "Hükümlerimiz pek şiddetli olmasa gerek," dedi. "Hangi emre karşı gelmişse hükümlü, gövdesine Tırmıkla yazılır. Sözgelimi, bu hükümlünün" -subay, adamı gösteriyordu,- "gövdesine BÜYÜKLERİNE SAYGI GÖSTER! diye yazılacaktır."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yolcu adama baktı, subay kendisini gösterirken, başı eğik, söylenenleri kaçırmamak için kulak kesilmiş, dinliyordu. Ama birbirine sımsıkı yapışmış kalın dudaklarının kımıldanışından, bir tek sözcük bile anlamadığı belliydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yolcunun kafasından bir sürü soru geçiyordu, fakat adamın bu hali karşısında sadece, "Kararı biliyor mu?" diye sordu. "Hayır" dedi subay; açıklamalarını sürdürmeğe can atıyordu, fakat yolcu sözünü kesti. "Giydiği hükümden haberi yok mu bu adamın?" "Hayır," dedi subay, yeniden; daha dikkatli bir soru sormasına meydan Vermek istiyormuş gibi, biraz bekleyip, "Ona bunu bildirmekte mana yok," dedi. "Nasıl olsa gövdesiyle, bizzat Öğrenecek." Yolcunun cevap vermeğe niyeti yoktu; fakat mahkûmun bakışlarının kendisine çevrildiğini hissetti; bu bakışlar ona. "Siz bunları doğru buluyor musunuz?" diye soruyordu sanki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaslandığı iskemlesinden ileri doğru uzanıp başka bir soru sordu, "Ama hüküm giydiğini biliyordur kuşkusuz?" "Hayır, onu da bilmiyor,"dedi subay, yolcuya gülümseyerek; sanki ondan, şaşırtıcı, daha başka sözler bekliyordu. Yolcu alnını silip, "bilmiyor ha?" dedi. "Savunmasının fayda etmediğinden de habersiz, desenize." "Savunma hakkı verilmedi ki," dedi subay; bakışlarını çevirmiş, yolcuyu, apaçık gerçekleri dinlemenin vereceği utançtan kurtarmak istermiş gibi, kendi kendine konuşuyordu. Yolcu, "Ama kendisini savunması için ona fırsat verilmiş olması gerek." deyip ayağa kalktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Subay, makine hakkında bilgi verememek tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu anlayınca, yolcunun yanına gelip kolundan tuttu ve bütün dikkatin kendisine çevrildiğini sezdiği için, dimdik duran hükümlüye doğru eliyle işaret edip -bu sırada asker zinciri şiddetle çekti- "Mesele şu," dedi. "Ben bu ceza sömürgesine yargıç tayin edildim; genç olduğum halde; çünkü bütün ceza işlerinde eski komutanın yardımcısı bendim ve benim kadar bu makineden anlayan yoktur. Başlıca kuralım da şudur; Suçtan kuşkulanılamaz. Öbür mahkemeler bu ilkeye uyamazlar elbette, çünkü türlü düşüncelerin etkisi altındadırlar ve onların kararlarını dikkatle gözden geçiren daha yüksek mahkemeler vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama buradaki durum öyle değil; hiç olmazsa eski komutanın zamanında öyle değildi. Yeni gelenin, benim kararlarıma karışmak istediği oldu, tabiatıyla, fakat onu bundan uzaklaştırmasını bildim ve bileceğim. Olayı dinlemek istersiniz herhalde; çok basit, hepsi gibi. Bu sabah yüzbaşının biri bana, kendisine hizmetçi tayin edilen bu adamın, kapısının önünde uyuduğunu, ödev arasında uyuduğunu bildirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilirsiniz ya, ödevi her saat vuruşunda ayağa kalkıp, yüzbaşının kapısına selam vermektir. Çok titizlik isteyen, gerekli bir ödevdir bu; hem hizmetçilik, hem de nöbetçilik etmek zorunda olduğu için daima tetikte bulunması gerekir. Dün gece yüzbaşı, adamın ödevini yapıp yapmadığını öğrenmek ister. Saat tam ikiyi vururken kapıyı açınca, bir be bakar ki adam kıvrılıp yatmış, uyuyor. Kırbacını kavradığı gibi yüzüne veriştirir. Adam kalkıp af dileyeceği yerde efendisinin bacaklarına sarılıp sarsarak "Bırak kırbacı elinden, yoksa diri diri yerim seni!" diye bağırır. İşte size delil. Yüzbaşı bir saat önce bana geldi, ifadesini alıp hükmü ekleyiverdim. Derken suçluyu zincire vurdum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesele gayet basit: Önce adamı çağırıp sorguya çekseydim, işler çatallaşırdı. Tutar bana bir sürü yalan uydurur, yalanını yüzüne vursam, bu sefer yeni yalanlarla, eski yalanlarını savunmaya kalkışırdı; daha neler neler... Şimdi ise elimdedir, bir yere koyuvermem. Bilmem anlatabildim mi? Ama boşuna zaman yitiriyoruz, şimdiye kadar başlamamız gerekirdi idam törenine; oysa ben daha makinenin tanıtılmasını bile bitiremedim." Yolcuyu iskemlelerine doğru iterek, kendisi de makinenin yanına gidip başladı :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Gördüğünüz gibi Tırmığın biçimiyle insan gövdesi arasında benzerlik vardır; işte insan gövdesinin yerini tutan Tırmık, bunlar da bacakları andıran Tırmıklar. Başın yerinde sadece ucu sivri bir demir bulunmaktadır. Bilmem anlatabildim mi?" Dostça bir tavırla yolcuya doğru eğildi; en geniş açıklamalara bile girişmeye hazırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yolcu kaşlarını çatmış, tırmığı seyrediyordu. Adli usulün bu türlüsü hoşuna gitmemişti. Olağanüstü tedbirlerin alınması ve askeri disiplinin son derece sıkı olması gereken bir ceza sömürgesinde bulunduğunu unutuyordu anlaşılan. Subayın dar kafasının anlayacağı, yeni bir usul -ağır ağır da olsa- yeni bir usul getirmek isteyen, yeni komutana umut bağlanabileceğini düşünüyordu. Bu düşünce akışının etkisiyledir ki, "Komutan idam töreninde bulunacak mı?" diye sordu. Bu doğrudan doğruya yöneltilen soru karşısında ürkerek, "Belli değil," dedi subay; yüzündeki dostça ifade kayboluvermişti. "İşte bunun içindir ki vakit kaybetmemeliyiz. Hiç hoşuma gitmese de, vereceğim bilgiyi kısa kesmek zorunda kalacağım. Fakat yarın, makine temizlendikten sonra -bunun tek sakıncası fazla kirlenmesinde- evet temizlendikten sonra, bütün ayrıntıları size kısaca anlatırım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdilik, sadece ilkeler, -Adam yüzükoyun uzandığı zaman, yatak titremeğe başlayınca, Tırmık, gövdesinin üzerine doğru indirilir. O, -iğneleri, adamın derisine nerdeyse değecek bir halde kendi kendisini ayar eder; ve dokunma başlar başlamaz, çelik şerit gerilip sert bir kuşak haline gelir. Derken hükmün ifası başlar. Cahil bir seyirci cezalar arasında fark gözetmez, Tırmık tam bir düzenle yapar işini; titrerken, sivri uçları, yatağın titreşimiyle titreyen gövdenin derisine saplanır. Asıl hükmün yerine getirilişi seyredilebilsin diye, Tırmık camdan yapılmıştır. İğnelerin cama yerleştirilmesi teknik bir mesele arz ediyordu; fakat birçok denemelerden sonra bu güçlüğü de yendik. Her güçlüğü göze almıştık iş için. Şimdi herkes camdan bakıp, gövdenin üzerinde şekillenen yazıyı görebilir. Birazcık yaklaşıp iğneleri görmek istemez misiniz?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yolcu yavaşça ayağa kalktı; makinenin yanına gidip, Tırmığın üzerine doğru eğildi, "Türlü şekilde tertiplenmiş iki çeşit iğne vardır," dedi subay, "her uzun iğnenin yanında bir kısası bulunur. Uzun iğne yazıyı yazar, kısa iğne ise, yazıyı kirletmesin diye su fışkırtıp, çıkan kanı temizler. Kanla su karışarak, şu küçük oluklardan bu büyük oluğa geçer, oradan da, bir boruyla mezarın içine akar." Subay, kanla suyun akış yolunu parmağıyla çizerek gösteriyor, tasvirin mümkün olduğu kadar canlı olması için, -akıntıyı önlemek istermiş gibi-, iki elini borunun ağzında tutuyordu. O, bu işle uğraşırken yolcu, başını geri çekip bir elini arkasında gezdirerek, iskemlesini aradı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dehşet içinde bir de baktı ki, hükümlü de subayın çağrısına uyup gelmiş, Tırmığı yakından seyrederek subayın hareketlerini izlemekte... Uyuklayan askeri, zinciriyle sessizce sürüklemişti anlaşılan; camın üzerinden eğilmiş ileri doğru uzanıyordu. Bu iki efendinin neye baktığını, kararsız bakışlarla anlamağa çalıştığı, besbelliydi; ama anlatılanlardan hiçbir şey anlamadığı için, işin içinden bir türlü çıkamıyor, oradan oraya bakınıp, ikide bir gözlerini camın üzerinde gezdiriyordu. Belki bu suçtur diye, yolcu onu uzaklaştırmak istedi. Fakat subay, bir eliyle yolcuyu sımsıkı tutarak, öbür eliyle toprak yığınından bir kesek alıp, askere fırlattı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asker irkilerek gözlerini açtı; hükümlünün nasıl böyle bir şeye cüret ettiğini görür görmez tüfeğini bırakıp, ökçelerini toprağa sımsıkı bastırarak, adamı gerisin geri çekmeğe başladı. Sendeleyerek düştüğü için, yerde yuvarlanıp zincirlerini şakırdatan hükümlüyü küçümseyen bakışlarla seyrediyordu. "Ayağa kaldır şunu!" diye haykırdı subay; suçlunun, yolcunun dikkatini kendi üzerine çektiğini fark etmişti. Nitekim yolcu, Tırmığın üzerinden ileri doğru uzanmış, ne yapıldığını görmek için dikkatle bakıyordu. Tekrar, "Adama göz kulak ol!" diye bağırdı. Ve makinenin yanından ayrılıp suçluyu kollarının altından kavrayarak, askerin yardımı ile ayağa kaldırdı; fakat ayakları tutmaz olmuştu, adamın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Subay döndüğü zaman, "Hepsini gördüm artık," dedi yolcu. "Asıl en önemli şeyi görmediniz" dedi beriki; yolcunun kolundan tutup yukarı doğru işaret etti. "Nakkaştadır, Tırmığın hareketlerini yöneten dişli çarklar ve bütün bu makine sistemi, hükmün gerektirdiği yazıya göre ayar edilir. Ben hala eski komutanın çizdiği planları kullanıyorum, işte bakın." -deri çantadan birkaç kağıt çıkardı- "elinize veremeyeceğim için af buyurun, benim varım yoğumdur bu kağıtlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siz şöyle oturun, ben kâğıtları önünüze tutarım, siz de birer birer, iyice görürsünüz." Birinci kağıdı açtı. Yolcu beğendiğini anlatan bir şeyler söylemek istiyordu, fakat bütün gördüğü, Arap saçı gibi karışık, oradan buradan kesişen çizgilerden ibaretti, kağıdın yüzündeki boş yerleri bile fark ettirmeyecek kadar sıktı, bu çizgiler. "Okuyun," dedi subay. "Okuyamıyorum," dedi yolcu. "Ama oldukça okunaklı" dedi subay. "Evet, çok ustaca yazılmış." dedi yolcu, kaçamaklı bir dille, "fakat bir türlü sökemiyorum." Kâğıdı kaldırıp, "Evet" dedi subay gülerek, "okul çocukları okusun diye yazılmadı bu. Uzun boylu incelemek ister. Çalışsanız, eminim ki, siz de bir gün okuyabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette ki yazı o kadar basit olamaz; adamı derhal öldürmek için hazırlanmadı bu; aradan, ortalama, on iki saat geçmesi gerek; altıncı saat dönüm noktası sayılır. İşte bunun içindir ki, asıl yazı sayısız süslerle çevrilmiş olup, sadece dar bir kuşak içinde gövdeyi dolanır; gövdenin geri kalan kısmı süslemeye ayrılır. Tırmığın ve bütün aletin başardığı işi, bilmem şimdi takdir edebiliyor musunuz? Bakın!" Merdivene çıkarak, tekerleğin birini çevirip, aşağıya bağırdı: "Dikkat, yana çekilin!" Ve makine çalışmağa başladı. Bir de tekerlek gıcırtısı olmasaydı, diyecek yoktu. Subay tekerleğin çıkardığı gürültüye şaşırmış gibi, yumruğunu salladı ve yolcudan özür dilercesine kollarını açıp, makinenin çalışmasını aşağıdan seyretmek üzere, merdivenden indi. Makinede aksayan bir yer vardı, kendisinden başka kimse anlayamazdı bunu; yine yukarı çıkıp, iki eliyle, Nakkaşın içinde bir şeyler aradı; sonra, çabucak inmek için, merdivene aldırmadan, demir çubukların birine tutunup, aşağı kaydı ve gürültüye karşın sesini duyurabilmek için, yolcunun kulağına, var gücüyle bağırdı: "Görebiliyor musunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tırmık yazmağa başlıyor; sırta yazılan birinci kısım bitince, ham pamuk tabakası hareket edip, gövdeyi yavaşça döndürerek, Tırmığa taze bir zemin hazırlar. Bu sırada, gövdenin yazılan kısmı kani emip harfleri ikinci bir defa oyulabilir duruma getiren ve özellikle bu iş için hazırlanmış olan ham pamuğun üzerindedir. Tırmığın kenarındaki şu dişler, gövde dönerken, yaralara yapışan pamuk parçalarını koparıp mezarın içine atarak, Tırmığa çalışma olanağı sağlar. Tırmık bu şekilde yazıyı gittikçe derinleştirerek, tam on iki saat durmadan çalışır. İlk altı saat boyunca hükümlü henüz eskisi gibi sağdır; sadece acı duyar. İki saat sonra da keçe tıkaç ağzından çıkarılır, çünkü bağırmağa gücü yetmez artık. Yatağın başucundaki elektrikle ısınan şu leğene biraz, sıcak pirinç suyu konur; hükümlü, canı çekerse, istediği kadar, dilinin el verdiği kadar bu sudan içebilir. Hiçbiri kaçırmaz bu fırsatı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Henüz kaçıranı görmedim ve şimdiye kadar pek çok kimse geçti elimden. Yalnız altıncı saattedir ki adam bütün iştahını kaybeder. Ve ben çoğu zaman tam o sırada, buraya diz çöküp seyre koyulurum. Adam son lokmasını binde bir yutar; ağzının içinde evirir çevirir sonra mezarın içine tükürür. Hemen geri çekilirim; yüzüme tükürür yoksa. Ama öyle bir durulur ki, altıncı saatte! En aptallarının bile, o anda içine aydınlık doğar. Bu aydınlık önce gözlerin çevresinde belirir; derken, yayılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O anda öyle bir büyü vardır ki, insanın Tırmığın altına yatası gelir. Ondan sonra artık fazla bir şey olmaz; adam yazının anlamını anlamağa başlar; dinliyormuş gibi dudaklarını büzer. Yazıyı gözle okuyup çözmenin ne denli güç olduğunu demin gördünüz; fakat bizimki onu yaralarıyla çözer. Kuşkusuz, çok zor bir iş; okuyup bitirebilmesi için altı saat daha ister o zamana kadar Tırmık hakkından gelip, mezarın içine atar; adam, kanlı su ile ham pamuğun üstüne yuvarlanır. Artık hüküm yerine getirilmiş demektir; gömme işini de biz, askerle ben, yaparız."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yolcu, kulağını subaya vermiş, elleri ceketinin ceplerinde, makinenin işleyişini seyrediyordu. Hükümlü de seyrediyordu, ama hiç bir şey anlamadan. Biraz öne doğru eğilip, hareket eden iğnelere merakla bakarken asker, subaydan aldığı bir işaret üzerine, bıçağıyla, gömleğini ve pantolonunu arkasından kesip yırtıverdi; adam kesilen paçaları, yere düşerken, yakalayıp çıplak yerini örtmek istedi, fakat asker kendini tuttuğu gibi havaya kaldırarak, giysisinin geri kalan kısmını da silkeleyip attı. Subay, makineyi durdurdu; ve bu ani sessizlikte adam, Tırmığın altına yatırıldı. Zincirler çözülüp yerine kayışlar bağlandı. İlkin rahatlar gibi oldu, adam. Derken Tırmık biraz daha indirildi; zayıf bir adamdı çünkü. İğnelerin uçları değer değmez, derisine bir ürperme yayıldı; asker, sağ elini kayışa bağlarken, sol elini bir rastlantıyla yolcunun bulunduğu yere doğru, şiddetle savurdu. Subay, idam usulünün yolcunun üzerinde bıraktığı etkiyi -kısaca da olsa, bu kendisine açıklanmışı- etkiyi yüzünden okumak istiyormuş gibi, yan gözle boyuna onu seyrediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilek kayışı koptu; asker pek fazla sıkmıştı anlaşılan. Subay işe karışmak zorunda kaldı; asker kopan kayış parçasını gösterdi. Subay yanına gidip -yüzü hala yolcudan yanaydı- "Çok karışık bir makinedir bu," dedi, "İkide bir arıza yapar, ya bir şey kırılır, ya da bir şey kopar; ama bir pire için yorgan yakılmaz elbet. Sözgelimi, bu kayış meselesini halletmek işten bile değildir; onun yerine zincir kullanacağım; gerçi sağ kola rastlayan titreşimlerin duyarlılığı biraz bozulacak ama zararı yok." Zinciri bağlarken ekledi: "Makine için ayrılan tahsisat son derece azaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski komutanın zamanında, serbestçe kullanabileceğim bir miktar para ayrılırdı. İçinde her çeşit yedek parçaların bulunduğu bir de ardiye vardı. Doğrusunu söylemek gerekirse; adeta israf edercesine kullanırdım bu parçaları; o zamanlar tabii; yeni komutanın ikide bir bahane bulup, eski usullerimizi kötülediği bugünkü günde değil. Makinenin para tahsisatını kendi üzerine aldı; şimdi yeni bir kayış istetsem, delil olarak eski kopuk kayışı görmek istiyorlar; yeni kayışın gelmesi için de aradan en az on gün geçmesi gerek; o da doğru dürüst bir şey olsa bari. "İyi ama makineyi kayışsız nasıl çalıştırsın bu adam?" diye soran olmuyor."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yolcu düşünüyordu; başkalarının işine karışmak çok can sıkıcı bir şeydir. Kendisi ne sömürgeliydi, ne de sömürgenin bağlı olduğu devletin vatandaşı. Bu türlü idam usulünü doğru bulmadığını söylese, ya da bizzat engel olmağa kalkışsa, ona, "Sen yabancısın, kendi işine bak!" diyebilirdi. Ve buna hiçbir cevap veremez, ancak, bu işe hayret ettiğini, kendisinin sadece gözlemci olarak geldiğini, başka milletlerin adliye örgütlerinde değişiklikler yapmak niyetinde olmadığını söyleyebilirdi. Gelgelelim, kendisini tutamıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Usuldeki adaletsizlik, hükümdeki insaniyetsizlik ortadaydı ve kimse kalkıp ta onun bu işte bir çıkarı olduğunu iddia edemezdi; çünkü hükümlü yabancının biriydi; vatandaşı olmadığı gibi, adamı sevimli bulmuş filan da değildi. Yüksek makamlardan aldığı tavsiye mektupları vardı yanında; burada son derece nezaketle karşılanmıştı ve bu idam törenine çağırılması, düşüncelerinin saygı göreceğine bir belirti sayılabilirdi. Hele komutanın, bu usulden yana olmadığı -demin bunu kulağıyla işitmişti- subaya karşı adeta düşmanca bir tavır takındığı da hesaba katılınca, işler daha bir kolaylaşıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yolcu tam o sırada subayın öfkeyle bağırdığını işitti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Subay, keçe tıkacı hükümlünün ağzına daha yeni güç bela sokmuştu ki, adam, bastırılmaz bir bulantının zoruyla, gözlerini yumup kusmağa başladı. Subay, çabucak onu tıkaçtan uzaklaştırıp başını mezara doğru çekti; ama geç kalmıştı, adamın ağzından boşananlar makinenin her yanına bulaşıyordu. "Bütün suç bu komutanda!" diye bağırdı subay, önündeki pirinç çubukları deli gibi sarsalıyordu, "şu pisliğe bakın, ahıra döndü makine." Titreyen elleriyle yolcuya, olanları gösteriyordu. "Saatlerce dil döktüm komutana, suçlu idamdan önce bütün gün hiçbir şey yemesin diye. Fakat yeni ve yumuşak yasamız bunu doğru bulmuyor, komutanın hanımları, adama, öbür dünyaya göçmeden önce, tıka-basa şekerleme yediriyorlar. Ömrü kokmuş balık yemekle geçen bir adama şekerleme yedirilir mi hiç! Bunlar neyse; ama neden bana yeni bir tıkaç göndermezler, bilmem ki; üç aydır istemekten dilimde tüy bitti. Yüzlerce kişinin, can çekişirken salyaları aka aka kemirdiği keçe tıkacı, ağzına alınca nasıl içi bulanmaz insanın?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hükümlü, başı yerde, sessizce beklerken. Asker yırtık gömleğiyle makineyi temizliyordu. Subay, yolcuya doğru ilerledi; belirsiz bir önseziyle bir adım geri atan yolcuyu kolundan tutup bir yana çekti "Sizinle biraz, özel konuşmak istiyorum," dedi "Mümkün mü?" "Tabii," dedi yolcu; gözlerini yere indirip dinlemeye başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Şu anda görüp takdir etmek fırsatı elinizde olan bu idam usulüne açıktan açığa taraftarlık edebilecek kimse kalmadı sömürgemizde. Tek taraftarı benim; ben eski Komutanın kurduğu geleneğin de tek taraftarıyım, aynı zamanda. Bu usulün uygulama alanını genişletecek durumda değilim artık; bütün gücümü, büsbütün ortadan kalkmaması için harcıyorum. Eski Komutanın sağlığında sömürge, onun taraftarları ile doluydu; ondaki azim bende de var bir dereceye kadar, ama gücünün zerresi bile yok; bu yüzden bütün taraftarlar ortadan kayboldular; gerçi bunların çoğu hala buradadır, fakat hiç biri kendisini açığa vurmak istemez. Bugün, yani idam günü, çay-evine gidip anlatılanları dinleseniz, belki sadece bir takım belirsiz sözler işitmiş olursunuz. Bizim taraftarlarımızdır onlar; fakat şimdiki komutanın yönetimi altında işime yaramazlar ki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sorarım size: Bu Komutanla onu etkileyen kadınların yüzünden böyle bir eser, böyle ömürlük bir eser -makineyi gösteriyordu- heba mı olsun? Buna göz yumulur mu? Birkaç gün kalmak için adamıza gelen bir yabancı bile buna göz yumabilir mi hiç?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat kaybedecek vaktimiz yok, her an bir darbe indirebilirler yargıçlar ödevimize; beni aralarına almadan, toplantılar yapılıyor. Komutanın dairesinde; sizin bugün buraya gelişiniz bile bana anlamlı görünüyor; ne alçaktır onlar! Sizi araç olarak kullanıyorlar; sizi, adamıza gelen bir yabancıyı. Şimdi nerde o eski idamlar! Törenden bir gün önce vadi tıklım tıklım dolardı; sadece seyre gelirdi herkes; sabahın erken saatinde Komutan hanımlarıyla görünür; çalınan borularla bütün ahali coşup taşardı; derken her şeyin hazır olduğunu bildirdim; yüksek memurlar -kimin haddine düşmüştü törende bulunmamak- evet, yüksek memurlar, makinenin çevresinde yer alırlardı; şu gördüğünüz hasır iskemle yığını, o devrin yürekler acısı bir hatırasından başka bir şey değildir. Makine iyice temizlenip parlatılırdı, diyebilirim ki, her idam töreni için yepyeni parçalar kullanırdım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Komutan, yüzlerce seyircinin önünde, hükümlüyü kendi eliyle -bu arada herkes ayağının ucuna basıp yükselerek, hiçbir şeyi gözden kaçırmamağa çalışırdı- evet, hükümlüyü kendi eliyle, Tırmığın altına yatırırdı. Bugün sıradan bir askere gösterilen iş vaktiyle benim işimdi, baş yargıcın işiydi; ve bana şeref verirdi bu. Derken, idam töreni başlardı! Makinenin işleyişine engel olan, ahenksiz gürültüler duyamazdınız o zamanlar. Bir çok kimseler, kumların üzerinde uzanıp, gözleri kapalı dinlemeyi, seyretmeye tercih ederlerdi; herkes bilirdi ki, adalet yerini bulmaktadır. Keçe tıkaçla yarı yarıya boğulan hükümlünün ahlarından başka kimse bir şey işitemezdi, o sessizlikte. Son günlerde makine kimseye, tıkacın boğamayacağı derecede güçlü bir ah çektiremez oldu; o yazıyı yazan iğnelerin uçlarından ekşi bir sıvı damlardı; bugün bize yasaktır bu sıvıyı kullanmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse, derken altıncı saat gelirdi!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yakından görmek isteyen herkesin isteğini yerine getirmek mümkün değildi. Komutan tam bir anlayışla, önce çocukların görmelerini doğru bulurdu; bendeniz tabii ödevim gereği her zaman yakında bulunmak imtiyazına sahiptim, iki kolumda iki küçük çocuk, çömelip seyrederdim. Acı çeken adamın yüzündeki o değişen ifadeyi nasıl da içimize sindirirdik; ve sonunda yerine getirilen adaletin o yanıp sönen ışığıyla nasıl da yıkardık yanaklarımızı! Ne günlerdi o günler dostum?" Belli ki subay unutmuştu kime hitap ettiğini; yolcuyu kucaklayıp başını omzuna koydu. Yolcu fena halde sıkılarak, subayın başının üzerinden bakmağa başladı. Asker temizlik işini bitirmiş, bir kaptan leğene pirinç suyu boşatıyordu. Kendine geldiği anlaşılan hükümlü bunu görür görmez, diliyle uzanmak istedi. Fakat pirinç suyu daha sonrası için konduğundan, asker bir türlü bırakmıyordu; ama kirli leğene daldırarak -hükümlü istekle bakarken- yudum yudum içmesi de aynı derecede uygunsuz bir hareketti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Subay çabucak kendini topladı. "Sizi rahatsız etmek istememiştim," dedi. "O günlere kimseyi inandıramazsınız artık. Neyse ki, makine hala işliyor ve hala etkili olabilmekte; bu vadide böyle yalnız başına durduğu halde etkili olabilmekte. Artık eskisi gibi yüzlerce insan çevresine üşüşmüyorsa da, makine yine cesedi son derece bir incelikle mezara göndermesini biliyor. O zamanlar mezarı sağlam bir çitle çevirmek zorunda kalmıştık; şimdi o çitin yerinde yeller esiyor."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yolcu başını çevirip şöyle bir bakındı. Subay sandı ki, yolcu vadinin hüzünlü yalnızlığını düşünüyor; ellerinden tuttuğu gibi -gözleri gözleriyle karşılaşsın diye- kendisinden yana çevirerek, sordu: "Şu yüz kızartıcı manzarayı görüyorsunuz değil mi?" Fakat yolcu bir şey demedi. Subay, onu bir süre rahat bıraktı; bacaklarını ayırmış, elleri kalçalarında, dimdik durarak yere bakıyordu. Derken, teşvik edercesine yolcuya gülümseyerek, dedi ki: "Dün Komutan çağrıyı size verirken yanı başınızdaydım. Gözlerimle gördüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Komutanı bilirim. Hemen sezdim maksadını. Gerçi bana karşı tedbirler alacak derecede güçlüdür ama, böyle bir şeyi göze alamaz henüz; fakat sizin kararınızı, yani ünlü bir yabancının kararını, bana karşı kullanmak niyetinde olduğu besbelli. Dikkatle hesap etmiştir: Bu sizin adada ikinci gününüz, eski Komutanı ve onun usullerini biliyorsunuz, kafanız Avrupa''ya özgü bir düşünüş yöntemine göre işler, belki ilke olarak idam cezasının, özellikle bu türlü ölüm makinelerinin, genel olarak aleyhindesinizdir sonra, halkın bu idam usulünden yana olmadığını -eskiyip yıpranmış bir makineyle yapılan bayağı bir törenden başka nedir ki bu-, evet, bu idam usulünden yana olmadığını da göreceksiniz; şimdi bütün bunları hesaba katarsak, benim usullerimi (Komutanın fikrince tabii) doğru bulmamanız mümkün değil midir? Doğru bulmayınca da, düşündüğünüzü gizlemezsiniz, (hala Komutanın açısından bakarak konuşuyorum), çünkü siz, kendi deneyleriyle vardığı sonuçlardan emin olan bir adamsınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçi, nice ulusların acayipliklerini görüp anlayış göstermesini bilmiş olduğunuz için, bizim usullerimize karşı sonuna kadar cephe almanız beklenemez; kendi ülkenizde olsa belki. Ama Komutanın buna ihtiyacı yoktur ki. Şöyle bir çıtlatmak yeter. Bunun, kendi düşüncemiz olması da gerekmez; maksadı uğruna kullanılabilir mi? Tamam. Kurnazca sorularla ağzınızdan laf alacaktır, eminim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hanımları sizi ortaya alıp, kulak kesilecekler; şöyle bir şey söylemeniz mümkündür; pekâlâ: "Bizim orda adaletin yerine getirilmesi başka türlü olur", ya da, "Bizim orda hükümlüye, hüküm giymeden önce, kendisini savunması için fırsat verilir", ya da, "Biz işkence usulünü daha orta-çağda bırakmıştık." Bütün bu sözler size tabii gelebileceği kadar, doğrudur da; aslında, benim usullerimi hiçbir hükme bağlamayan, birer zararsız sözdür bunlar. Ama böyle düşünmez ki Komutan! İskemlesini yana iterek, balkona fırlayışını, arkasından hanımlarının koşuşunu görür gibiyim, sesini işitiyorum nerdeyse -hanımları onun sesini gök gürültüsüne benzetirler-, evet, şöyle diyor: "Yeryüzünün bütün ülkelerindeki ceza usullerini incelemek için gönderilen ünlü bir batılı uzman, demin, adaletin yerine getirilmesinde uyguladığımız eski usulün insanlığa aykırı olduğunu söyledi. Böyle bir kişi böyle bir hükme vardıktan sonra, bu eski usullerin kullanılmasına izin veremem artık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugünden sonra kararım şudur ki" v.b. Araya girip böyle bir şey demediğinizi, usullerim için "insanlığa aykırı" gibi bir sıfat kullanmadığınızı, tersine, derin deneylerinizin sizi, bu usullerin son derece insani ve insanlık onuruna son derece uygun olduğu sonucuna götürdüğünü, makineyi çok beğendiğinizi söylemek isteyebilirsiniz; ama iş işten geçmiştir; hanımlarla dolu olduğu için balkona geçemezsiniz; dikkati üzerinize çekmeğe uğraşabilirsiniz; bağırmak isteyebilirsiniz; fakat hanımın biri, eliyle ağzınızı kapatıverir; artık eski Komutanla ikimiz, mahvolduk demektir."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yolcu az kalsın gülüverecekti; o kadar güç sandığı iş, bu kadar kolaydı demek. Kaçamaklı bir dille dedi ki: "Benim hükmüme pek fazla değer veriyorsunuz; Komutan tavsiye mektuplarımı okudu, ceza usulü üzerine uzman olmadığımı bilir. Düşüncemi söyleyecek olursam, basbayağı bir kimse olarak söylerim ki, bu herhangi bir kimseninkinden daha etkili olmaz ve anladığıma göre, bu sömürgede geniş çapta gücü olan Komutanın düşüncesinden, çok daha az etkilidir benim düşüncem. Usulünüze karşı takındığı tavır, dediğiniz gibi, kesin olarak, düşmanca ise, korkarım geleneğinizin sonu yaklaşmıştır; benim önemsiz yardımıma bile gerek kalmıyor."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık anlamış mıydı subay? Hayır, anlamamıştı hala. Başını şiddetle salladı; pirinç suyundan uzak duran hükümlü ise askere çabucak bir göz atıp, yolcuya yaklaşarak, yüzüne bakmadan, ceketindeki bir noktaya gözlerini dikip, deminkinden daha yavaş bir sesle dedi ki:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Siz Komutanı tanımıyorsunuz; kendinizi -bağışlayın- bize göre bir çeşit yabancı yerine koyuyorsunuz; fakat inanın bana, hükmünüze pek fazla değer verilemez. İdam töreninde yalnız bulunacağınızı işittiğim zaman, sevinmiştim sadece. Komutan bunu bana bir darbe olarak hazırlamıştı, ama ben onu kendi yararıma kullanacağım. Kimse kulağınıza yalan bir şey fısıldayıp, kaş göz işaretleriyle aklınızı çelmeden -ki tören kalabalık olduğu zaman kaçınılmaz bu gibi şeylerden- evet, aklınızı çelmeden, açıklamamı dinlediniz, makineyi gördünüz ve biraz sonra da idam törenini seyredeceksiniz. Şimdiden hükmünüzü vermişsinizdir, kuşkusuz, hala zihninizi kurcalayan ufak tefek şeyler varsa, töreni görünce bunlar da kaybolacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizden şimdi şunu rica ediyorum: Komutana karşı bana yardım ediniz!" Yolcu hemen sözünü kesip, "Nasıl olur?" diye bağırdı, "İmkânsız bir şey bu. Ne yardım edebilirim size, ne de engel olabilirim. Burada hiçbir şey gelmez elimden!" "Gelir!" dedi subay. Yolcu, subayın yumruklarını sıktığını, adeta korku içinde gördü. Daha ısrarlı bir tavırla: "Gelir!" diye yineledi subay. "Parlak bir düşüncem var. Siz, hükmünüzün etkisiz kalacağına inanıyorsunuz. Bense, etkili olacağına inanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diyebilirim ki haklısınız; peki, bu geleneğin korunması için, etkisiz olana bile başvurmak gerekmez mi? Öyleyse düşüncemi dinleyin. Sizin yapacağınız ilk gerekli şey; bu gördüklerinize dair verdiğiniz hüküm konusunda elinizden geldiği kadar bir şey söylememek. Size doğrudan doğruya bir şey sorulmadıkça, ağzınızı açmamalısınız; söyledikleriniz de kısa ve genel olsun; öyle davranın ki, sorunu tartışmamayı yeğlediğiniz artık tahammülünüzün kalmadığı, ağzınızı açacak olursanız çok sert bir dil kullanacağınız, anlaşılıversin. Size yalan söylemiyorum, hâşâ; sadece, kısa cevaplar verin; sözgelimi, "Evet, törende bulundum," ya da, "Evet, anlattılar" gibi. İşte bu kadar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Göstereceğiniz her türlü sabırsızlığa yeter derecede neden bulunabilir, sizin için; gerçi Komutan buna başka türlü anlam verir, ama zararı yok. Kuşkusuz o, maksadınızı yanlış anlayıp kendi keyfine göre yorumlayacaktır ki, benim tasarım da bununla ilgili: Yarın Komutanın dairesinde, bütün memurların katılacağı bir toplantı yapılacak; başkan: Komutan. Bu toplantıları halkın da seyretmesine neden olacak soyda bir adamdır o. Seyircilerle, her zaman tıklım tıklım dolu olan bir çıkıntılı saçak yaptırırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu toplantılara katılmak için beni de zorluyorlar, ama içim bulanıyor her seferinde! Neyse, siz bu toplantıya kesinlikle çağrılacaksınız, hele bugün size söylediğim gibi hareket ederseniz, bu çağrı önemli bir dilek haline gelir, yok anlaşılmaz bir nedenden dolayı çağrılmazsanız, siz kendiniz bir çağrı isteyin; mutlaka alırsınız. Demek yarın, Komutanın locasında hanımlarla oturuyorsunuz? Orada bulunduğunuzdan emin olmak için o, boyuna yukarı bakıyor. Yalnız dinleyicileri etkilemek için gündeme alınan birtakım saçma sapan, gülünç şeylerden sonra -bunların çoğu liman işleridir, sadece liman işleri!- Evet, bu gülünç şeylerden sonra, sıra bizim ceza usulünün tartışılmasına gelir. Komutan meseleyi sunmazsa, yada vaktinde sunmazsa, gereğine bakarım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hemen ayağa kalkıp, bugünkü idam töreninin yapıldığını bildiririm. Kısaca, tek tümceyle. Bu olağan bir şey değil, ama ben böyle demeç vermesini de bilirim. Komutan her zamanki gibi, dostça gülümsemeyle bana teşekkür eder, derken kendini tutamaz, arayıp da bulamadığı fırsat eline geçmiştir artık. "Şimdi bildirildiğine göre" diyecektir, yada buna benzer bir şeyler, "Bir idam töreni yapılmış. Şunu da söylemek isterim ki, bu töreni, gelişiyle sömürgemizi son derece onurlandıran ünlü araştırıcı da seyretmiştir. Toplantımızın bugünkü oturumunda bulunması, bu olayı daha bir önemli kılmakta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi ünlü araştırıcıdan, gelenekli idam usulümüz ve idamdan önceki aşamalar üzerinde verdiği hükmü bize bildirmesin rica etsek nasıl olur?" Tabii alabildiğine bir alkış tufanı ve gene bir onaylama; benim istediğim de bu zaten. Sonra, Komutan sizi başıyla selamlayıp şöyle diyecektir: "Öyleyse, burada toplananlar adına, sizden rica ediyorum." Ve siz, locanın önüne doğru ilerlersiniz. Ellerinizi herkesin görebileceği bir yere dayayın, yoksa hanımlar kapıp, parmaklarınızı sıkarlar. Derken, artık konuşabilirsiniz. Bilmiyorum, bu anı beklerken duyacağım heyecana nasıl dayanabileceğim. Sakın, konuşurken kendinizi sıkmayın, gerçeği yüksek sesle bağırın; hükmünüzü, sarsılmaz inancınızı Komutanın yüzüne doğru haykırın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat, huyunuza uygun olmadığı için, belki böyle bir şey yapmak hoşunuza gitmez, belki de bunlar sizin orada başka türlü yapılır; ama zararı yok; etkisinden bir şey kaybetmez, ayağa kalkmadan birkaç söz söyleyin, hatta fısıldasanız da olur; altınızda oturan memurlar işitsin, yeter; halkın bu usule taraftar olmadığından gıcırdayan tekerlekten, kopuk kayıştan, kirli keçe tıkaçtan söz açmanıza da gerek yok; hayır, onları bana bırakın; şu sözüme inanın ki, suçlamalarım, onu toplantı sonundan dışarı atmasa bile, dize getirip, "Ey eski Komutan, önünde saygıyla eğiliyorum!" dedirtecektir. İşte düşüncemi söyledim; bana bu işte yardım edecek misiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu istiyorsunuz tabii; hem, yapmak zorundasınız da." Subay, yolcuyu iki kolundan tutup, çabuk çabuk soluyarak, gözlerinin içine baktı. Son sözü öyle yüksek bir sesle bağırmıştı ki, askerle hükümlü korkudan sıçrayarak kulak kesilmişti; tek sözcük anlamadıkları halde, yemeği yarıda bırakmış, yolcuya bakıyor, bir yandan da ağızlarındaki lokmayı çiğniyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yolcu, vereceği cevabı daha başlangıçta hazırlanmıştı; tereddüt etmiyordu, çok şeyler görüp geçirmişti hayatında; saygı değer bir kimseydi ve hiçbir şeyden korkusu yoktu. Ama hükümlü ile askere bakıp, bir an duraladı. Bir şey söylemesi gerekti; sonunda, "Hayır," dedi. Subayın gözleri birkaç defa kırpıştı; fakat bakışlarını yolcunun üzerinden ayırmadı. "Açıklamamı ister misiniz?" diye sordu yolcu. Subay, evet der gibi, sessizce başını salladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun üzerine, "Usulünüzü doğru bulmuyorum," dedi yolcu. "Bana sırrınızı açmadan önce bile -sırrınızı hiçbir zaman açığa vurmayacağıma emin olabilirsiniz- evet, daha başlangıçta, acaba bu işe karışmak bana düşer mi, karışırsam, ufacık ta olsa bir başarı elde edebilir miyim, diye kendi kendime sormuştum. Kime yönelmem gerektiğini öğrendim artık: Komutana, tabiatıyla. Siz bunu çok iyi belirttiniz; fakat kararımı daha fazla güçlendirmiş değilsiniz; tersine içten inancınız beni çok duygulandırdı, ama düşüncemi etkilemez bu."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Subay, sesini çıkarmadı; makineye döndü; pirinç çubuğun birini sıkıca kavrayıp, her şeyin yerli yerinde, olup olmadığını anlamak istercesine geriye doğru yaslanarak, Nakkaşı gözden geçirdi. Askerle hükümlü anlaşmış gibiydi; kayışlarla sımsıkı bağlandığı için güç bela kımıldadığı halde hükümlü, işmarla askere bir şeyler anlatıyordu; üzerine doğru eğilince, kulağına ne fısıldadıysa, asker evet der gibi başını salladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yolcu, subayın yanına gidip dedi ki: "Niyetimin ne olduğunu henüz bilmiyorsunuz. Usulünüz hakkında ne düşündüğümü Komutana söyleyeceğim, elbette; fakat genel bir toplantıda filan değil, özel olarak; burada fazlaca kalacak değilim zaten, herhangi bir toplantıda bulunmam olanaksız; yarın sabah erkenden uzaklara gidiyorum; hemen yola çıkmasam bile, artık gemimde olurum."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Subay, söylenenleri dinler görünmüyordu. Kendi kendine, "Demek usulümüzü inandırıcı bulmadınız?" dedi; ve, çocukça bir şeye gülümseyen, fakat bu gülümseme gerisinde kendi düşüncelerini sürdüren ihtiyarlar gibi gülümsedi. "Öyleyse zamanı geldi artık." dedi sonunda ve parlak gözleriyle birdenbire yolcuya baktı; biraz meydan okuyan, biraz da, yardım için yalvaran bir ifade vardı bu gözlerde. "Neyin zamanı geldi?" diye sordu yolcu huylanarak; fakat cevap alamadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Subay, yerli diliyle: "Serbestsin!" dedi hükümlüye. Adam, ilkin inanamadı. "Evet, serbestsin artık!" dedi subay. Hükümlünün yüzünde ilk defa olarak gerçek bir canlılık uyanmaya başladı. Doğru muydu? Yoksa bu, yine değişmesi mümkün olan, subayın geçici bir isteğinden mi ibaretti? Yoksa yabancı mı yalvarmıştı bağışlanması için? Neydi bu? İnsan, bu soruları hükümlünün yüzünden okuyabilirdi. Fakat fazla devam etmedi. Ne olursa olsun, gerçekten serbest olmak istiyordu; Tırmığın elverdiği ölçüde çabalamağa başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Kayışlarımı koparacaksın," diye bağırdı subay, "rahat dur! Şimdi çözeriz." Kendisine yardım etmesi için askere işaret edip, işe koyuldu. Hükümlü kendi kendine gülüyordu. Yüzünü, bir subaydan yana, bir askerden yana çeviriyor, yolcuyu da ihmal etmiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Dışarı çek şunu" diye emretti subay. Üst yanda Tırmık bulunduğu için, biraz özen isteyen bir işti bu. Nitekim hükümlü sabırsızlanıp çırpındığı için sırtı yer yer tırmalanmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Subayın, artık hükümlüye pek aldırdığı yoktu. Yolcunun yanına gelip, cebinden küçük deri çantayı çıkardı; kâğıtları karıştırarak, içinden aradığını bulup yolcuya gösterdi, "Okuyun!" dedi. "Okuyamam," dedi yolcu, "söyledim size, bu yazılardan bir şey anlamadığımı. "Yakından bakmaya çalışın." dedi subay ve birlikte okuyabilmek için yolcunun yanına sokuldu. Fakat bu da yarar sağlamayınca, yolcunun, yazıyı izleyebilmesi için serçe parmağını kâğıdın üzerinde, değdirmeden -sanki kağıdın yüzünü, temasıyla kirletmeye cesaret edemiyormuş gibi- parmağını değdirmeden gezdirerek, yazının ana hatlarını çizdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yolcu, hiç olmazsa, bu işte subayı memnun etmek için çaba gösterdi, fakat bir türlü sökemiyordu: "ADİL OL!~ diye yazılı orada," dedi. "Artık okuyabilirsiniz tabii." Yolcu, kâğıdın üzerine öyle eğilmişti ki, subay, elini sürer diye korkarak, hemen geri çekti; yolcu bir şey söylemedi, ama yazıyı hala sökemediği besbelliydi. "Adil ol! Yazılı orada." diye tekrar etti subay. "Belki." dedi yolcu, "inanıyorum size." "Peki, öyleyse," dedi subay; hiç olmazsa biraz tatmin olmuştu; merdivene çıktı; kâğıdı dikkatle Nakkaşın içine yerleştirdi; bütün dişli çarkları yeni baştan düzenleniyor gibiydi; belki dışarıdan görünmeyen, son derece küçük tekerleklerin de gözden geçirilmesini gerektiren, zahmetli bir işti bu; öyle ki, subayın başı ara sıra Nakkaşın içine girip gözden kayboluyordu; işte böyle bir dikkatle hazırlamak zorundaydı makineyi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yolcu, aşağıdan, onun çalışmasını hiç ara vermeden seyrettiği için boynu ağrımağa, gözleri gökyüzünü dolduran gün ışığıyla kamaşarak, sızlamağa başladı. Askerle hükümlü baş başa vermiş çalışıyordu. Adamın, daha önce mezarın içine atılan gömleğiyle pantolonu, askerin süngüsünün ucuyla çıkarılmıştı. Gömlek fena halde pislendiği için, sahibi onu kovadaki suyla yıkadı. Gömlekle pantolonu giyince, askerle birlikte kahkahayla gülmekten kendini alamadı, çünkü esvabın arkası yırtıktı. Hükümlü, askeri eğlendirmeği kendisine ödev bilmiş olacak ki, yere çömelip zevkten dizini döven askerin önünde, yırtık pırtık elbisesiyle sağa sola dönüp boy gösteriyordu. Fakat efendilere saygı gösterisi olarak, ikisi de birdenbire neşelerini tutup, kendilerine çeki düzen verdiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Subay, sonunda yukarıdaki işini bitirince makineyi baştan aşağı şöyle bir gözden geçirdi, gülümseyerek; derken, o ana kadar açık duran nakkaşın kapağını örtüp aşağı indi; önce mezarın içine, sonra da hükümlüye bakıp, esvabın çıkarıldığını memnunlukla görünce, elini yıkamak üzere su kovasının yanına gitti; suyun, iğrenilecek derecede pis olduğunu yeni fark ediyordu; ellerini yıkayamadığı için üzülmeğe başladı; sonunda, kuma soktu ellerini -bu son çare hoşuna gitmemişti ama ne yapsın, mecburdu- derken dimdik doğrulup ceketinin düğmelerini çözmeğe başladı. Tam o sırada, yakasının üzerinden bağlamış olduğu iki kadın mendili elinin üstüne düştü. "Al şu mendillerini!" deyip hükümlüye doğru fırlattı. Ve yolcuya "Hanımların armağanı" diye açıkladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce üniformasının ceketini, sonra bütün esvabını, üzerinden çabuk çabuk çıkardığı halde, her birini sevgiyle, özenle tutuyor, hatta ceketindeki gümüş kordonu parmaklarıyla okşayıp, püsküllere ikide bir fiske vuruyordu. Bu sevgiyle karışık özen kuşkusuz, üzerinden çıkardığı esvabını istemeye istemeye mezarın içine atmasından ileri geliyordu. En son kalan, küçük kılıcıyla, kılıç kayışı idi. Kılıcı kınından çıkarıp kırdı; sonra parçalarını toplayıp, kınıyla, kayışıyla birlikte, öyle bir şiddetle fırlattı ki, mezarın içi gürültüyle doldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık çırılçıplaktı. Yolcu, dudağını ısırıp hiçbir şey söylemedi. Ne olacağını çok iyi biliyordu, ama subayı ne yaparsa yapsın önlemeye hakkı yoktu. Candan bağlandığı ceza usulünün sonu yaklaştıysa -belki de bu işi kendisine ödev bilen yolcunun işe karışmasının bir sonucu olarak- subay doğru hareket ediyor demekti; yolcu da onun yerinde olsa, aynı şeyi yapardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Askerle hükümlü, ne olduğunu ilkin anlayamadı; daha doğrusu baktıkları bile yoktu. Hükümlü, mendillerini geri aldığı için seviniyordu; fakat sevinmesi uzun sürmedi; asker, ansızın elinden kapıp, kayışının altına soktu, şimdi de hükümlü mendilleri oradan çekip almak için uğraşıyordu ama askerin fırsat verdiği yoktu. Aralarında yarı şaka, yarı ciddi bir güreş başladı. Ancak anadan doğma çıplak kaldığı zaman fark ettiler, subayı. Büyük bir yazgı değişmesine tanıklık edileceği düşüncesi özellikle hükümlüyü çok etkilemişti. Şimdi de subayın başına gelecekti kendi başına gelen; belki de son hadde kadar. Besbelliydi yabancının böyle emrettiği. Demek öcü alınacaktı. Kendisi sonuna kadar acı çekmemişti ama, öç son hadde kadar alınmalıydı. Birdenbire beliren kaba, sessiz bir sırıtış, yüzünde takıldı kaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat subay makineye dönmüştü. Makineden iyi anladığı daha başlangıçta belliydi, ama şimdi öyle bir kullanış makinenin öyle bir itaat edişi vardı ki, görüp de ağlamamak elde değildi. Elini şöyle bir uzatmasıyla Tırmığın -subayı çekip alabilecek şekilde ayar edilinceye kadar- birkaç defa kalkıp inmesi bir oldu; kenarına dokunur dokunmaz yatak titremeğe başladı; keçe tıkaç tam ağzının önüne geldi; subayın, tıkacı ağzına almak istemediği besbelliydi; fakat ancak bir an sürdü bu, sonra boyun eğip, kabullendi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şey hazırdı; yalnız kayışlar yana sarkmıştı, ama zaten gereksizdi onlar, subayın bağlanmağa ihtiyacı yoktu. Derken, kayışlar hükümlünün gözüne ilişti; ona göre, tören tam sayılmazdı, kayışlar bağlanmadıkça; askere sevinçle işaret edip, ikisi birden subayı bağlamak üzere makineye doğru koştular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beriki, Nakkaşı çalıştıran kaldıracı itmek için ayağının birini uzatmıştı, adamların geldiğini görünce ayağını çekip kendisini bağlattı. Fakat kaldıraca uzanamazdı artık; ne asker bilirdi yerini, ne de hükümlü; yolcu ise hiçbir şeye el sürmemeğe karar vermişti. Gereği de yoktu zaten; kayışlar bağlanır bağlanmaz makine çalışmağa başladı; yatak titredi; iğneler, derinin üstünde titreşip parıldadı; Tırmık, kalkıp indi. Yolcu seyretmekteydi; Nakkaşın içindeki bir tekerleğin gıcırdaması gerektiğini unutmuştu; her şey yerli yerindeydi; ufacık bir vızıltı bile duyulmuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Makine, böyle sessiz sessiz çalıştığı için, dikkati çekmiyordu. Yolcu bir ara askerle hükümlüye baktı. Hükümlü ötekine nispetle daha bir canlanmıştı; makinenin her şeyiyle ilgileniyor, kâh eğilip, kâh ayakucuna basıp doğrularak, şahadet parmağıyla askere birtakım ayrıntıları gösteriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yolcunun canını sıktı bu. Sonuna kadar orada kalmaya karar vermişti ama bu ikisinin halini seyretmeye dayanamıyordu. Haydi, siz evinize gidin!" dedi. Asker gitmeye razıydı, fakat hükümlü bu emri bir ceza saymıştı sanki. Saygıyla el bağlayıp, kalmasına izin verilmesi için yalvarmağa başladı; yolcu hayır dercesine başını sert sert sallayınca, bu sefer diz çöktü. Yolcu emir vermenin fayda etmediğini anlamıştı; tam yanlarına gidip kovalayacaktı ki, o sırada, yukarıdan, Nakkaşın içinden bir gürültü duydu. Başını kaldırıp baktı. O dişli çark yine bir iş çıkaracak mıydı? Fakat bambaşka bir şeydi bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nakkaşın kapağı yavaşça kalkıp, trak diye açıldı. Dişli bir çarkın dişleri göründü, sonra yükseldi ve çok geçmeden bütün tekerlek meydana çıktı; sanki çok büyük bir güç, Nakkaşı sıkıştırdığı için tekerleğe yer kalmamıştı; tekerlek yükseldi, yükseldi ve Nakkaşın kenarına gelince düştü, kumun üzerinde biraz yuvarlandıktan sonra yan üstü kala kaldı. Fakat onun arkasından bir ikinci tekerlek daha çıkıyordu; onun arkasından da başkaları, irili ufaklı, hatta gözle fark edilemeyecek kadar küçük bir sürü tekerlek, aynı sona uğruyor; fakat her bakışta insan, "Eh artık Nakkaş tamamıyla boşalmıştır" demeğe kalmadan yeni yeni tekerlekler meydana çıkıp düşüyor, kumun üzerinde yuvarlanarak, yan üstü kalakalıyordu. Bu acayip olay karşısında, hükümlü, yolcunun emrini büsbütün unutmuştu; dişli çarklar onu büyülemişti adeta; yakalamaya uğraşıyor, aynı zamanda da, yardım etmesi için askeri zorluyordu. Fakat her seferinde, elini korkuyla geri çekiyordu; çünkü tam o sırada düşüp sıçraya sıçraya üzerine doğru gelen bir başka tekerlekler onu ürkütüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yolcunun cani müthiş sıkılmıştı; makine gözünün önünde parçalanıyordu; sessiz sessiz çalışması bir hileden ibaretti; subaydan yana çıkması gerektiğini söyleyen bir duygu vardı içinde; çünkü artık kendini koruyacak bir durumda değildi subay. Bütün dikkatini yuvarlanan dişli çarklar çektiği için, makinenin geri kalan kısmına bakmayı unutmuştu; son dişli çark da Nakkaştan ayrılınca, Tırmığın üzerine doğru eğildi; bu sefer hiç beklemediği, daha tatsız bir şeyle karşılaştı. Tırmık yazmıyor, sadece saplanıyordu; yatak ise gövdeyi döndürmeden, sadece titreyerek, iğnelere doğru kaldırıyordu. Yolcu bir şeyler yapmak istiyordu makineyi durdurmak için; subayın özlediği nefis bir işkence değildi bu; düpedüz cinayetti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ellerini uzattı. Fakat tam o sırada, Tırmık eskiden yalnız on iki saatte yaptığı gibi, gövdeyle birlikte kalkıp yana çekildi. Gövdenin üstündeki sayısız deliklerden susuz kan boşanıyordu; çünkü su fıskiyeleri de çalışmaz olmuştu. Sonuncu hareket de başarılamadı; uzun iğnelerin ucuna yapışıp kalan gövde bir türlü düşmüyor, her bir yanından sel gibi kan boşanırken, mezarın üstünde asılı duruyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski yerine dönmeye uğraşan Tırmık, sanki yükünden henüz kurtulamadığını anlamış gibi orada, mezarın üstünde kalakalmıştı. Yolcu, askerle hükümlüye, "Gelin, yardım edin!" diye bağırıp, subayın ayaklarından tuttu. Ötekilerde başından tutarsa, subay, yavaşça iğnelerden kurtarılabilir diye düşündüğü için, ayaklarından itmek istemişti, fakat onlar gelip gelmemekte tereddüt ediyorlardı; hatta hükümlü arkasını dönmüştü; bunun üzerine yolcu, yanlarına gidip onları subayın başına doğru itelemek zorunda kaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam o sırada, -adeta elinde olmadan-, cesedin yüzüne baktı. Hayattaki gibiydi; vaat edilen kurtuluştan eser yoktu; makinede başkalarının bulduğu şeyi bulamamıştı subay; dudaklar birbirine sımsıkı yapışmıştı; gözler açıktı; durgun ve inanç dolu bakışlarıyla, hayattaki ifadenin tıpkısı vardı, bu gözlerde; alnına, büyük demirin ucu saplanmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yolcu, arkasında askerle hükümlü, sömürgenin ilk evlerine varınca, asker bunlardan birini gösterip, "İşte çay-evi" dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Duvarlarıyla tavanı tütünden kararmış, derin, alçak ve mağaramsı bir boşluk vardı, evin zemin katında. Bu boşluğun önü tamamıyla yola açıktı. Bu çay-evi, hepsi de harap bir halde bulunan sömürgenin öbür evlerinden -Komutanın muhteşem karargahının çevresindeki evler de dahil- öbür evlerden pek az farklı olmasına karşın, yolcunun üzerinde adeta eski bir tarihsel eser etkisi bırakmış, ona geçmiş günlerin gücünü duyurmuştu. Ardından yürüyen arkadaşlarıyla birlikte evin yanına gitti; yolun üzerindeki iki boş masanın arasında durup, içeriden gelen ağır, serin havayı burnuna çekti. "Eski Komutan burada gömülüdür," dedi asker. "Papaz, kilisenin avlusuna gömülmesine izin vermediği için bir süre gömecek yer bulunamamıştı; sonunda buraya gömdüler. Subay size bunun sözünü etmemiştir, kuşkusuz; çünkü onun kadar onu utandıran bir şey yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hatta, geceleyin birkaç defa mezarı kazıp adamı çıkarmaya kalkıştı ama, her seferinde kovaladılar." Askere inanmayan yolcu: "Mezar nerede?" diye sordu. Askerle hükümlü hemen önüne düşüp, kollarını mezarın bulunduğu yöne uzatarak, onu arka duvara götürdüler. Burada, birkaç masaya oturmuş müşteriler vardı. Doklarda çalışan işçiler oldukları besbelliydi; kısa, parlak ve kara sakallı, güçlü kuvvetli adamlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiçbirinin üzerinde ceket yoktu; gömlekleri yırtık pırtık, yoksul, zavallı yaratıklardı, bunlar. Yolcu yaklaşırken, içlerinden biri ayağa kalkarak, duvarın dibine çekilip, gözlerini ona dikti. "Yabancı gelmiş." diye bir fısıltı dolaştı aralarında, "mezarı görmek istiyor." Masalardan birini yana çektiler; altında sahiden bir mezar taşı vardı. Üstü bir masayla örtülebilecek kadar alçak, basit bir taştı bu. Küçücük harflerle yazılmış bir yazıt vardı üzerinde; yolcu okuyabilmek için diz çökmek zorunda kaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şöyle deniyordu: "Burada eski Komutan yatıyor. Ona bağlı olup adları artık bilinmeyenler kazdı bu mezarı; bu taşı onlar diktiler. Bir kehanete göre Komutan, bir zaman geçtikten sonra, mezarında doğrulup, bu evde taraftarlarını başına toplayarak, sömürgeyi yeniden ele geçirecektir. İman edip, bekleyesiniz!" Yolcu yazıtı okuyup ayağa kalkınca, çevresine dinelenlerin gülümsediklerini gördü; sanki yazıyı onlar da okumuş, gülünç bulmuşlardı; sanki yolcunun da kendileri gibi düşüneceğini umuyorlardı. Yolcu bunu görmemezlikten gelip adamlara birkaç kuruş dağıttı ve masa, mezar taşının üstüne çekilinceye kadar, orada bekledi; sonra çay-evinden ayrılıp, limana doğru yollandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Askerle hükümlü, kendilerini alıkoyan birkaç tanıdıkla karşılaşmıştı, çay-evinde; ama hemen silkinip kurtulmuş olacaklar ki, yolcu daha rıhtımın basamaklarını yarılamadan, arkasından koşa koşa geldiler. Belki son dakikada kendilerini de götürmesi için onu zorlamak istiyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yolcu aşağıda, kayıkçının biriyle gemiye gitmek üzere pazarlık ederken, askerle hükümlü basamakları uluorta indiler; ama ağızlarını açmadan; çünkü bağırmağa cesaret edemiyorlardı. Son basamağa geldiklerinde, yolcu kayığa binmişti artık; kayıkçı fora ediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kayığa atlayabilirlerdi; fakat yolcu, bordadan aldığı düğümlü bir halatı havaya kaldırarak, tehdit etmiş, atlamalarına engel olmuştu.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8445428495463755091-5091195104987068607?l=edebiyat-arsivi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/feeds/5091195104987068607/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8445428495463755091&amp;postID=5091195104987068607' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/5091195104987068607'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/5091195104987068607'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/2007/12/ceza-smrgesi.html' title='Ceza Sömürgesi'/><author><name>hiaxysheytan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8445428495463755091.post-7829333082923599640</id><published>2007-12-02T03:48:00.000-08:00</published><updated>2007-12-02T03:49:32.962-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Elias Canetti'/><title type='text'>MAHKUMUN KURBAN EDİLİŞİ</title><content type='html'>O gece, bir tapınağın terasında , elindeki tahta sopalarla kendini sağ ve solunda duran, ayağa kalkmış iki jaguarın vahşi saldırılarına karşı savunan bir adam gördü. İki hayvan da rengarenk garip bayraklara sarınmıştı. Dişlerini gıcırdatıyor, gözlerini öyle bir açıyorlardı ki, insanın kanı donuyordu. Gökyüzü siyahtı, bütün yıldızlarını cebine saklamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mahkumun gözlerinden cam gibi gözyaşları aktı ve yere binlerce ufak parça halinde düştü. Ama daha başka bir şey olmadığından vahşi dövüş sıkıcılaştı ve tüm izleyenlerin esnemesine yol açtı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha sonra tesadüfen gözleri jaguarların ayaklarına kaydı. Jaguarların insan ayakları vardı. İşte, diye düşündü izleyici, bunlar antik Meksika’nın kurban kahinleriydi ve kutsal bir komedi sergiliyorlardı. Kurban, en sonunda ölmesi gerektiğini çok iyi biliyordu. Kahinler ise jaguar kılığına girmişti ama bir bakışta onları görüştüm ben.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sağdaki jaguar ağır bir takoz alıp kurbanın kalbine sapladı. Bir köşesi göğüs kemiğine girdi. Kien , şaşkına uğramış şekilde gözlerini kapadı. Kanın göğe kadar fışkırdığını düşündü ve bu ortaçağ vahşetini şiddetle kınadı. Kanın durduğunu düşündüğü zamana kadar bekledi ve gözlerini açtı. Ah ne korkunçtu! Kurbanın yaralı göğsündeki yarıktan bir kitap ortaya çıktı , bir tane daha, bir üçüncüsü, bir sürü... Kitapların sonu gelmiyor, hepsi yere düşüyor ve yapışkan alevlere kapılıyorlardı. Kan, tahtaları ateşe vermişti, kitaplar yanıyordu. “Göğsünü kapa!” diye bağırdı Kien mahkuma. El kol işaretleri yapıyor “Böyle yapmalısın, haydi, çabuk!” diyordu. Mahkum anladı, mükemmel bir silkinmeyle kendini bağlarından kurtardı ve her iki elini de kalbinin üstüne koydu, Kien yeniden nefes aldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ardından, kurban aniden göğsünü açtı. Kitaplar yeniden oluk oluk akmaya başladı. Yüzlerceydi, sayılamayacak kadar çoktu ; alevler kağıtlara doğru her şeyi yutarak ilerledi. Hepsi yardım için çığırıyordu, korkunç yakarışlar dört bir yanı sarmıştı. Kien ellerini, alevler halinde cennete yükselen kitaplara doğru uzattı. Sunak düşündüğünden çok daha uzaktaydı. Bir kaç adım attıysa da bir türlü yaklaşamadı. Onları canlı kurtarmak istiyorsa koşmalıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Koştu ve düştü, ah nefesi sıkışıyordu ... fiziksel sağlığını ihmal etmişti, o sırada kendini öfkeden paramparça edebilirdi. Ne kadar da işe yaramaz bir yaratıktı! İhtiyaç duyulduğu anda hiç bir işe yaramıyordu. Of sefiller! Kurban edilen insanları duymuştu ama kitaplar, ah o kitaplar! Şimdi en sonunda sunağa ulaşmıştı. Ateş, saçlarını ve kirpiklerini yakacaktı neredeyse. Yanan odun yığını devasaydı . Halbuki uzaktan küçük olduğunu düşünmüştü. Ateşin tam ortasında olmalıydılar. Haydi o zaman içine gir, korkak, sefil günahkar!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama neden kendini suçluyordu ki? Tam ortasındaydı. Sen neredesin? Sen neredesin? Alevler gözlerini kamaştırdı. Ama bu her neyse, nereye uzansa, çığlıklar atan insanlardan başka hiç bir şeye ulaşamıyordu. Bütün güçleriyle kendisine tutunmuşlardı. Üstünden atmaya çalışsa da, hepsi yeniden yapışıyordu. Aşağıdan yaklaşıyorlar, dizlerine tırmanıyorlar, üstünden başına alev yağmurları yağıyordu. Yukarı bakmadığı halde onları açıkça görebiliyordu. Kulaklarına, saçlarına, omuzlarına tutundular. Vücutlarıyla onu tutsak ettiler. O anda kıyamet koptu. “Bırakın beni!” diye bağırdı , “Sizi tanımıyorum. Benden ne istiyorsunuz? Kitapları nasıl kurtaracağım?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama içlerinden biri kendini ağzının ortasına attı ve sıkıca kapanmış dudaklarına asıldı. Yeniden konuşmak istedi, ama ağzını açamıyordu. İçinden onlara yalvardı: “Onları kurtaramıyorum!Onları kurtaramıyorum! Ağlamak istedi ama göz yaşları neredeydi? Gözleri o kadar sıkıca kapanmıştı ki ...insanlar gözlerine de bastırıyorlardı. Onlardan kurtulmaya çalıştı , bacağını yukarı kaldırdı ..ama boşunaydı, yeniden geri çektiler ...yanan insanlar kurşun gibi ağırlıklarıyla geri çekiyordu onu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlardan , bu aç gözlü yaratıklardan iğrendi. Sahip oldukları hayatlardan tatmin olamazlar mıydı? Onlardan tiksindi. Onlara acı vermek, sitem etmek onları üzmek istediyse de, hiç bir şey yapamadı, hiç bir şey...Orada olma nedenini bir anlığına bile unutmadı. Gözlerini sıkıca kapatıyor olabilirlerdi ama ruhunda çok güçlü bir şekilde görebiliyordu. Bir kitabın her yöne doğru bütün gökyüzünü, dünyayı, ufuklara kadar her yeri kaplayana kadar giderek büyüdüğünü gördü. Kenarlarında, kırmızımsı bir parlaklık, yavaşça, hızlıca silip tüketti onu. Gurulu, sessiz, şikayet etmeyen bir şekilde bir şehidin ölümüne katlandı. İnsanlar çığlık atıp bağırdı, kitaplar tek bir söz söylemeden yandı. Şehitler bağırmazdı, azizler çığlık atmazdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ardından bir ses konuştu.Seste bütün bilgi vardı zira bu ses Tanrı’nın sesiydi: “Burada hiç kitap yok. Her şey boş.”Ve bir anda, Kien sesin doğruyu söylediğini gördü. Hafif bir şekilde, yanan kalabalığı attı ve alevlerin arasından çıktı. Kurtulmuştu. Onlara acı vermiş miydi? Korkunç bir şekilde diye kendi kendini cevapladı, ama insanların düşündüğü kadar da değildi. Sesi duyduğu için olağanüstü bir mutluluk duymuştu. Kendini sunakta dans ederken gördü. Kısa bir süre sonra döndü . Boş alevlere doğru gülmek istedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra hareket etmeden durdu. Roma’yı düşünmeye daldı. Mücadele eden vücutları gördü, hava ağırdı ve yanık et kokuyordu. İnsanlar ne kadar da aptaldı! Öfkesini unuttu. Tek bir adımla kendilerini kurtarabilirlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aniden, nasıl olduğunu anlayamadı ama bütün insanlar kitaplara dönüştü. Büyük bir çığlık attı ve ateşin yönüne doğru koşmaya başladı. Koştu, nefes nefese kaldı kendini küçümsedi, alevlerin arasına daldı ve bir kez daha o yalvaran insan vücutlarının arasında buldu kendini. Bir kez daha korku yakaladı onu ve tekrar Tanrı’nın sesi onu özgür kıldı , tekrar kurtuldu ve tekrar aynı yerden aynı sahneyi izledi. Dört kez kandı buna. Olayların meydana geliş hızı her seferinde arttı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ter içinde kaldığını biliyordu. Gizli gizli, iki heyecan arasında nefes alabildiği zamanı iple çekmeye başladı. Dördüncü arada, Son Yargı tarafından yakalanmıştı. Evler kadar, dağlar kadar yüksek, gökler kadar büyük Dev vagonlar, ikişer, onar, yirmişer, her yönden yok olan sunağa doğru yaklaşıyordu. Sert ve yıkıcı ses onunlar alay etti: “Şimdi kitaplar geliyor!”&lt;br /&gt;Kien çığlık attı ve uyandı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;karakutu.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8445428495463755091-7829333082923599640?l=edebiyat-arsivi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/feeds/7829333082923599640/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8445428495463755091&amp;postID=7829333082923599640' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/7829333082923599640'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/7829333082923599640'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/2007/12/mahkumun-kurban-edilii.html' title='MAHKUMUN KURBAN EDİLİŞİ'/><author><name>hiaxysheytan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8445428495463755091.post-5357914580925900843</id><published>2007-12-02T03:47:00.000-08:00</published><updated>2007-12-02T03:48:19.758-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Elias Canetti'/><title type='text'>Kadınlar Aptal mıdır?</title><content type='html'>Buddha'nın , Konfüçyüs'ün , Homeros'un , Aziz Thomas'ın kadın düşmanlığı nereden gelmektedir ?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aklı başında sınıfına dahil ettiğimiz Entelektüel kesimin kadınlardan duydukları bu nefretin,kaçışın gerçek nedenleri nelerdir ?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buddha'nın dediği gibi cidden "aptal mahlukatlar mı" ? veya Aziz Thomas'ın söylediği gibi "hızla yayılıp büyüyen yabani otlar" mıdır ?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarih boyunca ezilip hakir görülen, "İnsan sınıfı"na  dahil edilmeyen kadınlar hakkında, söylenenler, söylediklerini belgeleyenler...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elias Canetti Körleşme kitabında ayrıntıları ile değiniyor bu konuya.. Meraklısı içinde bir derleme yaptık..&lt;br /&gt;(Karakutu.com)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Öyle sanıyorum ki, kadınların önemini abartıyorsun", dedi, "Onları aşırı ciddiye alıyorsun ve insan yerine koyuyorsun. Ben ise kadınlara geçiçi bir kötülük gözüyle bakıyorum. Bu bakımdan bazı böcek türlerinin durumu bizden iyi. Bir ya da bir kaç ana, bütün bir kovanı, bütün bir türü dünyaya getiriyor. Öteki hayvanlar ise gelişmeden kalıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Termitlerin alışkın olduklarından daha yoğun bir birlikte yaşama biçimi düşünülebilir mi? Böyle bir kovan, ne denli korkunç bir cinsel uyaranlar birikimi taşırdı-tabii hayvanlar, cinselliklerine sahip olsalardı! Ama cinsellikleri yok, buna ilişkin içgüdüleri de en alt düzeye indirgenmiş durumda. Ve onlar, bu denli az olandan bile korkuyorlar. İçinde binlerce ve binlerce hayvanın görünüşte anlamsız biçimde ölüp gittikleri oğul ya da sürüyü ben, kovanın içerdiği cinsellik birikiminden bir kurtuluş olarak görüyorum. Bu hayvanlar, çoğunluğu aşkın yol açacağı karışıklıklardan korumak için, kitlelerinin küçük bir bölümünü kurban ediyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü içinde aşka bir kez izin verilirse tüm kovan yıkılır gider. Bir termitler kolonisindeki sefahat aleminden daha etkileyici bir&lt;br /&gt;tasarım canlandıramıyorum kafamda. Böyle bir durumda hayvanlar, ne olduklarını unuturlar; dev bir anımsama eylemi, onları boyunduruğu altına almış ve bağnaz bir bütünün parçalarına dönüştürmüştür. Artık her biri kendi için var olmak ister; bu&lt;br /&gt;içlerinden yüzünde ya da bininde başlar, sonra çılgınlık, onların çılgınlığı, kitle çılgınlığı, giderek genişler. Nöbetçiler, geçitlerdeki yerlerinden ayrılırlar; bütün koloni, mutsuz bir aşkın yalazlarıyla kavrulur. Cinsiyetleri bulunmadığından çiftleşemezler. (s510)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(...)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Aşk diye birşey yoktur. Olmayan birşeyin de yeri ne doldurulabilir ne de doldurulamaz. Aynı kesinlikle kadın diye birşey yoktur, diyebilmeyi isterdim. Termitler bizi ilgilendirmez. Orada kadınlar yüzünden acı çeken var mı? Onun için&lt;br /&gt;biz insanlarda kalalım. Dişi örümceklerin, zayıf yaratıklar olan erkek örümcekleri kötüye kullandıktan sonra kafalarını koparmaları, yalnızca dişi sivrisineklerin kan emmeleri burada konumuz dışında. Erkek arılar arasında kraliçe uğruna yapılan savaş,&lt;br /&gt;bir barbarlıktan başka birşey değildir. Erkek arılara gerek yoksa, neden yetiştiriliyorlar? Yararlıysalar, o zaman neden öldürülüyorlar? Ben, tüm hayvanların en acımasızı ve en çirkini olan örümceği, kadınlığın simgesi sayıyorum. Örümceğin ağı, güneşte zehirli ve mavi parıltılar saçar. (s511-512)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(...)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçek büyük düşünürler, kadının değersiz bir yaratık olduğuna inanmışlardır. Konfüçyüs’ün konuşmalarını araştır bir kez; gerek günlük yaşamın konuları, gerekse günlük yaşamın sınırlarını aşan konular üzerine belki bin görüş ve yargı vardır; ama&lt;br /&gt;bak bakalım, kadınları uzaktan yakından ilgilendiren bir tek cümle bulabilir misin! Suskunluğun ustası, kadınlar üzerine susar ve konuyu böyle geçiştirir. Biçim kurallarının aynı zamanda içerik açısından da bir değer taşıdığına inanmasına karşın,&lt;br /&gt;ölen kadınların arkasından, matem tutulmasını bile uygunsuz ve rahatsız edici bulur. Konfüçyüs çok genç evlenmişti. Bunu da inandığından ve aşık olduğu için değil, ama törelerin gereğini yerine getirmek için yapmıştı. Karısı uzun süren bir evlilik&lt;br /&gt;yaşamından sonra öldü. Oğlu, ölünün başında yüksek sesle yakınmaya başladı. Ağladı, kendini yerden yere attı ve bu kadın, bir rastlantı sonucu annesi olduğu için, yerini hiçbirşeyin dolduramayacağını sandı. Bunun üzerine Konfüçyüs, üzüldüğü için, oğlunu&lt;br /&gt;sert sözlerle azarladı. İşte, erkek diye buna denir. (s512)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(...)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buda’nın en sevdiği öğrencisi olan Ananda, bir defasında, Buda’ya şu soruyu sormuştu:&lt;br /&gt;"Yüce efendim, kadınların toplantılara katılamamaları, ticaret yapamamaları ve ekmeklerini kendi uğraşlarıyla kazanamamaları nedendir, söyler misiniz?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Kadınlar, hemen öfkelenirler, Ananda! kadınlar, kıskançtır, Ananda! kadınlar aptaldır Ananda!  işte Ananda! kadınların toplantılara katılamamaları, ticaret yapamamaları ve ekmeklerini kendi uğraşlarıyla kazanamamaları bundandır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadınlar, tarikata girmek için yalvarmışlardı. Buda’nın öğrencileri de onların yanını tutmuşlardı. Ama Buda, uzun süre onlara karşı koydu. On yıllar sonra, yufka yürekliliğinin ve acıma duygusunun tutsağı olarak kendi doğru düşüncelerine karşı&lt;br /&gt;çıktı; rahibeler için bir tarikat kurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rahibeler için kurmuş olduğu sekiz katı kuralın ilki şöyleydi: "Bir rahibe, tarikata girişinin üzerinden, isterse yüzyıl&lt;br /&gt;geçmiş olsun, henüz o gün tarikata girmiş bir rahiple bile karşılaşsa, onu saygıyla selamlamak, önünde ayağa kalkmak, ellerini kavuşturmak ve onu gerektiği gibi onurlandırmak zorundadır. Rahibe, bu kurala saygı göstermek, uymak, kutsal saymak ve yaşamı boyunca karşı gelmemek yükümü altındadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun gibi, rahibelerden kesinlikle kutsal saymalarının istendiği yedinci kural da şöyledir: "Bir rahibe, hiçbir koşul altında, bir rahibi aşağılayıcı davranışlarda bulunamaz ve onu azarlayamaz. "&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sekizinci kural: "Bugünden başlamak üzere, rahibelere erkekler karşısında konuşma yolu kapanmıştır. Ama rahiplere, rahibeler karşısında konuşma yolu açıktır." (s513)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(...)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir ağaç kadar sert,&lt;br /&gt;Nehirler gibi kıvrımlı,&lt;br /&gt;Bir kadın kadar kötü,&lt;br /&gt;Bunca kötü ve aptal.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Der, Hintlilerin en eski özdeyişlerinden biri. Dile getirilmek istenen konunun korkunçluğu karşısında, özdeyişlerin çoğu gibi bu da sertlikten kaçınan bir özdeyiş. Ama Hindistan halkının duyguları açısından iyi bir gösterge! (s514)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(...)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölüm, evliliğe son verir, ölümün yaptığını, ben yapmak hakkına sahip değil miyim?  Nedir ki ölüm dedikleri. İşlevlerin durması, bir olumsuzluk, bir hiçlik. Böyle bir  hiçliği mi beklemeliydin. Dirençli, yaşlanmış bir bedenin keyfini mi beklemeliydin.&lt;br /&gt;Çalışmasına, yaşamasına, kitaplarına, kast edildiği zaman, kim eli kolu bağlı bekler. O kadından nefret ediyorum. Şimdi de ediyorum. Ölmüş olmasına karşın nefret ediyorum. Nefret etmeye hakkım var. Bütün kadınların nefreti hakkettiklerini&lt;br /&gt;kanıtlayacağım sana. (s517)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(...)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Homeros, kadınlar hakkında bizden çok şey biliyordu. Biz görenlerin, o kör ozandan ders almamız gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Afrodite’in ihanetini anımsa. Topalladığı için, Hephaistos’u beğenmez. Kiminle aldatır Hephaistos’u? Demirci Hephaistos’ta bulamadığı tüm güzellikleri taşıyan, ozan ve Hephaistos gibi bir sanatçı olan Apollon’la mı? Tüm yeraltının sahibi olan karanlık Hades’le mi? Denizlere fırtınaları yollayan, güçlü ve öfkeli Poseidon’la mı? Onun, denizlerinden doğma olduğu için, Poseidon’la&lt;br /&gt;mı aldatması uygun düşerdi, peki kiminle? Yoksa kadınlarınki de dahil olmak üzere, tüm hilelerden anlayan, kurnazlığı ve beceriksizliği karşısında, kendisinin, yani bir aşk tanrıçasının bile geri çekilmek zorunda olduğu Hermes’le mi? Hayır, Afrodit,&lt;br /&gt;kafasının boşluğunu bir sürü adale ile dolduran, kızıl saçlı bir budalayı, Yunanistan’daki paralı askerlerin tanrısı olan Ares’i yeğler. Akıl diye birşey yoktur Ares’te. Yalnız yumruklarına güvenir. Kabalığı sınırsızdır. Ama sınırlı bir kafanın somut örneğidir. (s519-520)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(...)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karısı tarafından öldürülen, yeraltı dünyasında artık salt donuk, mavi bir gölge gibi var olan Agamemnon’un, Odyseus’a, söyledikleri, bence Homeros’un, bize bırakmış olduğu en değerli ve en özgün mirastır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen de ders al bundan,&lt;br /&gt;Yumuşak olma karına,&lt;br /&gt;Güvenip ona açma tekmil düşüncelerini,&lt;br /&gt;Ara sıra açıl ona,&lt;br /&gt;Ara sıra fikrini sakla,&lt;br /&gt;Çok gizli yanaştır gemini, sevgili baba toprağına,&lt;br /&gt;Görünme kimseye sakın, güven olmaz, kadın milletine.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Acımasızlık, Yunan tanrıçalarının başlıca özelliklerinden biridir. Tanrılar ise daha bir insana yakındır. Hera’nın korkunç öfkesinin kurbanı olan, Herakles kadar, acımasızca işkence görmüş ve amansızca izlenmiş bir başka yaratık daha var mıdır şu yeryüzünde. (s522)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(...)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kleopatra, kızkardeşini öldürtür -her kadın, her kadınla savaşır zaten, sonra Antonius’u aldatır -her kadın, her erkeği aldatır. Kleopatra, Antonius’u ve Roma’nın Asyadaki eyaletlerini kendi lüksü uğruna kullanır -her kadın, lükse duyduğu aşk&lt;br /&gt;uğruna yaşar ve ölür. Kleopatra, Antonius’a, daha ilk tehlike anında ihanet eder. Onu, kendini yakacağına inandırır. Bu arada Antonius, kendini öldürür. Kleopatra kendini yakmaz. Ama kendisine yakışan bir matem giysisini hemencecik buluvermiştir.&lt;br /&gt;Bu giysiyi, Oktavianus’u yakalamak için yem olarak kullanacaktır. Gel gelelim, Oktavianus, ona bakmayıp, gözlerini yere dikecek denli akıllıdır. Kleopatra’yı hiç görmemiş olduğunu bahse girerim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genç ve kurnaz Oktavianus’un üzerinde zırhı vardı. Yoksa Kleopatra, teniyle sonuç almayı dener ve öte yandan&lt;br /&gt;Antonius, son nefesini verirken, bedenini Oktavianus’un bedenine yapıştırırdı. Ama Oktavianus denen o muhteşem insan, tenini zırhıyla, gözlerini de bakışlarını yere dikerek korur. Kleopatra’nın onu yalnızca burnundan yararlanarak ele geçirmesi ise&lt;br /&gt;olanaksızdı. Oktavianus, burnuna güveniyordu. Büyük bir olasılıkla koku alma duyusu iyi gelişmemişti. Erkek, evet erkek diye ona derler. Ona nasıl hayranım bir bilsen. Kleopatra’ya Sezar bile yenildi de o yenilmedi. (s527-528)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(...)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akino’lu Aziz Thomas "Kadın hızla büyüyüp, yayılan yabani otlar gibidir. Eksik gelişmiş bir insandır." demişti. Bedeni ise, değersiz olduğu ve doğa bu nedenle fazla ilgilenmediği için, erken gelişir. Ya ilk modern komünest olarak değerlendirilebilecek Thomas Morus. Ütopya’da yaşayanlara ilişkin, evlilik yasalarına nerede yer vermişti? Köleliğe ve suçlara ayırdığı bölümde! (s.528-529)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elias Canetti   /  Körleşme&lt;br /&gt;www.anarsist.org&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8445428495463755091-5357914580925900843?l=edebiyat-arsivi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/feeds/5357914580925900843/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8445428495463755091&amp;postID=5357914580925900843' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/5357914580925900843'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/5357914580925900843'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/2007/12/kadnlar-aptal-mdr.html' title='Kadınlar Aptal mıdır?'/><author><name>hiaxysheytan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8445428495463755091.post-3668665924728092666</id><published>2007-12-02T03:46:00.000-08:00</published><updated>2007-12-02T03:47:04.005-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Elias Canetti'/><title type='text'>Kıskançlık</title><content type='html'>Dünyada kıskanç bir erkeğin kıskançlığından kurtarılması kadar zor bir iş daha yoktur. Kıskançlığın ne olduğu üzerine enine boyuna düşünmeden, bu iş başarılamaz pek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşüncede ve solunan havada baş gösteren bir daralmadır kıskançlık, sanki küçük bir odada yaşanması gerekmektedir ve odadan kaçıp kurtulmanın yolu yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yer yer odada bir pencere açılır, kıskançlık konusu nesne şöyle bir göz atar içeri, sonra yine kaybolur ve pencere kapanır. Kıskançlık elini kolunu sallayarak dilediği gibi ortalarda gezip dolaşırken, kıskanç kişinin kendisi odaya hapsolmuştur ve bir yere kıpırdayamaz. Bir yere gidilemez olmuş, kıskançlıkta doğmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zamanında kıskançlıkla birlikte yürünecek yollar yürünmemiştir. Örneğin denetim altında tutulmayan pek çok yol vardır, onlara sapılmamıştır; özgürce davranılabilen yollardır hepsi, herkes istediğini yapabilir. Pek çok yolun tutsaklığına yakalanmış kişi, kıskançlık için biçilmiş kaftandır. Her tarafa nasıl yetişilebilir, her kapriste, her adımda nasıl varolunabilir, bunun için bir uydu, daha doğrusu bir köpek olmak gerekir: bunun en iyi üstesinden gelecek köpeklerdir, efendilerinin yürüdükleri yollarda hep kendileri de bulunsun diye bakarlar. Ama bir erkek bir kadına pek köpeklik yapamaz. Birazcık bu yola başvurmaya görsün, kendisi olmaktan çıkar, beri yandan birazcık köpeklik de hiç bir işine yaramaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, mutsuz kişiler vardır, evde kalmaktan, kitap ve notlarının arasında vakit geçirmekten hoşlanırlar: sessiz bir varoluş ağını örüp içerisine bu kişiler için bir kadınla yaşamak asla uygun bir yol değildir. Çünkü kadını yanlarında uzaklaştırmasalar, sessizlik ellerinden gider; kadını yanlarından uzaklaştırayım deseler, çok geçmeden onun ne yaptığını bilmekten çıkarlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi kendilerini kapalı yerlere hapseden erkekler, eşlerine karşı daha çok böyle davranmak zorundadır. Uzakta bir yere kapatılmış bir kadının yolu uzundur ve hep bir an gelir, canlanır yol. Hava ayartılarla doludur ve erkeksi sözcükler halinde şekillenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yolun birlikte yürünmesine ilişkin olarak kadın tarafından yöneltilip erkek tarafından yerine getirilmeyen çağrı, ileride bir başkasıyla yürünecek bir yolu çıkarır kadının önüne; yeni yollardan ileride istediği kadar bıkıp usansa da, bir başka yaşamın başlangıcını oluşturur bu yollar ve söz konusu yaşamın önünde artık kimse duramaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erkeğin kendisini hapsettiği yer, kendisinden korunmak istediği kadın için gizli kalmalıdır; çünkü oraya sokulacak kadın kendi gelgitlerini de yanında taşıyıp getirir ve ilgili yerin canına okunur böylece. Gel gelelim, söz konusu yere sokulmadı mı, o yeri kafasında hiç canlandıramaz, dolayısıyla kendine başka yerler arayıp bulur. Kıskançlık kurbanının modern çağlarda daha da zordur işi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örneğin telefon edebilir ve yanı başında bulunmayan eşinin bir falsosunu hiç kuşkuya yer kalmayacak şekilde saptayabilir; yanılıyor olabileceği umudunu bile besleyemez içinde. Mutsuzluğu her zaman açık seçik önündedir; ne bir çıkar yol vardır kendisi için, ne de bir avuntu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pek çok kadını sevmesi, sevgisini pek çok kadına dağıtması kıskanç erkeğin derdine çare olu mu? Hayır, çünkü sevgisi gerçekten bir sevgiyse her vakit büyük olacaktır. Ya "sevdiği" kadınları hiç umursamayacak, yani bunlar gerçekten yaşamayacaktır kendisi için, böyle bir durumda da onların ne yapıp ettiğine aldırmayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya da sevecek, yani kadınları tastamam çekip alacaktır içine; o zaman da sayıları ne çok olursa olsun, bunlardan her biri tümüyle bir insandır ve her biri kendisini seven erkeği kendine göre ölümcül derecede üzüntüye sokabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgisini pek çok kadına dağıtması, ilgili duyguyu ciddiliğinden soyutlaması durumunda yarar sağlayabilir ancak. Bu duygu için de yaşamaya değmez. O zaman en iyisi yalnız kalmak, tek başına yaşamak ve asla kavranamayan bir Tanrı'ya tapmaktır. Pek çok kadın, pek çok kıskançlık nedeninden başka bir şey değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama belki bunun çaresi, bir başka biçimde sevmektir. Bir başkasının ölüm kalımı üzerinde yargıçlık taslamadan, bir başkasının her an bir tehlikeyle karşı karşıya bulunan yaşamı konusunda bir sorumluluk üstlenmeden, bir korku duymadan sevmek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıskançlık, sorumluluk duygusu hissedenlerin yüreklerinde hepsinden amansızdır; bu gibilerinin korkuları uyanıktır, tetikte bekler hep, genel olarak böyleleri kendilerini bir yere hapsedenlerdir, çünkü korku evden çıkmalarına izin vermez her zaman.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölüm denen şey olmasaydı, kıskançlığa dayanılabilirdi. Çünkü göz önünde olmayan kadının bir yerlerde olabileceği bilinirdi o zaman, kendisiyle belki yeniden karşılaşılabilirdi, belki gerisin geri döner, koşar gelirdi erkeğin yanına. Ama işin içine ölüm girince, başka türlü olabilir durum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevilen kadın gözden kaybolur kaybolmaz, ölmüş olabilir; gerçekten ölmüşse, onu kim getirebilir geriye? Denetlenmesi olanaksız ölüm, acaba önlenemez miydi? Hangi sevgi ölümü akla getirmeyecek kadar kısadır? Hangi sevgi ölümü alt etmeye kalkışmayacak kadar güçsüzdür?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölümün olmayışı, kıskanç erkeğin kıskançlığından kurtarılabilmesi için bir çare görülebilirdi; ama ölümün olmayışı, boş bir hayalden başka bir şey değildir. Aranan çarenin bu sınırlı yaşam içinde ele geçirilmesi gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;karakutu.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8445428495463755091-3668665924728092666?l=edebiyat-arsivi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/feeds/3668665924728092666/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8445428495463755091&amp;postID=3668665924728092666' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/3668665924728092666'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/3668665924728092666'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/2007/12/kskanlk.html' title='Kıskançlık'/><author><name>hiaxysheytan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8445428495463755091.post-7763911342932344566</id><published>2007-12-02T03:45:00.000-08:00</published><updated>2007-12-02T03:46:04.692-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Elias Canetti'/><title type='text'>Sürü</title><content type='html'>Sözcüğün modern anlamıyla kitle kristalleri ve kitleler, hâlâ aynı olan daha eski bir birimden türemiştir. Bu birim sürü'dür.* On ya da yirmi kişilik küçük gruplar halinde dolaşan küçük hordalar** arasında sürü, komünal heyecanın ortak ifadesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sürünün karakteristik özelliği büyüyememesi olgusudur. Etrafı boşlukla çevrilidir ve kelimenin tam anlamıyla ona katılabilecek hiç kimse yoktur. En yakıcı dileği daha fazla sayıda olmak olan, heyecan içinde bir grup insandan oluşur. Avlanma ya da kavga olsun, birlikte yaptıkları her ne ise daha fazla sayıda insanla birlikte yapmaları çok daha iyi olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kadar az kişiden oluşan bir grup için, sürüye dahil olan her bir insan ayrı, önemli ve vazgeçilmez bir katkı anlamını taşıyacaktır. Bu insanın sürüye kattığı kuvvet, sürünün toplam kuvvetinin onda ya da yirmide biri kadar olabilir. Doldurduğu konum hepsi için kazançtır; bugün hemen hemen hiç birimiz için olmadığı bir biçimde, grup rezervi içinde hesaba katılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir birey zaman zaman grubun içinden çıkan ve "bir"lik duygusunu en kuvvetli biçimde ifade eden sürünün içinde, kendini asla modern bir insanın günümüzdeki bir kitlede kendini kaybettiği kadar bütünüyle kaybetmez. Sürünün değişen düzeni içinde, dans ederken ve sefere çıkarken, birey kendini tekrar tekrar sürünün kenarında bulacaktır. Sürünün ortasında da olabilir; o zaman hemen sonra kenarında bulur kendini; ya da önce kenarında, sonra tam ortasında da.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sürü ateşin etrafında bir çember oluşturduğu zaman, her insanın sağında ve solunda başkaları olacaktır ama arkasında hiç kimse olmaz; sırtı çıplaktır ve vahşi doğaya açıktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sürünün içindeki yoğunluk daima bir yanılsamadır. İnsanlar birbirlerine sımsıkı yaslanabilirler ve geleneksel ritmik hareketlerle bir kalabalık taklidi yapabilirler, ama onlar kalabalık değildir; birkaç kişidirler ve sayı olarak yoksun oldukları şeyi yoğunlukla telâfi etmek zorundadırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitlenin bildiğimiz dört temel niteliğinden ikisi, büyük bir şevkle olması istenip, rolü yapılmasına rağmen, sürü sözkonusu olduğunda en kurmaca olanlardır. Bu yüzden diğer iki nitelik gerçekte çok daha kuvvetli bir biçimde var olmalıdır. Büyüme ve yoğunluk yalnızca oynanır; eşitlik ve yön gerçekten mevcuttur. Sürü konusunda insana çarpıcı gelen şey, sapmaz yönüdür; eşitlik, sürüdeki herkesin aklını aynı amaca, belki öldürmek istedikleri bir hayvanın görüntüsüne takmış olduğu olgusunda ifadesini bulur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sürü birçok biçimde kısıtlanmıştır. Sürüde görece az insan bulunur ve bu insanlar birbirini iyi tanır. Bu insanlar her zaman birlikte yaşamışlardır, her gün görüşmüşlerdir ve pek çok ortak girişimde birbirlerini tam olarak değerlendirmeyi öğrenmişlerdir. Sürü kendisine yeni katılacakların olmasını bekleyemez; benzer koşullarda yaşayan insan sayısı çok azdır ve çok geniş bir alana dağılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama yine de sonsuz bir büyüme kapasitesine sahip olan kitleye göre bir bakımdan üstünlüğü vardır. Bütünüyle, birbirini iyi tanıyan insanlardan oluştuğu için kötü koşullar nedeniyle dağılmış olsalar bile, her zaman yeniden sürü oluşturabilirler. Sürü devamlılığını kabul edebilir; sürüyü oluşturan insanlar hayatta oldukları sürece sürünün varlığı garanti altındadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sürü ritler ve törenler geliştirecektir ve bunlarda yer alanların yeniden ortaya çıkacağına güvenilebilir. Nereye ait olduklarını bilirler ve yoldan çıkma konusunda akılları çelinemez. Bu gibi akıl çelmeler gerçekten o kadar azdır ki bunlara taviz verme alışkanlığının gelişme şansı yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak sürüler büyüdüğünde, büyüme, ayrı ayrı çekirdeklerde ve katılanların karşılıklı mutabakatıyla gerçekleşir. İkinci bir gruptan oluşan sürü ilk sürüyle karşılaşabilir ve kavga etmezlerse eğer, geçici amaçlarla güçbirliği yapabilirler. Ancak iki ayrı çekirdek olma bilinci her zaman korunacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birleşik eylemin heyecanı içinde bu bilinç ayrılığı ortadan kalkabilir, ama bu uzun sürmez. Her halükârda, payelendirme ya da diğer törenler sırasında bu bilinç ayrılığı yine ön plana çıkacaktır. Sürü hissi her zaman, bireyin sürüden ayrı olarak kendisine yönelik duygularından daha kuvvetlidir. Ortaklaşa yaşamın belirli bir düzeyinde sürünün ayrı çekirdekler halinde olması belirleyici ve sarsılmaz niteliktedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada bilerek, kabile, aşiret, klana ilişkin alışılmış kavramların hepsine, farklı türden bir birimle, sürü birimiyle karşı çıkıyorum. Bu iyi bilinen sosyolojik kavramlar, önemli olsalar da, statik bir şeyi temsil ederler. Bunun aksine, sürü bir eylem birimidir ve dışavurumları da somuttur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitlelerin davranışlarının kökenini araştırmaya sürüden başlamalıyız. Sürü, kitlelerin en eski ve en kısıtlı biçimidir ve sürü modern anlamdaki kitle bilinmeden önce de varolagelmiştir. Sürü, onbinlerce yıl içinde, kolayca kavranabilecek çeşitli biçimlerde ortaya çıktı; öyle etkin bir gücü vardı ki bu sürünün izleri her yerde, hatta bizim farklı olan dünyamızda bulunur, doğrudan sürüden türemiş oluşumlar hâlâ mevcuttur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok erken devirlerden itibaren sürünün dört farklı biçimi, ya da işlevi olmuştur. Bunların hepsinde geçici bir şeyler vardır ve her biri kolayca diğerine dönüşebilir, ama öncelikle birbirlerinden hangi bakımlardan farklılık gösterdiklerini belirlemek önemlidir. En gerçek ve doğal sürü, sürü sözcüğünün türediği avcı sürüsüdür. Nerede hedefi tek bir insan tarafından ele geçirilemeyecek kadar kuvvetli ve tehlikeli bir hayvan olan bir sürü varsa, bu bir avcı sürüsüdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de, ne zaman kitlesel bir av olanağı oluşsa, bunun olabildiğince azını elden kaçırmak için avcı sürüsü gereklidir. Katledilen hayvan çok büyükse, örneğin, balina ya da filse, bu hayvanın boyutları, bu hayvan aslında bir ya da iki kişi tarafından vurulmuş olsa bile, taşınıp bölünmesi için birlikte çalışan çok sayıda insanın gerektiğini gösterir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylelikle avcı sürüsü, paylaştırma aşamasına girer. Paylaştırmanın ille de avlanmadan sonra yapılması gerekmez; ama bu iki aşama, ya da durum yakından bağlantılıdır ve birlikte incelenmelidir. Her ikisinin de nesnesi avdır. İster canlı ister ölü olsun, tek başına bu hayvan, bu hayvanın doğası ve davranışları, onu hedef kılarak oluşan sürünün davranışlarını belirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci tür sürü, savaş sürüsüdür ve bunun avcı sürüsüyle pek çok ortak yanı vardır; hatta avcı sürüsüyle pek çok geçiş durumları açısından ilintilidir. Savaş sürüsü ikinci bir insan sürüsünün varlığını gerektirir; savaş sürüsü karşıt sürü henüz oluşmamışsa bile, her zaman düşman olarak gördüklerine cephe alır. Daha erken dönemlerde savaş sürüsünün nesnesi sıklıkla tek bir canlı, intikam alınması gereken bir insandı. Kurbanını bilmesindaki kesinlik bakımından savaş sürüsü bilhassa avcı sürüsüne yakınlaşır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üçüncü tür, yas sürüsüdür. Bu tür sürü, grubun her mensubu ölüm nedeniyle gruptan kopup ayrıldığında oluşur. Grup küçük olduğundan, kaybettiği kişinin yerinin doldurulamaz olduğunu hisseder ve bu olay vesilesiyle bir sürü olarak birleşir. Birincil meselesi, ölmekte olan insanı alıkoymak veya tamamen yok olmadan, ondaki yaşamın yiyip yutabileceği kadarını söküp almak olabilir; ya da kendisi öldükten sonra yaşayanlara düşman olmasın diye ölmekte olanın ruhunun teveccühünü kazanmak isteyebilir. Her halükârda, bu tür eylemin zorunlu olduğu duyumsanır; hiç bir yerde bundan bütünüyle vazgeçen hiç bir insan yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dördüncü olarak, bütün çeşitliliğine karşın, ortak bir niteliği olan çeşitli fenomenleri özetleyebileceğim. Artış sürüleri, grubun kendisi, ya da ister bitkiler ister hayvanlar olsun, grubun ilintili olduğu canlıların sayısı daha fazla olsun diye oluşur. Kendilerini, belirli bir mitsel önemin atfedildiği danslarla açığa vururlar. Diğer sürüler gibi, artış sürüleri de insanların bir arada yaşadığı her yerde bulunurlar; dile getirdikleri ise, her zaman grubun sayısından duydukları tatminsizliktir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Modern kitlenin en temel niteliklerinden biri olan büyüme niyeti çok önceden, kendileri büyüme kapasitesine sahip olmayan sürülerde ortaya çıkar. Büyümeye zorlamak için yapılan ritler ve törenler vardır, bunların etkililiği konusunda kim ne derse desin, zaman içinde büyük kitlelerin oluşumu sonucunu verdikleri ortadadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu dört sürünün ayrıntılı olarak incelenmesi, insanı şaşırtıcı sonuçlara götürmektedir. Dördü de birbirine değişme eğilimi taşımaktadır; sürülerin bu dönüşümü kadar öğretici başka bir şey yoktur. Çok daha büyük (olan) kitledeki değişkenlik, bu küçük ve görünüşte çok daha katı oluşumlarda bile görülebilir. Bu küçük kitlenin geçirdiği başkalaşımlar çoğu zaman alışılmamış dini fenomenlere yol açar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avcı sürülerinin, yas sürülerine nasıl değiştiğini; bu işlemin etrafında özel mit ve kültlerin nasıl oluştuğunu göstereceğim. Bu gibi durumlarda yas tutanlar kendilerinin avcı olduklarının unutulmasını isterler. Uğruna feryat edip ağladıkları kurban, avın kanının dökülmesinden doğan suçluluk duygusundan arınmaya hizmet eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu daha eski ve daha kısıtlı kitle türü için "sürü" teriminin seçilmesi, insanlar arasındaki kökeninin, hayvanlar, birlikte avlanan hayvan sürüleri olduğunu bize anımsatmayı hedeflemektedir. İnsanların iyi tanıdığı ve kullandığı köpeklerin çoğunun türetilmiş olduğu kurtlar insanı çok eski tarihlerde etkilemişti. Çeşitli halklar arasında mitsel hayvan olarak kabul edilmeleri, kurt-adam kavramı, kurt kılığına girmiş insanların diğer insanlara nasıl hücum edip parçaladığını anlatan öyküler, kurtlar tarafından büyütülmüş çocuk efsaneleri, bunların hepsi ve başka pek çok veri kurdun insana ne kadar yakın olduğunu kanıtlamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birlikte ava çıkmak için eğitilen av köpeği sürüsü, bu eski bağıntının yaşayan hatırasıdır. İnsanlar kurtlardan çok şey öğrenmiştir. Kurt taklidi yapılan danslar vardır. Elbette başka hayvanlar da avcı halklar arasında benzer becerilerin gelişimine katkıda bulunmuştur. "Sürü" kelimesini hayvanlar için olduğu kadar, insanlar için de kullanıyorum; çünkü bu sözcük, birleşik ve kıvrak hareketi ve görünürdeki hedefin somutluğunu çok iyi ifade ediyor. Sürü, avını, avının kanını ve ölümünü ister. Peşinde olduğu şeyi ele geçirmek için kıvrak, kurnaz ve dayanıklı olmalı ve hedefinden saptırılmasına izin vermemelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sürü hep bir ağızdan haykırışlarla kendi kendisini cesaretlendirir ve sürü elemanlarından her birinin sesinin toplamı olan bu gürültü yadsınamaz. Bu ses yükselip alçalabilir; ama süreklidir, tam saldırı anında da mevcuttur. Sonunda ele geçirilip öldürülen av bütün sürü tarafından birlikte yenir. Adet olarak her üyeye bir pay düşer; hayvanlar arasında bile paylaştırmanın ilk adımları görülebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Sürü" sözcüğünü sözünü ettiğim üç temel oluşum için de kullanıyorum. Bunlara hayvanlar dünyasından bir model bulunmasının zor olduğu doğrudur; ama söz konusu işlemlerin somutluğunu, doğrudanlığını ve şiddetini ifade edecek daha iyi bir sözcük bilmiyorum.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elias Canetti, Kitle ve İktidar (sayfa 93,94,95,96,97) Ayrıntı Yayınları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Sürü: Almanca hetzmassen İngilizce pack karşılığı kullanılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;** Horda: Türkçe "ordu" sözcüğünün de kökenini oluşturan "ur-mak" fiilinden türemiştir.&lt;br /&gt;kaynak:derkenar.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8445428495463755091-7763911342932344566?l=edebiyat-arsivi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/feeds/7763911342932344566/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8445428495463755091&amp;postID=7763911342932344566' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/7763911342932344566'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/7763911342932344566'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/2007/12/sr.html' title='Sürü'/><author><name>hiaxysheytan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8445428495463755091.post-4027315512007241142</id><published>2007-12-02T03:44:00.001-08:00</published><updated>2007-12-02T03:44:51.344-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edgar Allan Poe'/><title type='text'>OVAL PORTRE</title><content type='html'>Uşağımın, ağır yaralı halimde beni açıkta gecelemeye  bırakmaktansa herşeyi göze alıp zorla içeri soktuğu&lt;br /&gt;şato, kimbilir ne kadar zamandır Apeninler’in üzerindeki esrarlı heybet ve hüzün yığınlarından biriydi; hep böyle şatolardan bahseden Mrs. Radecliffe’in hayal ettiklerinden farksızdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görünüşe göre bu yakınlarda, bir zaman için terk edilmişti. Biz en az ihtişamla döşenmiş küçük bir daireye yerleştik.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Burası binanın uzak bir kulesiydi. Süsleri zengin olmakla beraber yıpranmış ve eskiydi. Duvarlarına altın arabesk çerçeveler içinde birçok canlı modern resimler ve perdeler asılmıştı. Odalar türlü şekilde eski silahlar ve savaş ganimetleriyle donatılmıştı. Yalnız duvarlara asılı olmayıp, binanın garip mimarisinin sonucu olan birçok girinti ve çıkıntılarına dayatılan bu resimlere, henüz başlayan buhranlarım yüzünden derin bir ilgi duyuyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onun için (zaten gece olduğundan) Pedro’ya pencerelerin ağır kepenklerini kapamasını söyledim. Başucumdaki yüksek şamdanın mumlarını yakmasını ve yatağı tamamiyle örten saçaklı siyah kadife perdeleri açmasını emrettim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bunların yapılmasını isteyişimin sebebi, eğer uyku tutmazsa resimleri seyretmekve yastığımın üzerinde bulduğum bir kitabı okumaktı –anlaşılan bu kitap duvardaki resimleri inceleyen bir eserdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzun uzun okudum, dikkatle, yakın bir ilgiyle seyrettim. Saatler büyük bir hızla ve ihtişamla uçup gittiler. Nihayet gece yarısı geldi. Şamdanın yeri beni memnun etmedi. Uyuklayan uşağımı rahatsız etmeden, şamdana zorlukla elimi uzatarak onu, kitabımı daha iyi aydınlatacak bir yere koydum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat bu hareketin beklenmedik bir etkisi oldu. Mumların ışığı şimdi, o zamana kadar karyolanın gölgesinde kalan bir köşeyi aydınlattı. Böylece o parlak ışığın içinde, evvelden farkına varmadığım bir resim gördüm. Bu resim henüz kadınlık çağına giren bir kızın portresiydi. Resme şöyle bir baktım, sonra gözlerimi kapadım. Böyle yapışımın sebebini önce kendim bile bilmiyordum. Ama gözlerim kapalı kaldığı sürece zihnimde bu sebebi araştırdım. Bu, gözlerimin beni aldatmadığına inanmak ve hayal gücümü dinginlik&lt;br /&gt;ve huzura kavuşturup emin bir gözle bakmak için yapılmış ani bir hareketti. Biraz sonra resme tekrar uzun uzun baktım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gördüğümün doğru olduğundan artık şüphe etmiyordum, edemezdim. Çünkü resmin üzerine vuran mumların ilk&lt;br /&gt;pırıltısı duygularımın, içine düşmekte olan rüyalı dalgınlığı gidermiş ve beni iyice sarsarak uyandırmış gibiydi. Portre, söylediğim gibi bir genç kızındı. Sully’nin yaptığı resimlerdeki çok beğenilen başları andıran, teknik tabiriyle " vignette " tarzında yapılmış yalnız bir baştan ve omuzlardan ibaretti. Kollar, göğüs ve hatta parlak saçların sonucunda resmin fonunu oluşturan belirsiz ve koyu karanlık&lt;br /&gt;içinde farkolunmayacak şekilde erimişti. Çerçeve ovaldi, Arapvari, zengince yaldızlanmış ve halelenmişti. Bir sanat eseri olarak hiçbirşeye bu resimden çok değer biçilemezdi. Fakat beni böyle birdenbire sarsan ne eserin yapılış tarzı ne de çehrenin harikulade güzelliğiydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asıl beni hayrete düşüren, yarı uyku halinde birdenbire sarsılan hayalgücümün bu portreyi yaşayan bir insana&lt;br /&gt;benzetmesiydi. Bir bakışta resmin, tarzın ve çerçevenin düşmanlığını hemen farketmiştim; bunlar deminki fikri hemen dağıtıyorlar hatta akla gelmesine bile fırsat bırakmıyorlar. Bu sebepleri ciddi olarak düşünerek, yarı oturmuş yarı uzanmış vaziyette, belki bir saat gözlerim portreye dikili kaldım. Sonunda, etkisinin sırrını çözdüğüme inanarak yatağın içine düştüm. Evet, resmin sihrini o mutlak canlılığını bulmuştum. Bu beni önce şaşırttı, allak bullak etti, sonunda sindirip ürküttü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derin ve saygılı bir korkuyla şamdanı eski yerine koydum. Sonsuz heyecanıma sebep olan şey de bu suretle gözümün önünden kalkmış oluyordu. Telaşla resimleri tahlil eden ve hikayelerini anlatan o kitabı aradım. Oval portreyi gösteren sayfayı çevirerek şu belirsiz ve garip kelimeleri okudum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;" O, benzerine az rastlanır bir güzelliğe sahip ve cazibesi kadar neşesi de sonsuz olan bir genç kızdı. Ressamı görüp sevdiği ve onunla evlendiği an hayatının uğursuzluk saati çaldı. Ressam, ateşli, çalışkan, sert ve zaten eşini sanatında bulmuş bir insandı; halbuki o, benzerine az rastlanır bir güzelliğe sahip ve cazibesi kadar neşesi de sonsuz olan bir genç kızdı; şen, güler yüzlü, bir karaca yavrusu kadar oyunbaz, her şeye sevgi besleyen, değer veren, yalnız rakibi sanattan nefret eden, yanlız sevgilisini ondan ayıran palet ve fırçalar gibi uğursuz şeylerden korkan bir genç kızdı. Böylece, ressamın kendi portresini yapmak&lt;br /&gt;istediğini duyması kız için korkunç bir darbe olmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat kız mütevazi ve uysaldı. Yüksek kulede, ışığın yalnız yukardan tualin üzerine düştüğü karanlık odada hiç şikayet etmeden haftalarca poz verdi. Ressam içinden, saatlerce, günlerce süren işinden pek gurur duyuyordu. Ateşli, vahşi ve huysuz bir adamdı;&lt;br /&gt;hayallerinde kendisini kaybediyordu. Öyle ki, bu ıssız kulede ancak tepeden sızan ışığın sevgilisinin sağlığını harap ettiğini, onu içten içe yediğini hangi göz olsa görebilecekken, o göremiyordu. Kız, büyük bir ünü olan ressamın işine ne derin bir aşkla bağlı olduğunu, kendisini çok seven fakat günden güne zayıflayan ve cesareti kırılan sevgilisini tasvir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;etmek için nasıl gece gündüz çalıştığını görüyor ve gülümsüyor, şikayet etmeksizin durmadan gülümsüyordu.&lt;br /&gt;Gerçekten portreyi görenler, aslına benzeyişinden, adeta bir mucizeden bahseder gibi, alçak sesle bahsediyorlar ve bunun yalnız sanatçının büyük kudretinden değil, o kadar ustalıkla resmini yaptığı güzele olan derin sevgisinden geldiğini söylüyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat portrenin bitmesi yaklaşınca artık kuleye kimse kabul edilmez oldu. Çünkü ressam işinin hararetiyle vahşileşmişti ve gözlerini tualden karısının yüzüne bakmak için bile pek seyrek kaldırıyordu. Resme döktüğü renklerin, yanında duran sevgilisinin&lt;br /&gt;yanaklarından uçup gittiğini fark etmiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haftalar geçip de yapılacak az şey (ağzın üzerine vurulacak bir fırça, gözün üstüne düşürülecek bir renk) kalınca kadının ruhu, sönmekte olan bir lambanın alevi gibi, bir an parladı. Artık son fırça vurulmuş, boya sürülmüştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir dakika ressam, eserinin önünde hayran hayran durdu. Fakat, resme bakarken titrerdi, rengi uçtu, benzi ölü gibi sarardı, ' Gerçekten, hayatın ta kendisi oldu bu! ' diye haykırdı. Gözlerini birden bire sevgilisine bakmak için çevirdi: Genç kadın ölmüştü. "&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;karakutu.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8445428495463755091-4027315512007241142?l=edebiyat-arsivi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/feeds/4027315512007241142/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8445428495463755091&amp;postID=4027315512007241142' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/4027315512007241142'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/4027315512007241142'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/2007/12/oval-portre.html' title='OVAL PORTRE'/><author><name>hiaxysheytan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8445428495463755091.post-9076844224329005923</id><published>2007-12-02T03:43:00.000-08:00</published><updated>2007-12-02T03:44:06.361-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edgar Allan Poe'/><title type='text'>Annabel Lee</title><content type='html'>Seneler,seneler evveldi;&lt;br /&gt;Bir deniz ülkesinde&lt;br /&gt;Yaşayan bir kız vardı,bileceksiniz&lt;br /&gt;İsmi Annabel Lee;&lt;br /&gt;Hiçbir şey düşünmezdi sevilmekten&lt;br /&gt;Sevmekten başka beni.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O çocuk ben çocuk, memleketimiz&lt;br /&gt;O deniz ülkesiydi,&lt;br /&gt;Sevdalı değil karasevdalıydık&lt;br /&gt;Ben ve Annabel Lee;&lt;br /&gt;Göklerde uçan melekler bile&lt;br /&gt;Kıskanırdı bizi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gün işte bu yüzden göze geldi,&lt;br /&gt;O deniz ülkesinde,&lt;br /&gt;Üşüdü rüzgarından bir bulutun&lt;br /&gt;Güzelim Annabel Lee;&lt;br /&gt;Götürdüler el üstünde&lt;br /&gt;Koyup gittiler beni,&lt;br /&gt;Mezarı ordadır şimdi,&lt;br /&gt;O deniz ülkesinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz daha bahtiyardık meleklerden&lt;br /&gt;Onlar kıskandı bizi, -&lt;br /&gt;Evet! - bu yüzden (şahidimdir herkes&lt;br /&gt;Ve o deniz ülkesi)&lt;br /&gt;Bir gece bulutun rüzgarından&lt;br /&gt;Üşüdü gitti Annabel Lee.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevdadan yana, kim olursa olsun,&lt;br /&gt;Yaşça başca ileri&lt;br /&gt;Geçemezlerdi bizi;&lt;br /&gt;Ne yedi kat gökteki melekler,&lt;br /&gt;Ne deniz dibi cinleri,&lt;br /&gt;Hiçbiri ayıramaz beni senden&lt;br /&gt;Güzelim Annabel Lee.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ay gelip ışır hayalin eşirir&lt;br /&gt;Güzelim Annabel Lee;&lt;br /&gt;Bu yıldızlar gözlerin gibi parlar&lt;br /&gt;Güzelim Annabel Lee;&lt;br /&gt;Orda gecelerim,uzanır beklerim&lt;br /&gt;Sevgilim, sevgilim, hayatım, gelinim&lt;br /&gt;O azgın sahildeki,&lt;br /&gt;Yattığın yerde seni .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çeviren : Melih Cevdet ANDAY&lt;br /&gt;karakutu.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8445428495463755091-9076844224329005923?l=edebiyat-arsivi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/feeds/9076844224329005923/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8445428495463755091&amp;postID=9076844224329005923' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/9076844224329005923'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/9076844224329005923'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/2007/12/annabel-lee.html' title='Annabel Lee'/><author><name>hiaxysheytan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8445428495463755091.post-1497511528672735333</id><published>2007-12-02T03:40:00.000-08:00</published><updated>2007-12-02T03:41:01.041-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edgar Allan Poe'/><title type='text'>Kuzgun</title><content type='html'>Ortasında bir gecenin, düşünürken yorgun, bitkin&lt;br /&gt;O acayip kitapları, gün geçtikçe unutulan,&lt;br /&gt;Neredeyse uyuklarken, bir tıkırtı geldi birden,&lt;br /&gt;Çekingen biriydi sanki usulca kapıyı çalan;&lt;br /&gt;"Bir ziyaretçidir" dedim, "oda kapısını çalan,&lt;br /&gt;Başka kim gelir bu zaman?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ah, hatırlıyorum şimdi, bir Aralık gecesiydi,&lt;br /&gt;Örüyordu döşemeye hayalini kül ve duman,&lt;br /&gt;Işısın istedim şafak çaresini arayarak&lt;br /&gt;Bana kalan o acının kaybolup gitmiş Lenore'dan,&lt;br /&gt;Meleklerin çağırdığı eşsiz, sevgili Lenore'dan,&lt;br /&gt;Adı artık anılmayan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İpekli, kararsız, hazin hışırtısı mor perdenin&lt;br /&gt;Korkulara saldı beni, daha önce duyulmayan;&lt;br /&gt;Yatışsın diye yüreğim ayağa kalkarak dedim:&lt;br /&gt;"Bir ziyaretçidir mutlak usulca kapıyı çalan,&lt;br /&gt;Gecikmiş bir ziyaretçi usulca kapıyı çalan;&lt;br /&gt;Başka kim olur bu zaman?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kan geldi yüzüme birden daha fazla çekinmeden&lt;br /&gt;"Özür diliyorum" dedim, "kimseniz, Bay ya da Bayan&lt;br /&gt;Dalmış, rüyadaydım sanki, öyle yavaş vurdunuz ki,&lt;br /&gt;Öyle yavaş çaldınız ki kalıverdim anlamadan."&lt;br /&gt;Yalnız karanlığı gördüm uzanıp da anlamadan&lt;br /&gt;Kapıyı açtığım zaman.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözlerimi karanlığa dikip başladım bakmaya,&lt;br /&gt;Şaşkınlık ve korku yüklü rüyalar geçti aklımdan;&lt;br /&gt;Sessizlik durgundu ama, kıpırtı yoktu havada,&lt;br /&gt;Fısıltıyla bir kelime, "Lenore" geldi uzaklardan,&lt;br /&gt;Sonra yankıdı fısıltım, geri döndü uzaklardan;&lt;br /&gt;Yalnız bu sözdü duyulan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Duydum vuruşu yeniden, daha hızlı eskisinden,&lt;br /&gt;İçimde yanan ruhumla odama döndüğüm zaman.&lt;br /&gt;İrkilip dedim: "Muhakkak pancurda bir şey olacak;&lt;br /&gt;Gidip bakmalı bir kere, nedir hızlı hızlı vuran;&lt;br /&gt;Yatışsın da şu yüreğim anlayayım nedir vuran;&lt;br /&gt;Başkası değil rüzgârdan..."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çırpınarak girdi birden o eski kutsal günlerden&lt;br /&gt;Bugüne kalmış bir Kuzgun pancuru açtığım zaman.&lt;br /&gt;Bana aldırmadı bile, pek ince bir hareketle&lt;br /&gt;Süzüldü kapıya doğru hızla uçarak yanımdan,&lt;br /&gt;Kondu Pallas'ın büstüne hızla geçerek yanımdan,&lt;br /&gt;Kaldı orda oynamadan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gururlu, sert havasına kara kuşun alışınca&lt;br /&gt;Hiçbir belirti kalmadı o hazin şaşkınlığımdan;&lt;br /&gt;"Gerçi yolunmuş sorgucun" dedim, "ama korkmuyorsun&lt;br /&gt;Gelmekten, kocamış Kuzgun, Gecelerin kıyısından;&lt;br /&gt;Söyle, nasıl çağırırlar seni Ölüm kıyısından?"&lt;br /&gt;Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözümü anlamasına bu kuşun şaşırdım ama&lt;br /&gt;Hiçbir şey çıkaramadım bana verdiği cevaptan,&lt;br /&gt;İlgisiz bir cevap sanki; şunu kabul etmeli ki&lt;br /&gt;Kapısında böyle bir kuş kolay kolay görmez insan,&lt;br /&gt;Böyle heykelin üstünde kolay kolay görmez insan;&lt;br /&gt;Adı "Hiçbir zaman" olan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Durgun büstte otururken içini dökmüştü birden&lt;br /&gt;O kelimeleri değil, abanoz kanatlı hayvan.&lt;br /&gt;Sözü bu kadarla kaldı, yerinden kıpırdamadı,&lt;br /&gt;Sustu, sonra ben konuştum: "Dostlarım kaçtı yanımdan&lt;br /&gt;Umutlarım gibi yarın sen de kaçarsın yanımdan."&lt;br /&gt;Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birdenbire irkilip de o bozulan sessizlikte&lt;br /&gt;"Anlaşılıyor ki" dedim, "bu sözler aklında kalan;&lt;br /&gt;İnsaf bilmez felâketin kovaladığı sahibin&lt;br /&gt;Sana bunları bırakmış, tekrarlıyorsun durmadan.&lt;br /&gt;Umutlarına yakılmış bir ağıt gibi durmadan:&lt;br /&gt;Hiç -ama hiç- hiçbir zaman."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çekip gitti beni o gün yaslı kılan garip hüzün;&lt;br /&gt;Bir koltuk çektim kapıya, karşımdaydı artık hayvan,&lt;br /&gt;Sonra gömüldüm mindere, sonra daldım hayallere,&lt;br /&gt;Sonra Kuzgun'u düşündüm, geçmiş yüzyıllardan kalan&lt;br /&gt;Ne demek istediğini böyle kulağımda kalan.&lt;br /&gt;Çatlak çatlak: "Hiçbir zaman."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oturup düşündüm öyle, söylemeden, tek söz bile&lt;br /&gt;Ateşli gözleri şimdi göğsümün içini yakan&lt;br /&gt;Durup o Kuzgun'a baktım, mindere gömüldü başım,&lt;br /&gt;Kadife kaplı mindere, üzerine ışık vuran,&lt;br /&gt;Elleri Lenore'un artık mor mindere, ışık vuran,&lt;br /&gt;Değmeyecek hiçbir zaman!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanki ağırlaştı hava, çınlayan adımlarıyla&lt;br /&gt;Melek geçti, ellerinde görünmeyen bir buhurdan.&lt;br /&gt;"Aptal," dedim, "dön hayata; Tanrın sana acımış da&lt;br /&gt;Meleklerini yollamış kurtul diye o anıdan;&lt;br /&gt;İç bu iksiri de unut, kurtul artık o anıdan."&lt;br /&gt;Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Geldin bir kere nasılsa, cehennemlerden mi yoksa?&lt;br /&gt;Ey kutsal yaratık" dedim, "uğursuz kuş ya da şeytan!&lt;br /&gt;Bu çorak ülkede teksin, yine de çıkıyor sesin,&lt;br /&gt;Korkuların hortladığı evimde, n'olur anlatsan&lt;br /&gt;Acılarımın ilâcı oralarda mı, anlatsan..."&lt;br /&gt;Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Şu yukarda dönen gökle Tanrı'yı seversen söyle;&lt;br /&gt;Ey kutsal yaratık" dedim, "uğursuz kuş ya da şeytan!&lt;br /&gt;Azalt biraz kederimi, söyle ruhum cennette mi&lt;br /&gt;Buluşacak o Lenore'la, adı meleklerce konan,&lt;br /&gt;O sevgili, eşsiz kızla, adı meleklerce konan?"&lt;br /&gt;Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalkıp haykırdım: "Getirsin ayrılışı bu sözlerin!&lt;br /&gt;Rüzgârlara dön yeniden, ölüm kıyısına uzan!&lt;br /&gt;Hatıra bırakma sakın, bir tüyün bile kalmasın!&lt;br /&gt;Dağıtma yalnızlığımı! Bırak beni, git kapımdan!&lt;br /&gt;Yüreğimden çek gaganı, çıkar artık, git kapımdan!"&lt;br /&gt;Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oda kapımın üstünde, Pallas'ın solgun büstünde&lt;br /&gt;Oturmakta, oturmakta Kuzgun hiç kıpırdamadan;&lt;br /&gt;Hayal kuran bir iblisin gözleriyle derin derin&lt;br /&gt;Bakarken yansıyor koyu gölgesi o tahtalardan,&lt;br /&gt;O gölgede yüzen ruhum kurtulup da tahtalardan&lt;br /&gt;Kalkmayacak - hiçbir zaman!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çeviri : Ülkü TAMER&lt;br /&gt;karakutu.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8445428495463755091-1497511528672735333?l=edebiyat-arsivi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/feeds/1497511528672735333/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8445428495463755091&amp;postID=1497511528672735333' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/1497511528672735333'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/1497511528672735333'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/2007/12/kuzgun.html' title='Kuzgun'/><author><name>hiaxysheytan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8445428495463755091.post-2909837853063164763</id><published>2007-12-02T01:13:00.002-08:00</published><updated>2007-12-02T01:14:39.279-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Jean Paul Sartre'/><title type='text'>Varlık Ve Hiç'likten</title><content type='html'>"Kendi-için" varolmak, "kendi-içinde"yi hiçleştirmektir. Bu koşullarda, özgürlük bu hiçleştirmeden başka bir şey olamaz. Onun aracılığıyla "kendi-için" özünden olduğu gibi varlığından da kurtulur, onun aracılığıyla her zaman kendisinden söz edebilecek şeyden farklıdır, çünkü en azından bu adlandırmadan kurtulan kişidir ve ona verilen addan, ona tanınan sahiplikten ötede olan kişidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Kendi-için"in olduğu şey olmak olduğunu söylemek, olduğu şey olmayarak olduğunu söylemek, onda varoluşun özü, özün varoluşu öncelediğini ve koşullandırdığını söylemek ve Hegel'in formülüne göre "öz daha önce olmuş olandır" demek, tek ve aynı şeyi söylemektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında, eylemimi canlandıran güdülerin bilincinde olduğum olgusuyla, bu güdüler çoktan bilincim için aşkınsal nesnelerdir, dışarıdadırlar; faydasızca onlara yapışmaya çalışacak mıyım; varoluşumla ondan kurtuluyorum. Her zaman özümün ötesinde, eylemimin nedenlerinin ve dürtülerinin ötesinde varolmaya mahkumum; özgür olmaya mahkumum. Bu, özgürlüğüme kendisinden başka sınırlar bulunamayacağını veya özgür olmaktan vazgeçmekte özgür olmadığımız anlamına gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(...)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan özgürdür çünkü kendi değildir, kendine karşı bulunmadır. Olduğu şey olan varlık özgür olamaz. Özgürlük tam da, insanın kalbinde olmuş olan ve insanın gerçeğini olmak yerine oluşmaya zorlayan hiçliktir. İnsan gerçeği için varolmak seçmektir: hiçbir şey, alabileceği veya kabul edebileceği, ne içeriden, ne de dışarıdan ona gelmemektedir. İnsan gerçeği, hiçbir türde hiçbir yardım olmadan, en küçük ayrıntıya kadar kendini oluşturmanın dayanılmaz zorunluluğuna tamamen terkedilmiştir. Böylece, özgürlük bir varlık değildir; insanın varlığıdır yani onun varolma hiçliğidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(...)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan bazen özgür, bazen köle olamaz; insan, her zaman ya tam özgürdür, ya da değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;karakutu.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8445428495463755091-2909837853063164763?l=edebiyat-arsivi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/feeds/2909837853063164763/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8445428495463755091&amp;postID=2909837853063164763' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/2909837853063164763'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/2909837853063164763'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/2007/12/varlk-ve-hilikten.html' title='Varlık Ve Hiç&apos;likten'/><author><name>hiaxysheytan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8445428495463755091.post-406077748601643220</id><published>2007-12-02T01:13:00.001-08:00</published><updated>2007-12-02T01:13:44.665-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Jean Paul Sartre'/><title type='text'>Bunaltı'dan</title><content type='html'>Bizden rahatsız olan bir varolanlar yığını, ne birilerinin, ne ötekilerinin;  hiçbirimizin burada olmak için en ufak  hakkımız yok. Karışık ve belirsizce tedirgin olan her varolan diğerlerine göre  kendini fazla hissetmektedir. Fazlalık, bu  ağaçlar, bu kafesler, bu çakıllar arasında kurabileceğim tek ilişkidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Boşuna kestane ağaçlarını saymaya, onların yerlerini  belirlemeye, yüksekliklerini çınarlarınkiyle  karşılaştırmaya çalıştım: onların herbiri, içine sokmaya çalıştığım bu ilişkilerden  kaçıyor, yalnızlaşıyor ve taşıyordu.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Bu  ilişkilerin (dünyanın yıkılışını geciktirmek  için korumaya inat ettiğim ölçülerin, niceliklerin, yönlerin ilişkileri) keyfiliğini  hissediyordum; artık şeyleri aşmıyorlardı. Şurada, karşımda, biraz solda olan kestane ağaçları fazlaydılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(...)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve ben, gevşek, edepsiz, iç karartıcı  düşünceleri sindiren, sallayan ben de  fazlaydım. Bitkiler arasındaki, bu çakıllar&lt;br /&gt;üzerindeki cesedim, kanım fazlaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(...)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve çürümüş beden onu içine alan toprak için  fazlaydı ve nihayet yıkanmış, derisi yüzülmüş,  dişler gibi temiz olan kemiklerim de&lt;br /&gt;fazlaydılar: ebediyete kadar fazlaydım.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8445428495463755091-406077748601643220?l=edebiyat-arsivi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/feeds/406077748601643220/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8445428495463755091&amp;postID=406077748601643220' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/406077748601643220'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/406077748601643220'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/2007/12/bunaltdan.html' title='Bunaltı&apos;dan'/><author><name>hiaxysheytan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8445428495463755091.post-3555305903669882488</id><published>2007-12-02T01:12:00.000-08:00</published><updated>2007-12-02T01:13:09.987-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Jean Paul Sartre'/><title type='text'>Duvar</title><content type='html'>Bizi büyük beyaz bir odaya soktular, gözlerim kırpışmaya başladı, ışık gözlerimi rahatsız ediyordu. Sonra bir masa ve masanın arkasında dört herif gördüm, sivildiler, kâğıtlara bakıyorlardı. Öteki tutukluları dibe yığmışlardı; onların yanına kadar gidebilmemiz için bütün odayı baştan başa geçmemiz gerekiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aralarında pek çoğunu tanıyordum; ötekiler yabancı olmalıydılar. Önümde duran ikisi yuvarlak kafalı, sarışındılar. Birbirlerine benziyorlardı. Fransızdılar sanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçük olan durmadan pantolonunu yukarı çekiyordu: sinir işte. Bu üç saate yakın sürdü. Sersemlemiştim; kafam bomboştu. Ama oda iyiden iyiye sıcaktı; bu da hoşuma gitmiyor değildi; yirmi dört saatten beri buz kesmiştik. Muhafızlar tutukluları birbiri ardısıra masanın önüne götürüyorlardı. O zaman dört herif, tutuklulara, adlarını ve işlerini soruyorlardı. Çoğu zaman pek derine inmiyorlar ya da Muhimmat depoları sabotajına katıldın mı? Ayın dokuzunda sabahleyin neredeydin, ne yapıyordun? gibilerden şuradan buradan sorular soruyorlardı. Yanıtları dinlemiyorlardı, dinler gibi bile görünmüyorlardı. Bir an susuyorlar, dosdoğru önlerine bakıyorlar, sonra da yazmaya koyuluyorlardı. Tom'a Uluslararası Tugay'da çalıştığının doğru olup olmadığını sordular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ceketinin içinde ele geçirilen kâğıtlar yüzünden Tom aksini söyleyemiyordu. Juan'a hiçbir şey sormadılar, ama odanı söyledikten sonra uzun uzun birşeyler yazdılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Anarşist olan erkek kardeşim Jose'dir, dedi Juan. Artık burada olmadığını pekâlâ biliyorsunuz. Ben hiçbir partiden değilim, ben hiç siyasetle uğraşmadım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanıt vermediler. Juan yine:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Ben bir şey yapmadım. Başkaları uğruna gürültüye gitmek istemiyorum, dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dudakları titriyordu. Bir gardiyan onu susturdu ve götürdü. Sıra bana gelmişti:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Sizin admız Pablo Ibbieta mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Evet, dedim. Herif kâğıtlara baktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Ramon Gris nerede? diye sordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bilmiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Ayın altısından ondokuzuna kadar onu evinizde saklamışsınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Hayır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir an birşeyler yazdılar, sonra gardiyanlar beni çıkardılar. Koridorda Tom ile Juan iki gardiyanın arasında bekliyorlardı. Yürümeye koyulduk. Tom gardiyanlardan birine sordu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Şimdi ne olacak?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Ne olmuş ki? dedi gardiyan:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bu bir soruşturma mıydı, yoksa bir yargılama mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Yargılamaydı, dedi gardiyan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Peki, şimdi bizi ne yapacaklar? Gardiyan, kuru kuru:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Karar size hücrelerinizde bildirilecek, dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekte bize hücre olarak verilen yer hâstanenin mahzenlerinden biriydi. Burası, hava akımı yüzünden korkunç soğuktu. Bütün gece buz kestik; gündüz de bundan daha iyi değildi&lt;br /&gt;durum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan önceki beş günü ortaçagdan kalma bir çeşit zindan olan başpiskoposluk mahzeninde geçirmiştim. Çok tutuklu olmasına karşılık yer az olduğundan neresi olursa olsun&lt;br /&gt;yerleştiriyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben kendi yerimden yana şikâyetçi değildim, soğuktan üşümüyordum, ama orada yalnızdım. Zaman uzayınca da bu sinir bozucu bir şey oluyor. Mahzende can yoldaşı vardı. Juan hiç&lt;br /&gt;konuşmuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Korkuyordu ve üstelik söyleyecek bir sözü olmayacağı kadar gençti. Tom konuşkandı ve İspanyolcayı iyi biliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mahzende bir bank ve saman dolu dört şilte vardı. Gardiyanlar bizi getirip bırakınca oturduk, sessizce beklemeye koyulduk. Bir süre sonra Tom,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-İşimiz bitik, dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bence de, dedim. Ama bana öyle geliyor ki ufaklığa bir şey yapmayacaklar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Ona bir suç yükleyemezler, dedi. O eylemcilerden birinin kardeşi, hepsi bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Juan'a baktım; söylenenleri işitirmiş gibi bir hali yoktu. Tom yeniden söze başladı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Saragossa'da ne yapmışlar, biliyor musun? Adamları yerlere yatırmışlar, sonra üzerlerinden kamyonlarla geçmişler. Bunu bize asker kaçağı bir Faslı söyledi. Mermi harcamamak&lt;br /&gt;için böyle yaptıklarını söylüyorlarmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Ama onun yerine benzin harcıyorlar, dedim. Tom'a kızdım; böyle şeyler söylememeliydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Yolda dolaşan, durumu kolaçan eden subaylar var, diye devam etti. Elleri ceplerinde, ağızlarında sigarayla bu olanları seyrediyorlar. Adamların işini bitirdiklerini mi sanıyorsun?&lt;br /&gt;Hepsine vız geliyor. Bağıra bağıra gebermelerine aldırmıyorlar bile. Bazan bir saat sürüyor. Faslı, diyordu ki: bunu ilk gördüğünde neredeyse kusuyormuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Burada da böyle yapacaklarını sanmıyorum, dedim. Ama cephaneleri yetersizse, bilemem. Solda, tavana açılmış, gökyüzüne bakan yuvarlak bir delikten ve dört hava deliğinden içeri&lt;br /&gt;ışık giriyordu. Çoğunlukla bir kapakla kapalı duran bu yuvarlak delikten mahzene kömür boşaltılırmış. Tam deliğin altında kalın bir toz yığını vardı. Kömür hastaneyi ısıtsın diye&lt;br /&gt;getirilmişti, ama savaşın başlamasıyla hastalar hastaneden çıkarılmışlar, kömür de orada işe  yaramaz bir halde kalmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıdan içeri yağmur giriyordu, çünkü kapağı kapatmayı unutmuşlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tom titremeye başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Hay Allah, titriyorum, dedi. İşte yine başlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayağa kalktı, el kol hareketleri yapmaya başladı. Her hareketiyle beyaz ve kıllı göğsü üstünde gömleği aralanıyordu. Yere sırtüstü uzandı, bacaklarını havaya kaldırdı, makas hareketleri yaptı. İri sağrısının titrediğini görüyordum. Tom topuz gibiydi, ama yağlıydı da. Tüfek mermilerinin ya da süngü uçlarının tıpkı bir topak tereyağa dalar gibi bu yumuşak et yığınına gömülüvereceğini düşündüm. Tom sıska olsaydı aynı şey aklıma gelmeyecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben o kadar üşümüyordum, ama sanki kollarım omuzlarım benim değildiler. Zaman zaman bir şeyim eksikmiş gibi geliyordu da çevremde ceketimi aramaya koyuluyordum, sonradan&lt;br /&gt;birden ceketi bana vermedikleri aklıma geliyordu. Bu daha da kötüydü. Elbiselerimizi kendi askerlerine vermek için almışlardı ve kala kala bize gömleklerimiz kalmıştı; bir de hastanede&lt;br /&gt;yatan hastaların yaz ortasında giydikleri bu keten pantolonlâr. Bir süre sonra Tom kalktı, oflaya puflaya gelip yanıma çöktü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Isındın mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Ne gezer, soluğum kesildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşamın saat sekizine doğru yanında iki falanjist ile bir komutan içeri girdi. Elinde bir yığın kâğıt vardı. Gardiyana seslendi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Nedir onların adları? Şu üçünün?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Steinbock, Ibbieta, Mirbal, dedi gardiyan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Komutan kelebek gözlüklerini taktı, elindeki listeye baktı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Steinbock... Steinbock... İşte. Ölüme mahkûm edildiniz. Yarın sabah kurşuna dizileceksiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine baktı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Öteki ikisi de aynı, dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Olamaz, dedi Juan. Ben değilim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Komutan, şaşkın bir tavırla ona baktı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Sizin adınız nedir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Juan Mirbal, dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-İyi ya, adınız işte burada, dedi komutan. Ölüme mahkûm edildiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Ben hiçbir şey yapmadım ki, dedi Juan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Komutan omuz silkti, Tom'la bana döndü:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bask mısınız?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Yok, Bask değiliz. Canı sıkılmış gibiydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bana üç tane Bask olduğunu söylediler. Onların peşinden koşup zaman kaybedemem. Papaz istemezsiniz herhalde, değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanıt bile vermedik. Komutan,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Şimdi bir Belçikalı doktor gelecek, dedi. Geceyi sizinle geçirmek için emir aldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Askerce selâm verip çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Evet, dedim, olan ufaklığa oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu âdil olmak için söylüyordum, ama ufaklığı sevmiyordum. İpince bir yüzü vardı; korku, ıstırap yüzünü yüz olmaktan çıkarmıştı, bütün çizgilerini bozmuştu. Üç gün öncesine kadar&lt;br /&gt;canlı bir oğlandı; böylesinden hoşlanabilir insan. Ama şimdi yaşlı bir ibneye benziyordu, ne yapılsa ne edilse bir daha gençleşemeyeceğini düşünüyordum. Ona biraz şefkat göstermek hiç&lt;br /&gt;de fena olmazdı, ama şefkat beni tiksindiriyor, giderek midemi bulandırıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tek söz söylemedi, ama kül gibi oldu. Yüzü ve elleri kül gibiydiler. Tekrar yerine oturdu; iri iri açılmış gözlerle toprağa baktı. Tom temiz yürekliydi. Onu kucaklamak istedi, ama ufaklık,&lt;br /&gt;yüzünü buruşturarak kendini sertçe çekiverdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bırak, dedim, alçak sesle. Neredeyse zırlamaya başlayacak, görüyorsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tom ister istemez boyun eğdi. Ufaklığı avutmuş olsaydı, bu onu meşgul edecek, kafası kendine takılmayacaktı. Ama bu benim canımı sıkıyordu; ölümü hiç düşünmemiştim, çünkü&lt;br /&gt;böyle bir fırsat olmamıştı, ama şimdi fırsat vardı ve bunu düşünmek dururken neden başka  şeyler yapmalıydı. Tom konuşmaya başladı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Sen herifleri hakladın mı? diye sordu bana.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanıt vermedim: Ağustos başından beri altı adam hakladığını anlatmaya başladı. Durumu pek anlamıyordu; anlamak istemediğini de açıkça görüyordum. Ben de tam tamına ne olup&lt;br /&gt;biteceğini canlandıramıyordum kafamda; çok acı çekilip çekilmeyeceğini kendi kendime soruyordum, kurşunları düşünüyordum, bedenimi delip geçen yakıcı sivriliklerini hayâl&lt;br /&gt;ediyordum. Bütün bunlar gerçek sorunun dışındaydı, ama ben sakindim. Anlamak için önümüzde bütün bir gece vardı. Bir süre sonra Tom konuşmasını kesti. Göz ucuyla Tom'a&lt;br /&gt;baktım: Onun da kül gibi olduğunu gördüm; zavallı bir görünüşü vardı. Başlıyor dedim kendi kendime. Neredeyse gece oluyordu, hava delikleri ve kömür yığını boyunca donuk bir&lt;br /&gt;ışık süzülüyor, gökyüzünün altında iri bir leke yapıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tavanın deliğinden belli belirsiz bir yıldız görüyordum. Gece açık ve ayaz olacaktı. Kapı açıldı, iki gardiyan içeri girdiler. Belçika üniforması giymiş kumral bir adam geliyordu&lt;br /&gt;arkalarından. Bizi selâmladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Ben doktorum, dedi. Bu eziyetli durumlarda yanınızda bulunmak için emir aldım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hoş ve kibar bir sesi vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Buraya ne yapmaya geldiniz? dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Kendimi sizin yerinize koyuyorum. Şu birkaç saatinizin ağırlığını hafifletmek için elimden geleni yapacağım, dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Neden bizim yanımıza geldiniz? Başkaları da var, hastaneler onlarla dolu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Beni buraya yolladılar, dedi şaşkın bir tavırla. Ah! Sigara içmek ister misiniz? diye ekledi birden. Sigara da var, yaprak sigara da.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bize İngiliz sigaraları ve purolar sundu. Ama reddettik. Gözlerinin içine bakıyordum; sıkılmış gibiydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Siz, buraya acıyıp ilgilenmeye gelmediniz, dedim. Zaten sizi tanıyorum. Beni tutukladıkları gün sizi faşistlerle kışlanın avlusunda görmüştüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha da konuşacaktım, ama birden beni şaşırtan bir şey oldu: Bu doktorun burada olması beni kendi kendimle ilgilenmekten alıkoymuştu. Çoğunlukla ben bir insanın üstüne&lt;br /&gt;düştüm mü kolayını bırakmam. Yine de konuşma isteği yitti gitti içimden, omzumu silktim, gözlerimi çevirdim. Biraz sonra başımı kaldırdım; meraklı bir tavırla beni süzüyordu.&lt;br /&gt;Gardiyanlar bir ot minderin üstüne oturmuşlardı. Koca sıska Pedro başparmaklarını çeviriyor, öteki de uyumamak için zaman zaman başını oynatıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Işık ister misiniz? diye Pedro birden sordu doktora. Beriki, başıyla Evet, dedi. Doktorun meşe odunu kadar kafasız olduğunu düşünüyordum, ama kuşkusuz, kötü yürekli değildi.&lt;br /&gt;Soğuk, mavi iri gözlerine bakınca bana öyle geldi ki bu adam daha çok hayâl gücü noksanlığı yüzünden yanılgıya düşüyordu. Pedro çıktı; bir petrol lâmbasıyla geri döndü, lâmbayı sıranın&lt;br /&gt;köşesine koydu. Kötü aydınlatıyordu, ama hiç yoktan iyiydi. Geçtiğimiz gece bizi karanlıkta bırakmışlardı. Lâmbanın tavana vuran yuvarlak ışığına şöyle bir süre baktım. Büyülenmiştim.&lt;br /&gt;Sonra birden kendime geldim, ışığın yuvarlağı silindi, koskoca bir yük altında ezildiğimi hissettim. Bu ne ölüm düşüncesiydi, ne de korku; bu adsız bir şeydi. Elmacık kemiklerim&lt;br /&gt;yanıyordu ve kafam berbattı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Silkindim, iki yoldaşıma baktım. Tom başını ellerinin arasına gizlemişti, ancak kalın ve beyaz ensesini görüyordum. Küçük Juan bütün bütün dağılmıştı; ağzı açıktı, burun delikleri&lt;br /&gt;titriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doktor ona yaklaştı, sanki ona güç vermek istercesine elini omzuna koydu; ama gözleri soğuk soğuk bakıyordu. Sonra Belçikalının elinin sinsice Juan'ın kolu boyunca aşağıya,&lt;br /&gt;bileğine kadar indiğini gördüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Juan kayıtsız davranarak kendini bırakıyordu. Belçikalı dalgın bir tavırla bileği üç parmağı arasına aldı, aynı anda biraz geri çekildi ve bana sırtını dönmek için şöyle bir yerleşti. Ama&lt;br /&gt;ben geriye kaykıldım; saatini çıkardığını ve ufaklığın bileğini elinden bırakmadan bir süre yakaladığını gördüm. Sonra hareketsiz duran eli bırakıverdi ve gitti duvara yaslandı, acele not&lt;br /&gt;etmesi gereken çok önemli bir şey varmış gibi birden cebinden bir defter çıkardı, oraya birşeyler çiziktirdi. Aşağılık herif, diye geçirdim içimden kızgınlıkla, benim de nabzımı&lt;br /&gt;yoklamaya kalkma sakın, pis ağzının orta yerine yerleştiririm yumruğu. Gelmedi, ama bana baktığını hissediyordum. Başımı kaldırdım, ben de ona baktım. Kimliği belirsiz bir sesle&lt;br /&gt;sordu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-İnsan burada buz keser, öyle değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üşümüş bir hali vardı, morarmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Üşümüyorum, dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözlerini dikip bana bakmaktan vazgeçmiyordu. Birden anladım, elimi yüzüme götürdüm: tere batmıştım. Bu mahzende, kışın ortasında, yel üfürür su götürürken, ben terliyordum.&lt;br /&gt;Terle keçeleşmiş saçlarımın arasına geçirdim parmaklarımı. Aynı anda gömleğimin ıslandığını, tenime yapıştığını fark ettim. En azından bir saattir terliyordum ve bunu&lt;br /&gt;hissetmemiştim. Ama bu, Belçikalı domuzun gözünden kaçmamıştı. Yanaklarımdan süzülen damlaları görmüştü ve marazlı sayılacak bir korku durumunun ortaya çıkması diye&lt;br /&gt;düşünmüştü; o kendisini doğal hissediyor, böyle olmakla da gurur duyuyordu; çünkü üşüyordu. Kalkıp suratını dağıtmak geldi içimden, ama tam davranmıştım ki utancım da,&lt;br /&gt;kızgınlığım da silinip gitti, kayıtsızca sıranın üstüne çöktüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Boynumu mendilimle kurulamakla yetindim, çünkü şimdi terlerin saçlarımdan süzülüp enseme aktığını hissediyordum; bu hoş bir şey değildi. Birden kurulanmaktan vazgeçtim&lt;br /&gt;zaten, yararsızdı. Mendilim sırılsıklam olmuştu ve hep terliyordum. Kaba etlerim de terliyordu ve ıslanan pantolonum sıraya yapışıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçük Juan birdenbire konuşmaya başladı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Doktor musunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Evet, dedi Belçikalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-İnsan uzun zaman acı çeker mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Ne zaman?.. Yok canım, dedi Belçikalı babacan bir sesle, çabuk biter.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ücretli muayene olmuş bir hastanın tasasını dağıtır gibi bir tavrı vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Ama ben... Bana dediler ki... Çoklukla iki kez yaylım ateşi açılırmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bazan, diye başını sallayarak yanıt verdi Belçikalı. İlk yaylım ateşinde can alıcı yerlere bir&lt;br /&gt;şey olmazsa bir daha ateş edebilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-O zaman tüfekleri yeniden doldurmak ve yeniden nişan almak gerekmez mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşündü, kısılmış bir sesle ekledi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bu da zaman alır!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ufaklıkta acı çekmenin korkusu vardı, bundan başka bir şey düşünmüyordu. Gençti. Bense bunu pek düşünmüyordum; beni terleten acı çekme korkusu değildi. Ayağa kalktım, toz&lt;br /&gt;yığınına kadar yürüdüm. Tom sıçradı, kin dolu bir bakışla bana baktı; canını sıkıyordum çünkü ayakkabılarım gıcırdıyordu. Kendi kendime acaba benim yüzüm de onunki kadar kara&lt;br /&gt;sarı mı diye sordum. Baktım o da terliyordu. Gökyüzü muhteşemdi, bu kuytu köşeye hiç ışık girmiyordu, Büyük Ayı'yı görmek için başımı kaldırmam yeterdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama artık eskiden olduğu gibi değildi, önceki gece başpiskoposluktaki zindanımda koskoca bir gök parçası görebiliyordum ve günün her saati bana bir başka anıyı hatırlatıyordu.&lt;br /&gt;Sabahleyin gök pürüzsüz ve hafif mavi olduğunda Atlantik kıyılarındaki plajları düşünüyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğleyin güneşi görüyordum ve hamsiyle zeytin yiyerek manzanilla içtiğim, Sevilla'daki bir içki evini hatırlıyordum. Öğleden sonra gölgeye giriyordum ve arenaların bir yarısı güneşten&lt;br /&gt;yanarken öbür yarısına düşen derin gölgeyi düşünüyordum. Dünyayı böyle gökyüzüne vuran yansısıyla görmek gerçekten acı verirdi insana.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama şimdi istediğim kadar bakıyordum gökyüzüne. Artık gökyüzü bana hiçbir şey hatırlatmıyordu. Böylesini yeğ tutuyordum. Gidip Tom'un yanına oturdum. Uzun bir zaman&lt;br /&gt;geçti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tom alçak sesle konuşmaya başladı. Hep konuşması gerekiyordu, böyle olmazsa düşünceleri içinde kendine yol bulamıyordu pek. Konuştuğu bendim, ama yüzüme bakmıyordu&lt;br /&gt;sanıyorum. Kuşkusuz, beni böyle kül gibi ve ter içinde, olduğum gibi görmekten korkuyordu. Birbirimize benziyorduk ve işin kötüsü birbirimizin aynası gibiydik. Capcanlı duran&lt;br /&gt;Belçikalıya bakıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Sen anlıyor musun? diyordu. Ben anlamıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben de alçak sesle konuşmaya başladım. Belçikalıya bakıyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-N'oldu, ne var?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Anlayamadığım bir şey gelecek başımıza.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tom'un çevresinde acayip bir koku vardı. Her zamankinden daha çok koku duyar gibi oldum. Alay ettim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Şimdi anlarsın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Anlaşılır gibi değil, dedi inatçı bir tavırla. Tam anlamıyla cesur olmak istiyorum, ama en azından olup bitecekleri bilmeliyim...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dinle, bizi avluya götürecekler. Herifler gelip karşımıza sıralanacaklar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Kaç kişi olurlar?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Ne bileyim. Beş ya da sekiz. Çok değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-İyi. Sekiz kişi olacaklar. Onlara Nişan al! diye bağıracaklar ve bana çevrilmiş sekiz tüfek göreceğim. Duvarı yarıp içine girmeyi isterim diye düşünüyorum; olanca gücümle duvara&lt;br /&gt;sırtımla yaslanacağım ve duvar karşı koyacak. Tıpkı kâbus gibi. Bütün bunları düşlüyorum kafamda. Ah bir bilsen nasıl düşlediğimi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-İyi iyi! dedim, ben de düşlüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Çok acı veren bir şey olmalı bu. Yüz tanınmasın diye insanın ağzına ve gözlerine nişan aldıklarını biliyorsun, diye ekledi haince. Şimdiden yaraları hissediyorum; bir saatten beri&lt;br /&gt;boynumda ve başımda ağrı var. Gerçek acı değil. Kötüsü de bu ya, yarın sabah duyacağım acılar. Peki sonra?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne demek istediğini çok iyi anlıyordum, ama hiç de öyle görünmek istemiyordum. Acılara gelince, ben de küçük bıçak yaraları gibi bedenimde bu acıları duyuyordum. Alışamıyordum,&lt;br /&gt;ama onun gibiydim, önem vermiyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Sonra, dedim sert bir biçimde, nalları dikeceksin. Yalnızca komedi, için konuşmaya koyuldu. Gözlerini Belçikalıdan ayırmıyordu. Berikinin dinler gibi bir hali yoktu. Ben onun&lt;br /&gt;ne diye buraya geldiğini biliyordum. Ne düşündüğümüz onu ilgilendirmiyordu. Bizim bedenlerimize bakmaya gelmişti, diriyken can çekişen bedenlerimizi seyretmeye gelmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Kâbuslarda olduğu gibi, diyordu Tom, insan bazı şeyler düşünmek ister, hep böyle olduğunu bilir, anlamakta gecikmez ve sonra çekilip gider, elimizden kaçar ve düşer. Kendi&lt;br /&gt;kendime, sonra hiçbir şey olmayacak artık, diyorum. Ama bunun ne demek olduğunu anlamıyorum. Hemen hemen buraya kadar ulaştığım anlar oldu... ama sonra olan oluyor,&lt;br /&gt;yeniden acıları, kurşunları, patlamaları düşünmeye başlıyorum. Ben maddeciyim, inan bana. Deli olmuyorum. Ama sonu gelmeyen bir şey var. Cesedimi görüyorum: güç değil, ama kendi&lt;br /&gt;gözlerimle kendimi görüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşünmeye başlamam gerekiyor... hiçbir şeyi görmeyeceğimi, hiçbir şeyi işitmeyeceğimi ve dünyanın ötekiler için sürüp gideceğini düşünmeye başlamam gerekiyor. İnsan bunu&lt;br /&gt;düşünmek için yaratılmamıştır Pablo. İnan bana. Bazı şeyler bekleyerek uykusuz geçirdiğim bütün bir gecede bütün bunlara ulaştım. Ama bu aynı şey değil. Arkadan&lt;br /&gt;saldıracak bize. Pablo, biz de hazırlıksız olacağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Kes sesini, dedim ona, istersen bir günah çıkaran papaz çağırayım sana?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karşılık vermedi. Peygamberlik taslamak, kişiliksiz bir sesle konuşarak bana Pablo demek isteğinde olduğunu çoktan fark etmiştim: Böylesi bir şeyi sevmiyordum, ama öyle gözüküyor&lt;br /&gt;ki bütün İrlandalılar böyledirler. Belli belirsiz bir sidik kokuyor gibime gelmişti. Aslında Tom'a pek yakınlık duymuyordum ve her ne kadar birlikte de bulmuyordum. Bazı adamlar&lt;br /&gt;vardır ki onlarla olan ilişki farklıdır, sözgelişi Ramon Gris'le. Ama Tom'la Juan arasında kendimi yalnız hissediyordum: Zaten böylesi daha işime geliyordu. Ramon'la bir arada&lt;br /&gt;olaydım belki de yumuşardım. Ama şu anda korkunç derecede katıydım ve böyle kalmak istiyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir çeşit dalgınlıkla Tom, sözcükleri gevelemeye devam ediyordu. Kendini düşünmekten alıkoymak için konuştuğu kesindi. Yaşlı prostat hastaları gibi keskin sidik kokuyordu.&lt;br /&gt;Aslında ben de onun gibi düşünüyordum; bütün söylediklerini ben de söyleyebilirdim: Böylesi ölmek doğal bir şey değildir. Ölüm yolunu tuttuğumdan bu yana hiçbir şey bana&lt;br /&gt;doğal gelmiyordu, ne bu kömür yığını, ne tahta sıra, ne de Pedro'nun pis suratı. Yalnızca Tom'la aynı şeyleri düşünmek hoşuma gitmiyordu. Pekâlâ biliyordum ki bütün bir gece, hiç&lt;br /&gt;olmazsa beş dakika kadar bazı şeyleri aynı anda düşünüp duracağız, terleyeceğiz ya da titreyeceğiz. Şöyle yandan baktım ona, bana ilk kez tuhaf gözüktü; ölümünü yüzünde&lt;br /&gt;taşıyordu. Gururum yaralanmıştı; yirmi dört saatlik bir süre içinde Tom'un yanıbaşında yaşamıştım, onu dinlemiştim, onunla konuşmuştum, biliyordum ki hiç ortak bir şeyimiz&lt;br /&gt;yoktu. Şimdiyse ikiz kardeşler kadar birbirimize benziyoruz, basit bir şey, çünkü birlikte  geberip gideceğiz. Tom bana bakmaksızın elimi tuttu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Pablo, kendi kendime soruyorum... İnsanoğlunun yok olup gittiği gerçekten doğru mu diye soruyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elimi çektim,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Ayaklarının arasına bak, salak, dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayaklarının arasında küçük bir su birikintisi vardı ve pantolonundan damlalar düşüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bu da ne? dedi korkuyla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Altına işemişsin, dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Doğru değil, dedi kızgınlıkla. İşemem, bir şey yok. Belçikalı yaklaşmıştı. Göstermelik bir&lt;br /&gt;merakla sordu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Hasta mısınız?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tom karşılık vermedi. Belçikalı hiçbir şey söylemeden birikintiye bakıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bu da nedir, anlamadım, dedi Tom, sert bir tavırla. Ama korkmuyorum. Size yemin ederim ki korkmuyorum. Belçikalı yanıt vermedi. Tom ayağa kalktı, gitti bir köşeye işedi. Önünü&lt;br /&gt;ilikleyerek geri geldi, oturdu, bir daha da ağzını açmadı. Belçikalı not alıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üçümüz birden ona bakıyorduk, çünkü canlıydı. Bir canlının hareketleri, bir canlının kaygıları vardı. Yaşayan insanlar nasıl titrerse öyle titriyordu bu mahzenin içinde. Kendi&lt;br /&gt;emri altında ve iyi beslenmiş bir bedeni vardı. Biz ötekiler, bedenimiz var mı yok mu bir şey duymuyorduk. Ne olursa olsun hiçbir şey. Bacaklarımın arasını, pantolonumu yoklamak&lt;br /&gt;istedim, ama cesaret edemiyordum. Belçikalıya bakıyordum. Bacaklarının üstünde yay gibi gergin, kaslarına hükmediyor ve yarını da düşünebiliyordu. Biz, kanımız çekilmiş üç gölge,&lt;br /&gt;orada duruyorduk, ona bakıyorduk ve vampirler gibi hayatını emiyorduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonunda küçük Juan'a yaklaştı. Çocuğun ensesine dokunmak istemesi meslek aşkından mıydı, yoksa bir acıma isteğine boyun eğmesinden mi? Acımak söz konusuysa bütün bir&lt;br /&gt;gecede bir tek kere oldu bu. Küçük Juan'ın başını ve boynunu okşadı. Ufaklık kendini bırakıverdi, gözlerini ondan ayırmıyordu, sonra birden adamın elini yakaladı, garip garip&lt;br /&gt;baktı. Belçikalının elini iki eli arasında tutuyordu ve ellerin hiç de hoş bir görünüşü yoktu. Bu tombul ve kırmızı eli, kül rengi iki mengene sıkıyordu. Birşeylerin olacağından&lt;br /&gt;kuşkulanıyordum. Tom da aynı durumda olmalıydı. Ama Belçikalı bir şeyin, farkında değildi, babacan bir tavırla gülümsüyordu. Bir süre sonra ufaklık, kırmızı iri eli ağzına götürdü&lt;br /&gt;ve ısırmak istedi. Belçikalı can havliyle elini kurtardı ve sendeleyerek duvara kadar gitti. Bir saniye bize korkuyla baktı, bizim kendisine benzer adamlar olmadığımızı birden anlamış&lt;br /&gt;olmalıydı. Gülmeye başladım. Gardiyanlardan biri yerinden sıçradı. Öteki uyumuştu; gözleri açık ve bembeyazdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendimi hem yorgun, hem de aşırı coşkulu hissediyordum. Sabaha karşı başımıza gelecek olanı, ölümü düşünmek istemiyordum. Bunun hiçbir anlamı yoktu, ya kelimeler ya da&lt;br /&gt;boşluktan başka bir şey değildi karşılaştığım. Başka bir şey düşünmeye kalktığımda, üzerime çevrilmiş tüfek namlularını görüyordum. Belki yirmi kereden fazla idam edilişimi yaşadım.&lt;br /&gt;Bir keresinde sahiden oldu sandım; bir dakika dalıp uyumuş olmalıyım. Beni duvara doğru götürüyorlardı, debelenip duruyordum ve beni bağışlamalarını istiyordum. Sıçrayarak&lt;br /&gt;uyandım ve Belçikâlıya baktım. Uykumda bağırmış olmaktan korkuyordum. Ama o bıyığını buruyordu, bir şeyin farkında değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsteseydim bir an uyurdum sanıyorum. Kırk sekiz saattir uyumamıştım, canıma tak etmişti. Ama hayattan iki saat kaybetmek istemiyordum. Şafak atarken gelip beni uyandıracaklardı,&lt;br /&gt;uyku sersemi arkalarından gidecektim ve gık demeden gidecektim. Böylesini istemiyordum. Bir hayvan gibi ölmek istemiyordum. Anlamak istiyordum. Üstelik kâbus görmekten de&lt;br /&gt;korkuyordum. Ayağa kalktım, bir uçtan bir uca yürüdüm, kafamdaki düşünceleri değiştirmek için geçmiş hayatımı düşünmeye başladım. Bölük pörçük bir yığın ânı kafama yığıldı. İyileri&lt;br /&gt;de vardı, kötüleri de. Ya da ben önceden bunları böyle adlandırıyordum. Yüzler ve öyküler vardı. Yortu şenlikleri sırasında Valensiya'da boynuz yemiş bir matador yamağının yüzü,&lt;br /&gt;amcalarımdan birinin yüzü, Ramon Gris'nin yüzü gözümün önünde yeniden canlandı. Başımdan geçenleri hatırladım: 1926'da nasıl üç ay işsiz güçsüz kaldığımı, nasıl açlıktan&lt;br /&gt;geberdiğimi, Granada'da bir sıra üzerinde geçirdiğim geceyi hatırladım: üç gündür âğzıma bir lokma koymamıştım, kudurmuştum, geberip gitmek istemiyordum. Bu beni güldürdü.&lt;br /&gt;Mutluluk peşinde, kadınların peşinde, özgürlüğün peşinde koşmuştum, hem de nasıl. Niyeydi bütün bunlar?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İspanya'yı kurtarmak istemiştim. Piy Margall'a hayrandım. Anarşist harekete katılmıştım. Toplantılarda konuşmuştum. Her şeyi ciddiye alıyordum; sanki ölümsüzmüşüm gibi.&lt;br /&gt;Bu anda bütün hayatım önüme seriliymiş gibi bir izlenim uyandı içimde ve düşündüm: Kutsal bir kuruntuymuş demek ki. Madem ki sona erecek, hiçbir şeye değmezmiş. Kızlarla&lt;br /&gt;nasıl dalga geçebildiğimi, nasıl gezip tozabildiğimi sordum kendime. Böyle öleceğimi bilseydim tek parmağımı bile oynatmazdım. Hayatım önümdeydi, kapalı, saklı, bir çanta gibi.&lt;br /&gt;Gelgelelim içinde olanlar daha bitmemişti. Bir an hayatımı yargılamaya kalktım. Kendi kendime güzel bir hayattı demek isterdim. Ama bir yargıya varamıyordu insan, bu bir&lt;br /&gt;taslaktı. Zamanımı ölümsüzlük için uğraşmakla geçirmişim, bir şey anlamamışım. Hiçbir şeyden hayıflanmıyordum. Hayıflanabileceğim bir yığın şey vardı, manzanilla'nın tadı, Cadiz&lt;br /&gt;yakınlarında küçük bir koyda yazın denize girişim gibi. Ama ölüm hepsini berbat etmişti. Belçikalının güzel bir fikri vardı: birden,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Dostlarım, dedi, askeri yönetimin izin vereceği biçimde, sizden sevdiklerinize bir iki söz ya da bir hatıra götürebilirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tom, gürledi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Benim kimsem yok!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiçbir yanıt vermedim. Tom bir an durdu, sonra bana dönüp merakla,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Concha'ya söyleyecek bir şeyin yok mu? dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Hayır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu çiçeği burnunda sırdaşlıktan tiksiniyordum. Benim yanılgımdı. Geçen gece Concha'dan söz etmiştim, kendimi tutmalıydım. Bir yıldan beri bu kadınla birlikteydim. Daha dün gece,&lt;br /&gt;onu beş dakika görebilmek için bir baltada kolumu kesip atabilirdim. İşte bu yüzden konuştum, benden daha güçlü bir şeydi. Şimdiyse onu görmek gelmiyordu içimden, ona&lt;br /&gt;söyleyecek sözüm yoktu artık. Onu kollarıma alıp sıkmak da istemiyordum. Bedenimden ürkmüştüm, çünkü kül rengine dönüşmüştü ve terliyordu. Onunkinden de korkmayacağımdan&lt;br /&gt;emin değildim. Concha ölümümü öğrenince ağlayacaktı. Aylarca içinden yaşamak isteği gelmeyecekti. Ama ölecek olan bendim. Tatlı güzel gözlerini düşündüm. Bana baktığı zaman&lt;br /&gt;ondan bana birşeyler geçerdi. Bunun bittiğini düşündüm. Şimdi bana baksaydı bakışı gözlerinde kalır, bana kadar ulaşmazdı. Yalnızdım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tom da yalnızdı, ama aynı biçimde değil. Ata biner gibi oturmuştu, dudaklarında bir çeşit gülümsemeyle tahta sıraya bakıyordu; şaşkın bir hali vardı. Elini uzattı, sakınarak tahtaya&lt;br /&gt;dokundu, sanki birşeyleri kırmaktan korkuyor gibiydi, sonra birden elini çekti ve titredi. Ben  Tom olsaydım sıraya dokunmakla oyalanmazdım. Bu da bir İrlanda güldürüsüydü. Ama ben de eşyalarda garip bir hava bulunduğunu teslim ediyordum. Fazlasıyla silikleşmişlerdi, her zamankinden daha az yoğundular. Ölüme gittiğimi duymam için sıraya, lâmbaya, toz yığınına&lt;br /&gt;bakmam yetip artıyordu bile. Elbette ölümümü açık seçik düşünemiyordum. Ama onu her yerde görüyordum, eşyaların üstünde, kuytuya çekilmiş ve birbirlerinden gelişigüzel&lt;br /&gt;uzaklaşmış, tıpkı bir ölünün başucunda alçak sesle konuşanlar gibi, bir biçimde. Sıranın üstünde gidip dokunduğu Tom'un kendi ölümüydü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçinde yaşadığım durumda elimi kolumu sallayarak evime gidebileceğimi, hayatımın bağışlandığını söyleselerdi, buz gibi ederdi bu beni. İnsan ölümsüz olma hayâlini yitirince&lt;br /&gt;birkaç saat ya da birkaç yıl beklemek aynı şey. Bir şeye aldırmıyordum, bir anlamda sakindim. Ama bu korkunç bir sakinlikti; bedenimin yüzünden. Bedenim. Onun gözleriyle&lt;br /&gt;görüyordum, onu kulaklarıyla işitiyordum, ama bu artık ben değildim. Tek başına titriyor, tek başına terliyordu. Ben onu tanımıyordum artık. Ne olduğunu anlamak için ona&lt;br /&gt;dokunmalıydım, ona bakmalıydım, bir başkasının bedeni mi değil mi diye. Vakit vakit onu hissediyordum yine, burunüstü inişe geçen bir uçaktaymış gibi kaymalar ya da yüreğimin&lt;br /&gt;çarptığını hissediyordum. Ama bu bana yeterli gelmiyordu, bedenimden gelen her şeyde kirli karanlık bir hava vardı. Çoğu zaman susuyordu, sessiz sedasız oluyordu ve bir çeşit ağırlıktan,&lt;br /&gt;bana aykırı iğrenç bir varlıktan başka bir şey hissetmiyordum. Kocaman bir kemirici böceğe bağlanmışım gibime geliyordu. Bir an pantolonumu yokladım ve ıslak olduğunu&lt;br /&gt;hissettim. Terden mi yoksak sidikten mi ıslandığını bilmiyordum. Ama önlem almak için gittim kömür yığınının üstüne işedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belçikalı, saatini çıkardı baktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Saat üç buçuk, dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Salak herif! İlle de bunu demeliydi sanki. Tom havaya sıçradı. Zamanın akıp gittiğinin farkında bile değildik daha. Gece bizi karanlık ve şekilsiz bir yığın gibi sarıyordu. Gecenin&lt;br /&gt;başladığını hatırlamıyordum bile.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçük Juan bağırmaya başladı. Ellerini eğip büküyor, yalvarıyordu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Ölmek istemiyorum, ölmek istemiyorum!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kollarını havaya kaldırarak bütün mahzen boyunca koştu, sonra ot minderlerden birine yığıldı ve hıçkırdı. Tom donuk gözlerle ona bakıyordu ve artık onu avutmak içinden&lt;br /&gt;gelmiyordu. Aslında bu acı çekme değildi. Ufaklık, bizden daha çok gürültü ediyordu, ama daha az işin farkındaydı. Hastalığına ateşle karşı koyarak kendini savunan hasta gibiydi. Ateş&lt;br /&gt;de olmasa durum daha da kötüdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağlıyordu. Kendi kendine acıdığını görüyordum açıkça. Ölümü düşünmüyordu. Bir saniye, yalnızca bir saniyecik ben de kendime ağlamayı düşündüm, kendime acıyarak ağlamayı.&lt;br /&gt;Ama tam tersi oldu, ufaklığa şöyle bir göz attım, sarsılan zayıf omuzlarını gördüm ve kendimi insanlık dışı buldum. Ben ne başkalarına acıyabilirdim, ne kendime. Kendi kendime&lt;br /&gt;Dürüstçe ölmek istiyorum, dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tom kalkmıştı, yuvarlak deliğin tam altına gitti ve günışığını gözlemeye koyuldu. Benimse aklım bir şeye gelip takılmıştı: dürüstçe ölmek istiyordum ve bundan başka bir şey&lt;br /&gt;düşünmüyordum. Ama her şeyin üstünde, doktorun bize saati söylediğinden bu yana, zamanın kayıp gittiğini, damla damla aktığını hissediyordum. Tom'un sesini duyduğumda&lt;br /&gt;hava hâlâ karanlıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Duyuyor musun?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Evet.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herifler avluda yürüyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-İşimizi bitirmeye mi geldiler yoksa? Karanlıkta ateş edemezler ki!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir süre sonra hiçbir şey duymadık. Tom'a,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-İşte gün doğdu, dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pedro esneyerek ayağa kalktı, gidip lâmbayı söndürdü. Arkadaşına,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Amma ayaz, dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mahzen kül rengi olmuştu. Uzaklardan tüfek sesleri işittik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Başlıyor, dedim Tom'a. Yapsalar yapsalar bu işi arkadaki avluda yaparlar. Tom doktordan bir sigara istedi. Ben istemedim; canım ne sigara istiyordu ne de içki. Bu&lt;br /&gt;andan sonra sürekli ateş edip durdular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Anlıyor musun? dedi Tom.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birşeyler eklemek istiyordu, ama susuyordu, kapıya bakıyordu. Kapı açıldı, dört askerle bir teğmen içeri girdi. Tom sigarasını düşürüverdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Steibock kim?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tom karşılık vermedi. Onu gösteren Pedro oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Juan Mirbal kim?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Şu ot minderin üstündeki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Ayağa kalkın, dedi teğmen.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Juan kımıldamadı. İki asker koltuk altlarından tuttukları gibi onu kaldırdılar. Ama bırakır bırakmaz yığılıverdi. Askerler duraksadılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Kendini kötü hisseden ilk mahkûm değil bu, dedi teğmen. Siz ikiniz alın götürün onu, orada n'aparlarsa yapsınlar. Tom'a döndü:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Haydi, yürüyün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tom iki askerin arasında çıktı. Öteki iki asker ardlarından gidiyorlardı, küçüğü koltuklarından ve dizlerinden tutmuşlar götürüyorlardı. Bayılmamıştı, gözleri iri iri açılmıştı&lt;br /&gt;ve yanaklarından yaşlar akıyordu. Ben de çıkmak isteyince teğmen beni durdurdu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Siz İbbieta mısınız?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Evet.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Şimdilik burada bekleyin. Birazdan gelip sizi alacaklar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çıktılar. Belçikalı ve iki gardiyan da çıktı, ben yalnız kaldım. Başıma ne geleceğini bilmiyordum, ama hemen işimi bitirseler benim için iyi olurdu. Hemen hemen düzenli&lt;br /&gt;aralıklarla salvoları işitiyordum, her biriyle titriyordum. Ulumak ve saçlarımı yolmak istiyordum. Ama dişlerimi sıkıyor, ellerimi ceplerime daldırıyordum; çünkü dürüst kalmak&lt;br /&gt;istiyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir saat sonra beni almaya geldiler ve birinci kata, sıcaklığının bana boğucu geldiği, sigara kokan bir odaya götürdüler. Orada, dizlerinin üstünde kâğıtlar olan, koltuklara oturmuş sigara&lt;br /&gt;içen iki subay vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Senin adın İbbieta mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Evet.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Ramon Gris nerede?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bilmiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beni sorguya çeken, kısa boylu, tıknaz biriydi. Kelebek gözlüklerinin ardında katı bakışlı&lt;br /&gt;gözleri vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Yaklaş, dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaklaştım. Ayağa kalktı, yüzüme, beni yerin dibine sokmak istercesine bakarak kollarımdan yakaladı. Aynı zamanda bütün gücüyle pazularımı sıkıyordu. Bu bana acı çektirmek için&lt;br /&gt;değildi, bu büyük bir oyundu, bana sözünü geçirmeye çabalıyordu. Pis soluğunu suratıma üflemekten de geri kalmıyordu. Böyle bir süre kaldık, bu bana gülmek isteği veriyordu.&lt;br /&gt;Ölüme giden adamı yıldırmak için daha da fazladan birşeyler yapmak gerekirdi. Bu işe yaramıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiddetle beni itti ve yine oturdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Onun hayatına karşılık senin hayatın. Onun nerede olduğunu bize söylersen hayatını kurtarırız. Kırbaçlı, çizmeli bu iki adam yine de bir gün ölecektiler. Benden biraz daha sonra,&lt;br /&gt;ama çok sonra değil. Ellerindeki kâğıt parçalarında ad arıyorlardı, başka insanları hapsetmek ve aşağılamak için onların peşlerinden koşuyorlardı. İspanya'nın geleceği konusunda&lt;br /&gt;ve başka konularda görüşleri vardı. Onların küçük çabaları bana kaba, gülünç geliyordu. Kendimi onların yerine koyamıyordum artık, bana deliymiş gibi geliyorlardı. Tıknazı hep&lt;br /&gt;bana bakıyordu, kırbacıyla çizmelerine vuruyordu. Bütün hareketleri ona canlı ve yırtıcı bir hayvan görünüşü vermek için hesaplı kitaplıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Evet? Anlaşıldı mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Gris'in nerede olduğunu bilmiyorum, dedim. Sanırım Madrid'teydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öteki subay solgun elini şöyle bir kaldırdı. Bu şöyle bir hareket bile hesaplıydı. Bütün küçük oyunlarını görüyordum ve böyle eğlenmek isteyen insanların bulunması beni şaşırtıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yavaşça,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Düşünmek için on beş dakikanız var, dedi. Alın bunu çamaşırhaneye götürün, on beş dakika sonra geri getirin. İnkâr etmekte direnirse hemen kurşuna dizilecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne yaptıklarını biliyorlardı: Geceyi beklemekle geçirmiştim. Ondan sonra, Tom ve Juan kurşuna dizilirken beni bir saat daha mahzende bekletmişlerdi, şimdi de götürüp beni&lt;br /&gt;çamaşırhaneye kapatıyorlardı. Yapacakları şeyi geceden hazırlamış olmalıydılar. Zamanla sinirlerin harap olacağını söylüyor ve benim de böyle olacağımı umut ediyorlardı.&lt;br /&gt;Aldanıyorlardı. Çamaşırhanede arkalıksız bir iskemleye oturdum, çünkü kendimi pek bitkin hissediyordum. Düşünmeye koyuldum. Ama onların önerisini değil elbette. Gris'in nerede&lt;br /&gt;olduğunu biliyordum doğrusu: Yeğenlerinin yanında gizleniyordu, şehirden dört kilometre uzaktaydı. Gizlendiği yeri açık etmeyeceğimi de biliyordum, işkence yapmazlarsa. (İşkenceyi&lt;br /&gt;düşünür gibi bir halleri de yoktu zaten.) Bütün bunlâr pek düzgün, anlaşılırdı ve beni zerre kadar ilgilendirmiyordu. Yalnızca davranışımın nedenlerini anlamak istemiştim. Gris'i ele&lt;br /&gt;vermektense gebermeyi yeğ tutuyordum. Niçin? Artık Ramon Gris'i sevmiyordum. Ona olan dostluğum Concha'ya olan aşkımla, yaşamak tutkumla birlikte gün doğmadan az önce ölüp&lt;br /&gt;gitmişti. Kuşkusuz ona hep değer veriyordum, yiğit bir adamdı. Ama onun yerine ölmeyi kabul edişimin nedeni bu değildi; hayatı benimkinden daha değerli değildi. Hiçbir&lt;br /&gt;hayatın değeri yoktu. Tutup bir adamı duvara dayıyorlar, sonra da geberip gidene kadar üstüne ateş ediyorlardı. İster bu adam ben olayım, ister Gris olsun, ister bir başkası, hep&lt;br /&gt;aynıydı. İspanya söz konusu olunca, Gris'nin benden daha işe yarar bir insan olduğunu biliyordum, ama İspanya ve kargaşa vız geliyordu bana. Artık hiçbir şeyin önemi yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelgelelim ben buradaydım. Gris'i ele vererek de postu kurtarabilirdim ve bunu yapmayı reddediyordum, hatta bunu gülünç bile buluyordum; bu inattandı. Dik başlılık etmek gerek! diye düşünüyordum. İçime tuhaf bir sevinç doluyordu. Gelip beni aldılar, iki subayın yanına götürdüler: Ayaklarımızın dibinden bir fare geçti ve dalgaya aldım işi. Falanjistlerden birine&lt;br /&gt;döndüm ve:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Fareyi gördünüz mü? dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanıt vermedi. Karamsardı, ciddi olmaya çabalıyordu. İçimden gülmek geliyordu benimse, ama kendimi tutuyordum, çünkü bir başladım mı kendimi tutamayacağımdan korkuyordum.&lt;br /&gt;Falanjist, bıyıklıydı. Ona yeniden:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bıyıklarını kesmelisin ahbap, dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşarken yüzünü kılların sarması bana tuhaf geliyordu. Gelişigüzel bir tekme savurdu bana ve sustum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Ee, dedi tıknaz subay, düşündün mü?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok ender görülen cinsten böceklere bakar gibi merakla baktım onlara.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Nerede olduğunu biliyorum, dedim. Mezarlıkta gizleniyor. Ya bir mezar çukurunda, ya da mezarcıların kulübesinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu onlara bir oyun oynamak içindi. Onların ayağa kalktıklarını, fişekliklerini kuşandıklarını ve telâşlı bir tavırla emirler verdiklerini görmek istiyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayağa fırladılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Haydi gidelim. Moles, git Teğmen Lopez'den on beş adam iste. Sen; dedi tıknaz olanı, sana gelince doğruyu söylüyorsan sözüm yok; bizi uyutuyorsan bu sana pahalıya mal olacak.&lt;br /&gt;Bağıra çağıra gittiler ve ben falanjistlerin gözetimi altında sakin sakin bekledim. Zaman zaman kendi kendime gülümsüyordum, çünkü neler yaptıklarını düşünüyordum. Kendimi&lt;br /&gt;sersemlemiş ve kötücül hissediyordum. Onları mezar taşlarını kaldırırken, bir bir lâhit kapılarını açarken gözümün önüne getiriyordum. Sanki bir başkasıymışım gibi durumu&lt;br /&gt;gözümde canlandırıyordum. Kahramanlık yapmayı aklına koymuş şu mahkûm, bıyıklarıyla şu heybetli falanjistler ve mezarların arasında koşup duran şu üniformalı adamlar: Bu&lt;br /&gt;dayanılmaz bir gülünçlüktü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yarım saat sonra ufak tefek tıknaz olanı tekbaşına çıkageldi. Beni kurşuna dizme emri vereceğini düşündüm. Ötekiler mezarlıkta kalmış olmalıydılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Subay bana baktı. Pek öyle bozum olmuş bir hali yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Ötekilerle birlikte bunu da büyük avluya götürün, dedi. Askerî harekâttan sonra, görevli  mahkeme kaderini tayin edecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlamamıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Yani beni... Beni kurşuna dizmeyecek misiniz? diye sordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Şimdi değil herhalde. Sonra. Artık işin orasını bilmem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç, ama hiç anlamıyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Ama niçin? dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanıt vermeden omuzlarını silkti ve askerler beni alıp götürdüler. Büyük avluda kadınlarla, çocuklarla, yaşlılarla yüz kadar tutuklu vardı. Ortadaki yeşilliğin çevresinde dönmeye&lt;br /&gt;koyuldum, şaşkındım. Öğleyin, bizi yemekhanede doyurdular. İki üç herif beni sorguya çekti. Onları tanıyor olmalıydım, ama yanıt vermedim. Nerede olduğumu da bilmiyordum artık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşama doğru on kadar yeni tutukluyu avluya getirdiler. Fırıncı Garcia'yı tanıdım. Bana:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-İşe bak! Seni hayatta bulacağımı düşünmüyordum, dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Beni ölüme mahkûm etmişlerdi, dedim, sonra da fikirlerini değiştirdiler. Nedendir  bilmiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Beni saat ikide tutukladılar, dedi Garcia.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Niçin?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Garcia siyasetle ugraşmıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bilmiyorum, dedi. Kendileri gibi düşünmeyen herkesi tutukladılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sesini alçalttı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Gris'yi de hakladılar. Titremeye başladım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Ne zaman?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bu sabah. Aptallık etmiş. Salı günü yeğeninden ayrılmış, çünkü birşeyler öğrenmişler. Onu gizleyecek adam yok değilmiş, ama o kimseye yük olmak istemiyormuş. İbbieta'larda&lt;br /&gt;gizlenecektim, ama onlar yakalanınca gidip mezarlığa gizleneceğim, demiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Mezarlığa mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Evet. Aptallık işte. Tabii bu sabah oradan geçtiler, olan oldu. Mezarcıların kulübesinde buldular onu. Ateş ettiler, işini bitirdiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Mezarlıkta!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şey dönmeye başladı ve toprağa çöküverdim: Öyle bir gülüyordum ki, gözümden yaşlar geliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;karakutu.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8445428495463755091-3555305903669882488?l=edebiyat-arsivi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/feeds/3555305903669882488/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8445428495463755091&amp;postID=3555305903669882488' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/3555305903669882488'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/3555305903669882488'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/2007/12/duvar.html' title='Duvar'/><author><name>hiaxysheytan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8445428495463755091.post-433634010234200559</id><published>2007-12-02T01:10:00.000-08:00</published><updated>2007-12-02T01:12:12.563-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Jean Paul Sartre'/><title type='text'>Niçin Yazıyoruz?</title><content type='html'>Herkesin kendine göre bir nedeni var: şunun için sa­nat bir kaçıştır; öbürü içinse bir fetih yolu. Ama insan ke­şişliğe, deliliğe, ölüme de sığınabilir; fetih, silahla da yapı­labilir. Neden ille de yazmak, kaçış ve fetihlerini 'yazı ara­cılığıyla yapmak?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü, yazarların çeşitli amaçları ardın­da, hepsinde ortaklaşa bulunan, daha derin ve daha anlık bir seçim var. Bu seçimi aydınlatmaya çalışacağız ve işte sırf bu yazmayı seçişleri yüzünden yazarların bağlandığını ileri sürüp süremeyeceğimizi göreceğiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Algılarımızın her biri, insani gerçekliğin "keşfettirici" olduğu) yani varlığın bu gerçeklik aracılığıyla "varolduğu", şeylerin insanoğlu aracılığıyla ortaya çıktığı konusunda bi­lince erişle birlikte oluşur; bizim yeryüzünde bulunuşumuz­dur ilişkileri çoğaltan, şu ağaçla şu gök parçasını bir araya getiren biziz; bizim sayemizde binlerce yıldır ölü duran şu yıldız, ayın şu parçası ve şu karanlık nehir bir manzaranın birliği içinde ortaya çıkar; engin toprak parçalarını düzene sokan arabamızın, uçağımızın hızıdır; edimlerimizden her ­birinde dünya yeni bir yüzle çıkar karşımıza. Ama bizler varlığı bulup ortaya çıkaran aygıt olduğumuzu bildiğimiz kadar, bu varlığın yapımcısı olmadığımızı da bilmekteyiz. Sırtımızı döndüğümüz zaman, şu manzara tanıksız kalıp o karanlık sürekliliği içinde yitip gidecektir. Ama yalnız karanlığa gömülecektir: onun hiçleşip gideceğini sanacak kadar çılgın insan yoktur her halde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiçleşip gidecek olan biziz, toprak, yeni bir bilinç gelip de kendisini uyandırana dek baygın uykusuna devam edecektir. Böylece, "gizleri bu­lan" bir varlık olduğumuzu, ama aynı zamanda, bulup or­taya çıkardığımız şeye oranla daha önemsiz kaldığımızı bi­liriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanatsal yaratışın belli başlı dürtülerinden biri, hiç kuşkusuz, dünyaya oranla daha önemli, olduğumuzu duyma gereksinimidir. Tarlaların ya da denizin bulup ortaya çıkar­dığım şu görünüşünü, yüzdeki şu anlamı, oradaki bağları sıkılaştırarak, düzen olmayan yere düzen getirerek, eşyalar arasındaki başka başkalığa zihinsel bir birlik kazandırarak bir kez üstüne, bir yazıya dökersem, bu görünüşü, bu ha­vayı yarattığımın bilincine varırım, yani yarattığım şeye oranla kendimi daha önemli hissederim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bu kez de yaratılan nesne elimden kaçıp gider: bulup ortaya çıkarma ile yaratma işini bir arada yürütemem. Yaratıcı çalışmaya oranla yaratış ikinci plana düşer. Bir kere, başkalarına ke­sin olarak gözükse bile, yaratılan nesne bize hep sallantıda, bekleme durumunda gibi gelir: şu çizgiyi, şu rengi, şu söz­cüğü her an değiştirebiliriz; bu yüzden de yaratılmış olan şey hiçbir zaman bize kendini zorla kabul ettirmez. Yeni yetişen bir ressam ustasına sorar: "Tabloma ne zaman bit­miş gözüyle bakmalıyım." Ustanın karşılığı şöyledir: "Kar­şısına geçip de, şaşkınlıkla: 'Ben mi yaptım bunu! dediğin zaman."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir başka deyişle: hiç bir zaman. Çünkü bunu diyebilmek, kendi eserine başka birinin gözleriyle bakıp yaratılan şeyin üstündeki örtüleri kaldırmak anlamına gelecektir. Oy­sa şurası çok açık ki bizler ortaya konan eserden çok, yaratıcı çalışmamızın bilincine varırız. Bir çanak ya da bir çatı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;söz konusu olduğunda ve biz bunları geleneksel ölçülere göre, nasıl kullanılacağı belli aygıtlardan yararlanarak yapmaya başladığımızda, ellerimizi kullanarak çalışan Heideg­ger'in o ünlü "belirsiz insanı, yani herkes"dir. Bu durumda, sonuç, gözümüze hala nesnelliğini sürdürecek kadar garip gözükebilir. Ama yaratışın kurallarını, ölçüleri, değer ölçü­lerini kendimiz ortaya koyuyorsak ve yaratıcı itki ta içimiz­den geliyorsa, o zaman eserimizde ancak kendimizi buluruz: bu eseri yargılarken kullandığımız yasaları kendimiz koy­muşuzdur; orada bulduğumuz kendi öykümüz, kendi aşkı­mız, kendi sevincimizdir; artık hiç dokunmadan baksak bi­le, bu eserde hiç bir zaman bir sevinç ya da bir aşk bulma­yız: onları oraya biz koyarız; bez ya da kâğıt üzerinde elde ettiğimiz sonuçlar hiç bir zaman nesnel gözükmez bize; çok iyi tanırız onları doğuran yolları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yollar hep birer öznel buluş olarak kalır: bizim esinlenişimiz bizim kurnazlığımız, kısacası kendimizdir bunlar, ve kendi eserimizi algılama'ya çalıştığımız zaman, onu bir kez daha yaratırız, onu meyda­na getiren işlemleri kafamızda tekrarlarız, her özelliğini bir sonuç gibi görürüz. Böylece, algılama sırasında nesne asıl öğe, özne ise önemsiz öğe gibi gözükür; özne önemliliği ya­ratışta arar ve bulur, ama o zaman da nesne önemini yiti­rir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu dialektik en açık olarak yazı sanatında ortaya çıkar. Çünkü edebi nesne, ancak devinim içinde varolan garip bir topaçtır. Bu nesneyi ortaya çıkarabilmek için okuma adını verdiğimiz somut bir edim gereklidir ve topaç, bu okuma sürdüğünce vardır. Okuma kesildi mi, kağıt üzerindeki ka­ra çizgilerden başka bir şey yoktur artık karşımızda.Ayakkabıcı, eğer ölçüsü tutuyorsa, kendi yaptığı ayakkabıyı giye­bildiği, bir mimar kendi yaptığı evde oturabildiği halde, ya­zar kendi yazdığını okuyamaz. Okurken bir tahmin yürütürüz, bekleriz. Cümlenin sonunu, bir sonraki cümleyi, bir sonraki sayfayı tahmin ederiz; onların bu tahminleri doğrulamasını ya da çürütmesini bekleriz; okuma bir yığın varsa­yımdan, birbirini özleyen düşlerle uyanışlardan, umutlardan ve hayal kırıklıklarından meydana gelir; okuyucular hep okudukları cümlenin ilersindedirler, ilerledikleri ölçüde bir yanı yıkılan, bir yanı sağlamlaşan, bir sayfadan ötekine dur­madan gerileyen ve edebi nesnenin hareketli ufkunu mey­dana getiren, yalnızca olması mümkün bir gelecek içindedir­ler. Beklemenin, geleceğin, bilmezliğin( bulunmadığı yerde nesnellik olamaz. Oysa yazma işinde, gerçek okumayı ola­naksız kılan, gizli bir yarı-okuma vardır. Sözcükler kalemin ucunda biçimlendiğinde yazar da onları görür tabii, ama okuyucu gibi görmez, çünkü yazmadan önce tanımaktadır onları, bakışının görevi, okunmayı bekleyen bu uyuyan söz­cükleri okşayarak uyandırmak değil, imlerin akışını denetle­mek, düzene koymaktır; bu salt düzenleyici bir iştir aslında, ve bakış burada, küçük imlâ yanlışları dışında, hiç bir şey öğretmez insana. Yazar ne tahmin eder, ne de görünüşe göre düşünür: tasarlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimi zaman kendini bekler, hani her zamanki deyimle, esinlenişi bekler. Ama insan kendini, başkalarını beklediği gibi beklemez; yazar, geleceğin daha oluşmadığını, bu geleceği kendisinin kurması gerektiğini bildiği için duraksar; kahramanının başına ne geleceğini he­nüz bilmiyorsa, bu, yalnızca bu konuda düşünmemiş, bir karara varmamış bulunduğunu gösterir; bu durumda gele­cek bembeyaz bir sayfadır, oysa okuyucunun geleceği kita­bın sonuyla kendisi arasında kalan, tıka basa sözcükle dolu şu iki yüz sayfada". Görüldüğü gibi, yazar her yerde kendi bilgisiyle, kendi istemiyle, kısacası kendi kendisiyle karşıla­şır, hep kendi öznelliğine dokunur, yarattığı nesne elinin eremeyeceği yerdedir, yazar onu kendisi için yaratmaz. Sonradan kendi yazdığını okusa bile çok geçtir artık; cümlesi hiç bir zaman gözüne tam bir nesne gibi gözükmeyecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öznelin sınırına dek gider, ama bu sınırı aşamaz, bir çizgi­nin, bir özdeyişin, yerini bulmuş bir sıfatın etkisini beğe­nir; ama bu, onların başkası üzerinde yapacakları etkidir; yazar bu etkiyi beğenebilir, ama duyamaz. Proust, Char­lus'ün homoseksüelliğini sonradan keşfetmedi, çünkü kita­ba başlamadan buna karar vermişti. Ve eser günün birinde yazan için nesnelliğe benzer bir şey kazanırsa, bunun ne­deni, aradan yıllar geçmiş, yazarın eseri unutmuş olmasın­dadır, artık onun içine giremeyişinde ve onu yeniden ya­zamayacak duruma gelmiş olmasındadır. Ömrünün sonun­da Toplum Sözleşmesi'ni okuyan Rousseau gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demek ki insanın kendisi için yazması diye bir şey yoktur: böyle bir şey tam bir bozgun olurdu; insan heye­canlarını kağıt üstüne dökmekle onlara güç bela cansız bir uzantı sağlayabilir belki. Yaratıcı edim, bir eserin ortaya çı­kışındaki noksan ve soyut bir andan başka bir şey değildir; eğer yazar tek başına yaşasaydı, istediği kadar yazsın, eser hiç bir zaman bir nesne gibi ortaya çıkmayacak ve yazarın ya kalemi bırakması, ya da umutsuzluğa kapılması gereke­cekti. Ama yazma işleminin karşısında dialektik bir bağlaşık terim, yani okuma işlemi vardır ve birbirine bağlı bu iki edim iki ayrı edimci gerektirir. Zihnin eseri olan bu so­mut ve hayali nesneyi yazarla okuyucunun birleşik çabası ortaya çıkaracaktır. Sanat ancak başkası için ve onun aracı­lığıyla vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten de okuma, algılama ile yaratışım bireşimi gi­bidir1; hem öznenin, hem de nesnenin önemli olduğunu gösterir; nesne önemlidir, çünkü kesin olarak aşkındır, ken­dine özgü yapıları zorla benimsetir ve onu beklemek ve göz­lemek zorunluğu vardır; ama özne de önemlidir, çünkü yalnızca nesneyi ortaya çıkarmak için (yani ortada bir nesne­nin mevcut olması için gereken şeyi yapmak üzere) değil, ayrıca bu nesnenin mutlak bir biçimde varolması (yani bu nesneyi yaratmak) için gereklidir. Kısacası, okuyucu hem keşfettiğinin, hem de yarattığının bilincine varır, yaratır­ken keşfettiğini, keşfederken yarattığını fark eder. Gerçek­ten de, okumanın mekanik bir işlem olduğu ve, bir fotoğraf kağıdının ışıktan etkilenişi gibi, okuyucunun da imlerden etkilendiği sanılmamalıdır. Eğer okuyucu dalgın, yorgun, aptal, ya da şaşkınsa, ilişkilerin çoğu gözünden kaçacak, nesneyi "alamayacaktır" (bu sözcüğü ateş "almak" ya da "almamak" deyimlerindeki anlamında düşünmek gerekir); karanlığın içinden sanki rasgele bir takım cümleler çekip çıkaracaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer iyi bir günündeyse, sözcüklerin ötesinde bireşimsel bir biçim tasarlayacaktır ki, her cümle bu biçi­min ufak bir işlevinden başka bir şey olmayacaktır: "tema", "konu" ya da "anlam". Böylece, daha işin başında gö­rülüyor ki anlam sözcüklerde değildir, çünkü tam tersine, bu sözcüklerin her birinin imlemini anlamamıza yardım eden şey anlamın kendisidir; ve dil aracılığıyla gerçekleşmesine rağmen, edebi nesne, hiç bir zaman dilin içinde verilmemiş­tir; tam tersine, yapısı gereği, sessizliktir, sözün yadsınma­sıdır. Nitekim bir kitapta yan yana uz atılmış duran yüz bin sözcük birer birer okunsa bile, eserin anlamı ortaya çıkmayabilir; anlam sözcüklerin toplamı değildir, onların ör­gensel (organique) bütünlüğüdür. Eğer okuyucu bu sessiz­liğe bir anda ve hemen hemen kılavuzsuz erişemezse, hiç bir şey yapılmamış demektir. Kısacası, eğer okuyucu bu sessizliği kafasında uydurmazsa ve sonra da uykudan uyandırdığı sözcükleri ve cümleleri onun içine yerleştirmez ve orada tutmazsa, hiç bir şey elde edilemez. Eğer bana, bu işleme ikinci bir icat ya da buluş adını vermenin daha uygun düşeceğini söylerseniz, ben de size böyle bir icadın, ilk icat kadar yeni ve benzersiz bir edim olacağını söylerim. Özellikle de, bir nesne daha önce hiç varolmadıysa, onu ne yeniden icat etmek, ne de keşfetmek söz konusu olabilir, derim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü, yazarın asıl ereği sessizlikse de, kendisi bu­nu hiç bir zaman tadamamıştır; onun sessizliği özneldir ve dilden sonra gelir, sözcük yokluğudur bu, esinlenişin kayıt­sızlaşmış ve yaşanmış sessizliğidir; söz, sonradan onu ken­dine özgü kılacaktır; oysa okuyucunun yarattığı sessizlik bir nesnedir. Ve bu nesnenin içinde daha başka sessizlikler vardır: yazarın söylemediği şeylerdir bunlar. Burada söz ko­nusu olan, okumanın ortaya çıkardığı nesnenin dışında hiç bir anlam taşıyamayacak pek özel niyetlerdir; bununla bir­likte ona yoğunluk kazandıran ve şu benzersiz çehreyi ve­ren de işte bu niyetlerdir. Bu niyetlerin dile getirilmemiş olduğunu söylemek yetersizdir: onlar aslında dile getirilmesi olanaksız şeylerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve işte bu yüzden okumanın hiç bir belli anında bulamayız onları; her yerde vardırlar, hiç bir yerde yokturlar: Grand Maulnes'ün o olağanüstü niteliği, Armance'ın süslülüğü, Kafka mitolojisindeki gerçeklik ve doğruluk payı, bütün bunlar hiç bir yerde verilmemiştir; okuyucunun, yazılı şeyi hiç durmadan aşarak bütün bunları kafasında yaratması gerekir. Hiç kuşkusuz yazar ona yol gösterir; ama sadece yol gösterir; koyduğu işaret kazıkla­rının arası boştur, bu boşlukları doldurmak gerekir, onların ötesine geçmek gerekir. Sözün kısası, okuma kılavuzlu bir yaratıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten de, bir bakıma, edebi nesnede okuyu­cunun öznelliğinden başka bir öz yoktur: Raskolnikof'un bekleyişi, ona ödünç verdiğim, kendi bekleyişimdir; oku­yucunun bu sabırsızlığı olmasa, ortada cılız imlerden başka bir şey kalmayacaktır; sorgu yargıcına duyduğu nefret, be­nim imler tarafından kışkırtılan, elde edilen nefretimdir, ve sorgu yargıcının kendisi bile, Raskolnikof aracılığıyla ona duyduğum nefret olmadan varolamayacaktır; bu nefret­tir ona can veren, etidir bu onun. Ama öte yandan sözcükler, duygularımızı kışkırtmak ve sonra onları bize doğru yansıtmak üzere kurulmuş birer tuzak gibi oradadırlar; her sözcük bir aşkınlık yoludur, o duygulanımlarımızı haberdar eder, adlandırır, hayali bir kişiye yükler, bu kişi de onları bizim yerimize yaşar ve onun bu ödünç alınmış tutkular­dan başka bir özü yoktur; sözcük bu tutkulara birer amaç, birer perspektif, bir ufuk kazandırır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece, okuyucu için, her şey yapılmayı beklemektedir ve her şey daha önce yapılmıştır; eser ancak onun yetenekleri ölçüsünde vardır; okuduğu ve yarattığı sırada, her an anlamayı daha ileri gö­türülebileceğini, daha derinine yaratabileceğini bilir; ve bu yüzden de eser ona eşya gibi tükenmek bilmez ve katı ola­rak gözükür. Öznelliğimizin ürünleri şeklinde ortaya çıktık­ça, gözlerimizin önünde geçirimsiz nesnellikler halinde do­nup kalan bu değerli ve mutlak üretimi biz, Kant'ın tanrısal Akıl'a özgü diye gördüğü şu "akılsal sezgi"ye benzete­biliriz pekala.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaratış ancak okumada bütünlendiğine, sanatçı başla­dığı işi bitirme görevini bir başkasına bırakmak zorunda ol­duğuna ve ancak okuyucunun bilinci aracılığıyla kendisini eserinin önemli bir öğesi olarak yakalayabildiğine göre, her edebi eser bir çağrıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazmak, benim dil aracılığıyla giriştiğim ortaya çıkarışı nesnel varlık durumuna geçirmesi için okuyucuya çağrıda bulunmaktır. Ve eğer yazarın neye çağ­rıda .bulunduğunu soracak olursanız, cevap çok basittir, Her kitapta, estetik nesnenin ortaya çıkışını gerektirecek kadar neden değil de, yalnızca bu nesnenin yaratılması için bir takım çağrılar bulunduğundan; ayrıca yazarın zihninde bu iş için yeterli bir neden mevcut olmadığı ve hiç bir zaman elinden kurtulamayacağı öznelliği de nesnelliğe geçiş için yeterli bir sebep olmadığından, sanat eserinin yaratılışı, daha önce elde bulunan verilerle açıklanamayacak yeni bir olaydır. Ve bu kılavuzlu yaratış mutlak bir başlangıç oldu­ğuna göre, sanat eserini okuyucunun özgürlüğü, hem de en katkısız özgürlüğü yaratmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyleyse yazar, eserinin ortaya konuşuna yardım etmesi için okuyucunun özgürlüğüne çağrıda bulunmaktadır. Denecek ki, bütün araçlar özgürlü­ğümüze hitap eder, çünkü bunlar gerçekleşebilecek bir eyle­min aygıtlarıdır ve bu konuda, sanat eseri biricik örnek değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten de araç, bir işlemin donup kalmış taslağıdır. Bununla birlikte araç, varsayımsal emir kipi düzeyin­de kalır: bir çekici, bir sandığı çakmakta ya da komşumu gebertmekte kullanabilirim. Kendi başına ele aldığımda, çe­kiç özgürlüğüme yönetilmiş bir çağrı değildir, beni özgürlü­ğümle yüz yüze getirmez, yapacağım işde kullanılacak yol­ları özgürce bulabilmenin yerine bir dizi geleneksel düzen­li davranış geçirerek daha çok özgürlüğüme hizmet etme ereğini taşır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitapsa özgürlüğüme hizmet etmez: onu gerektirir. Gerçekten de sahici özgürlüğü zorlama, büyüleme ya da yalvarmalarla çağıramazsınız. Ona erişebilmek için tek bir yol vardır: ilkin onu tanımak, sonra da güvenmek; en sonunda da ondan, kendi adına, yani ona duyduğumuz gü­ven adına, bir edim istemek. Demek ki kitap, araç gibi, herhangi bir amaca varmanın bir yolu değildir: O kendini okuyucunun özgürlüğü önüne bir amaç gibi çıkarır. Kant'ın "amaçsız amaçlılık" deyimi, bence, sanat eserini nitelemeye hiç uygun düşmeyen bir deyimdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten de bu deyim, estetik nesnenin yalnızca bir ereklilik dış görünüşü taşıdığı ve hayal gücünün özgür ve düzenli oyununu gerektirmekten öte geçmediğini içermektedir. Bunu ileri sürmek, se­yircinin hayal gücünde yalnızca düzenleyici değil, aynı zamanda kurucu bir işlev bulunduğunu unutmaktır; oyun oynamaz bu hayalgücü, onun görevi sanatçının bıraktığı izlere göre gü­zel nesneyi yaratmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O, zihnin öteki işlevleri gibi, kendi kendisine bakıp zevklenemez, hep dışardadır, hep bir giri­şime bağlıdır. Eğer bir nesnede, böyle bir şey düşünmediği­miz anda bile bir amaç bulunduğunu kabul ettirecek kadar kurallara uygun bir düzenlilik bulunsaydı, o zaman amaçsız amaçlılıktan söz edilebilirdi..Güzeli bu türlü tanımlasak sanatın güzelliğiyle doğal güzelliği bir tutabilirdik. (Kant'ın amacı da budur zaten) -; çünkü, örneğin bir çiçekte o ka­dar çok bakışım (symetrie), öylesine birbirine uyan renk­ler, öylesine düzgün çizgiler vardır ki, insanın içinden daha ilk anda bütün bu özelliklerde amaççı bir açıklama aramak ve bunları bilinmez bir amaca yönelmiş yollar gibi görmek gelir. Ama düpedüz bir yanılmadır bu: doğadaki güzellikle sanattaki güzelliğin en ufak bir ilişkisi yoktur. Sanat eseri bir amaç gütmez; bu konuda Kant'la aynı fikirdeyiz. Ama bu, sanat eserinin kendisinin bir amaç oluşundan ileri gel­mektedir. Kant'ın formülü her tablonun, her yontunun, her kitabın içinde çınlayan çağrıyı hiç hesaba katmamaktadır. Kant eserin önce bir olgu gibi, ancak daha sonra bir görü gibi varolduğunu sanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa eser ancak kendisine bakıldığı zaman vardır ve öncelikle de katkısız bir çağrı, katkısız bir vara gerektirimidir. O, varlığı belli, ereği ise belirsiz bir aygıt değildir: yerine getirilmesi gerekli bir ödev gibi çıkar karşımıza, daha ilk anda şartsız emir kipi içinde yer alır. Şu kitabı masaya bırakıvermek bütünüyle elinizdedir. Ama açtığınız an, sorumluluğunu yüklenmişsiniz demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü özgürlük, öznelliğin özgür işleyişinden alınan tadda değil, bir buyruğun gerektirdiği yaratıcı edimde ortaya çı­kar. Değer dediğimiz şey de işte bu amaç; aşkın, ama seve seve katlanılan, en gerçek özgürlükle uyulan bu buyruktur. Sanat eseri, bir çağrı olduğu için bir değerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer okuyucumu benim giriştiğim işi sona erdirmeye çağırıyorsam, şurası çok açık ki, onu katkısız bir özgürlük, katkısız bir yaratıcı güç, koşulsuz bir etkinlik gibi görüyo­rum demektir; bu durumda, hiç bir zaman onun edilginli­ğine çağrıda bulunamam, yani onu etkilemeye, ona bir anda korku, istek ya da kızgınlık gibi heyecanlar vermeye kalkışa­mam. Tahmin edilmeleri, yönetilebilmeleri mümkün olduğu ve elde, önceden denenip etkinlikleri görülmüş yollar bulunduğu için, yalnızca bu heyecanları kışkırtmakla uğraşan yazarlar da var tabii. Ama, ta eski çağlardan beri, sahneye çocuk sokmakla suçlanan Euripides gibi, bu yazarlar da böyle dav­randıkları için suçlanmaktadır. Tutkunun bulunduğu yerde özgürlük başkalaşmış, yabancılaşmış durumdadır; kendini ufak tefek şeylere körü körüne kaptırdığından, asıl işi olan mutlak bir amaç yaratmayı unutur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O zaman kitap, kin ya da arzuyu besleyen bir araç olur çıkar. Yazar okuyucuyu al­lak bullak etme peşinde koşmamalıdır, yoksa kendi kendi­siyle çelişir; ille de bir şeyler beklemek istiyorsa, yalnızca yerine getirilecek görevi önermelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanat eserinin belli başlı niteliği, yani katkısız bir sunu olma niteliği de bura­dan geliyor işte: okuyucunun elinde belli bir estetik geri çe­kilme payı bulunmalıdır. Gautier'nin, budalaca, "sanat için sanat" kuramıyla, Parnasçıların da sanatçının kayıtsızlığıyla karıştırdıkları şey işte budur. Söz konusu olan şey yalnızca bir sakınımdır ve Genet buna, daha doğru bir deyimle, "ya­zarın okuyucuya karşı nezaketi" adını veriyor. Ama bu de­mek değildir ki yazar kalkıp bilmem hangi soyut ve kav­ramsal bir özgürlüğe çağrıda bulunsun. Estetik nesne ancak duygularla yaratılır; eğer dokunaklıysa, bu ancak bizim gözyaşlarımızda ortaya çıkar; gülünçse, bunu ancak bi­zim gülüşümüz kanıtlayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne var ki bu duygular ayrı bir türdedir: çıkış noktalarında özgürlük vardır onların, ödünç verilmiştirler. Anlatıya bağladığım inanç bile gönül rızasıyla verilmiş bir inançtır. Sözcüğün Hıristiyanca anla­mıyla, bir Tutku'dur bu, yani yaptığı özveriyle aşkın bir sonuç elde etmek üzere, bile bile edilginlik durumuna giren bir özgürlüktür. Okuyucu kendini saflaştırır, saflık içine iner ve saflık, sonunda bir düş gibi üzerine çökse bile, öz­gürlüğünün her an bilincindedir. Zaman zaman yazarları şu ikilem içine kapatmak istediler: "Ya anlattığınız öyküye ina­ndır, ki bu dayanılacak şey değildir; ya da hiç inanılmaz, ki bu da gülünçtür." Ama bunun kanıtı saçma, çünkü estetik bilincin özelliği, bağlanma yoluyla, yemin ederek inanma­dır; kendi kendine ve yazara sürekli olarak inanmadır; inan­mayı seçmek üzere hiç durmadan yenilenen bir seçmedir. Her an uyanabilirim ve bilirim bunu; ama istemem: oku­ma, özgür bir düştür. Öyle ki, bu hayalî inanca dayanarak oynanan bütün bu duygular, özgürlüğümün özel dalgalanma­ları gibidirler; onlar, bu özgürlüğü özümlemek ya gizlemek şöyle dursun, tam tersine, özgürlüğümün kendi kendisini keşfedebilmek üzere seçtiği yollardır. Daha önce de söy­ledim: Raskolnikof, kendisine duyduğum ve onu yaşatan şu tiksinti ve sevgi karışımı olmasa, gölge gibi kalacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama, hayalî nesneye özgü bir tersyüz oluşla, tiksintimi ya da beğenmemi kışkırtan onun davranışları olmayıp, tersine, Raskolnikof'un davranışlarına yoğunluk ve nesnellik kazan­dıran benim tiksintim ve beğenişimdir. Demek ki, okuyucu­nun duygulanımları hiç bir zaman nesnenin etkisi altında değildir ve hiç bir dış gerçeklik onları koşullandıramayaca­ğı için, kaynaklarını sürekli olarak özgürlükten alırlar, yani bu duygulanımlar tepeden tırnağa cömerttirler - çünkü ben, başlangıcında da, bitiminde de özgürlük bulunan bir duygu­lanıma cömert derim. Bu duruma göre, okuma bir cömertlik temrinidir; ve yazarın okuyucudan beklediği, soyut bir öz­gürlüğün uygulanması değil, tutkuları, önyargıları, beğenile­ri, cinsel mizacı ve değer ölçüleriyle bütün kişiliğini verme­sidir. Yalnız bu kişilik eliaçıklıkla verilecektir; yazarın yü­reği özgürlük doludur ve bu özgürlük duyarlığının en karanlık yanlarını bile değiştirmektedir. Ve nasıl etkinlik nes­neyi daha iyi yaratmak üzere edilgenleştiyse, aynı şekilde edilginlik de bir edim olmakta, okuyan insan en yüksek duyarlık düzeyine ulaşmaktadır. İşte bu yüzden, yürekleri­nin katılığıyla tanınmış kişilerin hayali mutsuzluklar karşı­sında gözyaşı döktüğüne tanık oluruz; bu gibiler bir an için, ömürleri boyunca kendi özgürlüklerini kendi gözlerin­den saklamamış bulunsalardı nasıl olacak idiyseler öyle olmuşlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demek ki yazar, okuyucuların özgürlüğüne çağrıda bu­lunmak için yazar ve bu özgürlüğün eserini canlandırmasını bekler. Ama bununla yetinmez ve okuyuculardan, onlara gös­terdiği güveni kendisine göstermelerini, kendi yaratıcı öz­gürlüğünü tanımalarını ve bakışık ve ters yönlü bir çağrıy­la bu özgürlüğü davet etmelerini ister. Ve işte bu noktada okumanın bir başka dialektik çelişkisi ortaya çıkıyor: ken­di özgürlüğümüzü hissettiğimiz oranda başkasının özgürlü­ğüne saygı duyarız; başkası bizden ne kadar çok şey bek­lerse, biz de başkasından o kadar çok şey bekleriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir görünüm karşısında heyecan duyduğum zaman, bu görünümü yaratanın ben olmadığımı çok iyi bilirim; ama ben olmasam, gözlerimin önünde ağaçlar, yapraklar, toprak ve otlar arasında beliren ilişkilerin varolmayacağını da bilirim. Renklerin uyuşumunda, biçimlerin birbirine uygun­luğunda ve rüzgarın doğurduğu hareketlerde yakaladığım şu amaçlılık görünüşünü açık1ayamayacağımı pek iyi bilirim. Bununla birlikte o vardır, gözlerimin önündedir ve aslında ben, ancak daha önceden varolan bir şeyi,var edebilirim, ama, Tanrı'ya inansam bile, evrensel Tanrı çağrısıyla gözü­mün önündeki özel görünüm arasında, salt sözsel bir ilinti dışında, hiç bir ilinti kuramam: Tanrı'nın manzarayı ben zevk alayım diye yarattığı ya da beni bu manzaradan hoşlanayım diye yarattığını söylemek, soruyu cevap yerine koymaktır. Şu mavi ile şu yeşil arasındaki uyum isteyerek mi yaratılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl bilebilirim bunu? Evrensel bir yaratan fikri, hiç bir özel niyetin doğruluğunu garantileyemez; hele şu ele aldığımız du­rumda ... Çünkü çimenin yeşili biyolojik yasalarla, pek özel sürekliliklerle, coğrafi bir gerekircilikle açıklanmaktadır, oy­sa suyun maviliği ırmağın derinliğinden, toprağın yapısın­dan, suyun akış hızından gelmektedir. Renklerin bir araya gelişi, eğer bir isteğe bağlıysa, ancak üstüne üstlük olabilir; iki neden dizisinin raslaşmasıdır bu, yani, ilk bakışta, bir raslantı sonucudur. En iyi durumda bile, "amaçlılık" karanlık bir şey olarak kalmaktadır. Bulduğumuz bütün ilintiler birer varsayımdır; hiç bir amaç önümüze bir buyruk gibi çıkma­maktadır, çünkü bu amaçların hiç biri bir yaratıcı tarafından istenmiş olduğunu açıkça belli etmemektedir.. Nitekim, do­ğal özellik hiç bir zaman özgürlüğümüze çağrıda bulunmaz. Daha doğrusu, yaprakların, biçimlerin, hareketlerin bütü­nünde, düzene benzer bir şey, yani bu özgürlüğü gerekti­riyormuş gibi duran, ama bakışlar altında eriyip giden yalancı bir çağrı vardır. Bakışlarımızı bu düzenlilik üstünde gezdirmeye başladığımız an, çağrı yok olur: bir başımıza kalırız, şu renkle bu rengi ya da bir üçüncüsünü bir araya getirmek, ağaçla suyu, ya da ağaçla göğü, ya da ağaç, su ve göğü birleştirmek elimizdedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özgürlüğüm, keyfi bir istek olup çıkar; yeni ilişkiler kurduğum oranda, beni çağıran ya­lancı nesnellikten uzaklaşırım; eşyanın meydana getirdiği belli belirsiz motifler üzerinde düş kurarım; doğal gerçeklik, bu düşler için bir vesileden başka bir şey değildir artık. Ya da, bir an için algılanan bu düzenliliğin bana hiç kimse tarafından verilmemiş oluşundan, yani sahici olmayışından bü­yük bir üzüntü duyarak, düşümü yakalayıp bir bez üstüne, bir yazıya dökmem mümkündür. Böyle yapmakla, doğal gö­rünümlerde beliren amaçsız amaçlılık ile öteki insanların ba­kışı arasına girerim; bu amaçsız amaçlılığı onlara aktarırım; o, bu aktarmayla insanlaşır; sanat burada bir verme töreni olur ve yalnız bu verme bile bir değişime yol açar: burada, san­ki maderşahi adlandırmalarda ve güçlerde bir değiş tokuş olmuştur, bu maderşahi düzende ana adlara sahip değildir, ama dayıyla yeğen arasında aracılık etmeye devam etmekte­dir. Geçerken bu yanılsamayı yakaladığıma- göre; onu öteki insanların önüne getirdiğime ve onlar adına bu ya­nılsamayı ortaya çıkardığıma, onların yerine bu konuda dü­şündüğüme göre, artık buna güvenle bakabilirler: yanılsama artık bir niyete bağlıdır. Bana gelince, hiç kuşku yok ki ben, başkalarına aktardığım nesnel düzenlemeyi hiç bir zaman göremem ve öznellikle nesnellik sınırında kalakalırım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa okuyucu, güvenlik içinde ilerler. O ne kadar uza­ğa giderse gitsin, gene de yazar daha uzağa gitmiştir. Kita­bın çeşitli öğeleri.- bölüm ya da sözcükler - arasında bu­lacağı yakınlık ne olursa olsun, güvenlik içindedir okuyucu : çünkü bu yakınlıklar bile bile yaratılmıştır. Hatta,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Descartes'ın dediği gibi, o, aralarında hiçbir ilinti bulunmayan bölümler arasında bile sanki gizli bir düzen varmışcasına davranabilir, yaratıcı bu yolu ondan önce geçmiştir ve en güzel düzensizlikler bile sanatın sonucudur, yani bir çeşit düzendir. Okuma bir tümevarım, araya yeni öğeler katma, ya da çıkarmadır ve tıpkı uzun bir süre bilimsel tümevarımın temeli sanılan tanrısal istem gibi, bütün bu etkinliklerin (faa­liyetlerin) temeli de yazarın istemindedir. Tatlı bir güç, ilk sayfadan son sayfaya dek bizimle birlikte ilerler ve bize destek olur. Bu, bizler sanatçının niyetlerini kolaycacık bulup ortaya çıkaracağız demek değildir: daha önce de söylediği­miz gibi, bu niyetler bir takım sanılara dayanır ve okuma yaşantısı denen bir şey vardır; ama bu görüsel sanılar, içinde bulunduğumuz açık kesinlikle, yani bir kitapta ortaya çı­kan güzelliklerin hiç bir zaman bir raslantı sonucu olmadığı kesinliğiyle desteklenmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağaç ile gök, doğada, ancak bir raslantı sonucu bir araya gelirler; oysa bir romanda kah­ramanlar şu kulede, şu hapishanedeyseler, şu bahçede geziniyorsalar, burada söz konusu olan şey, hem bir dizi bağım­sız nedenin yeniden canlandırılması (roman kişisi, ruh­sal ve toplumsal bir dizi olayın doğurduğu belli bir ruh durumundadır: öte yandan, belli bir yere gitmektedir ve kentin biçimi onun belli bir parktan geçmesini gerektirmekte­dir), hem de daha derin bir amaçlılığın dile getirilmesidir; çünkü park ancak belli bir ruh durumuyla uyuşmak, nesne­ler yardımıyla bu ruh durumunu dile getirmek ya da kes­kin bir karşıtlıkla onu daha belirginleştirmek üzere varolmuştur; ve ruh durumunun kendisi de manzarayla birlikte düşünülmüştür. Burada nedensellik dış görünüş biçiminde­dir ve buna "nedensiz nedensellik" adı verilebilir; derin gerçeklik ise amaçlılıktır...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama amaçlar düzenini böyle bü­yük bir güvenle nedenler düzeni altına yerleştirebilmem, da­ha kitabın kapağnı açarken, nesnenin kaynağını insanî öz­gürlükten aldığını olumlayışımdan ileri gelmektedir. Sanatçı­nın tutku yüzünden ve tutkuyla yazdığından kuşkulansaydım, güvenim bir anda uçup giderdi, çünkü bu durumda neden­ler dizisini amaçlar dizisiyle desteklemenin hiç bir anlamı kalmayacaktı, çünkü amaçlar dizisi de ruhsal bir nedensel­likle desteklenmiş olacak ve sonunda, sanat eseri gerekir­cilik zinciri içine girmiş bulunacaktı. Şuna hiç kuşku yok ki, okuduğum sırada, yazarın kendini bir tutkuya kaptırabi­leceğini, hatta eserini önce bir tutkunun etkisi altında ta­sarlamış bulunabileceğini yadsımıyorum. Ama onun yazma­ya karar verişi, kendini duygulanımlarından uzak tutmasını gerektirmektedir; kısacası, tıpkı okurken benim yaptığım gi­bi, heyecanlarını özgür heyecanlar durumuna getirmesi, ya­ni cömertçe verme durumunu alması gerekir. Demek ki oku­ma, yazarla okuyucu arasında bir cömertlik antlaşmasıdır; her ikisi de birbirine güvenir, birbirine inanır, kendinden beklediğini karşısındakinden de bekler. Çünkü bu güven eli ­açıklığın ta kendisidir: hiç kimse yazarı, özgürlüğünün okuyucu tarafından kötüye kullanılacağına inanmaya zorlayamaz; hiç kimse de okuyucuyu yazarın kendisine karşı böyle davranacağına zorla inandıramaz. Her ikisi de özgür bir karar verirler. O zaman aralarında dialektik bir alış-veriş başlar; okurken, bir şeyler beklerim, okuduğum şey isteklerimi kar­şılıyorsa, beni, yazardan daha fazlasını istemeye, yani yazarın benden daha fazla şey beklemesini istemeye iter. Ve ters yönden bakılırsa, yazar da benim isteklerimi en yüksek dereceye çıkarmamı bekler. Böylece özgürlüğüm kendini ortaya koyarken, karşımdaki insanın özgürlüğünü ortaya çıkarmış olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Estetik nesnenin «gerçek» (ya da böyle olduğunu ileri süren) veya «biçimci» bir sanatın ürünü olması pek önemli değildir. Her iki durumda da, doğal ilintiler tepetaklak edilmiştir: Cezanne'ın tablosu da birinci planda yer alan şu ağaç, öncelikle nedensel bir zincirlemenin sonucudur. Ama nedensellik bir yanılsamadır; tabloya baktığımız sürece bu nedensellik bir önerme olarak kalacaktır tabii, ama derin bir amaçlılık tarafından da desteklenecektir: ağacın şuraya konması, tablonun, şu biçim ile şu renklerin ön plana yerleştirilmesini gerektirmesindendir. Böylece gözümüz, görüngüsel nedenselliğin ardında, nesnenin iç yapısı olan amaçlılığı yakalamakta ve, amaçlılığın ötesinde de, bunun kaynağı ve ilksel temeli olan insanî özgürlüğe ulaşmaktadır. Ver Meer'in gerçekçiliği öylesine aşırıdır ki, ilk bakışta fotoğraf gibi re­sim yaptığı sanılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama resimlerindeki eşyanın göz alıcı­lığı, o ufacık tuğla duvarların pembe ve kadifemsi parlaklığı, bir hanımeli dalının mavi kalınlığı, koridorların cilalı karanlıklığı, kişilerin okunmuş su vazosu üzerindeki taşlar gibi parlak ve portakal rengindeki derisi incelendiği zaman duyulan zevk de ortaya koyar ki, amaçlılık biçimlerde ya da renklerde değil, ressamın özdeksel hayal gücündedir; burada, eşyaya şu ya da bu biçimi verdirten sebep o eşyanın öz ve hamurunun ta kendisidir; bu gerçekçi ressamla, mutlak ya­ratışa belki daha çok yaklaşıyoruz; çünkü burada, madde­nin edilginliğinde buluyoruz insanın özgürlüğünü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa, eser hiç bir zaman boyanan, yontulan ya da an­latılan nesneyle sınırlı değildir; eşyayı nasıl dünya perdesi önünde görüyorsak, sanat eserinin canlandırdığı nesneleri de evren perdesi önünde seyrederiz. Fabrice'nin serüvenle­rinin ardında, 1820 İtalya'sı, Avusturya'sı ve Fransa'sı görü­nür; rahip Blanes de yıldızlarıyla birlikte göğe ve sonra da bütün yeryüzüne bakar. Her ne kadar ressam bize bir tarla ya da bir vazo dolusu çiçek sunarsa da, tabloları bütün dün­yaya açılan birer penceredir; başaklar arasına dalıp giden şu kırmızı yolu biz, Van Gogh'un çizdiğinden daha öteye, başka buğday tarlaları arasında, başka bulutlar altında, denize dökülen bir ırmağa dek izleriz; ve tarlaların varlığı ile erek­liliğin varlığını ayakta tutan derin toprağı sonsuza dek, dünyanın öteki ucuna dek uzatırız. Demek ki yaratıcı edim, yarattığı ya da yeniden canlandırdığı birkaç nesne aracı1ığı" ile, dünyayı tekrar ele geçirme ereğini güder. Her tablo, her kitap varlığın bütünlüğünün yeniden ele geçirilişidir; her sanat eseri bu bütünlüğü seyircinin özgürlüğü önüne getirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü sanatın en son ereği de budur: dünyayı olduğu gibi, ama sanki kaynağını insanı özgürlükten alıyormuş gibi gös­tererek yeniden ele geçirmek, yakalamak. Bununla birlikte, yazarın yarattığı şey ancak seyircinin gözünde nesnel bir gerçeklik kazandığı için, bu ele geçiriş, bu yakalayış, sey­retme - ve özellikle de okuma - ayiniyle kutsanır. Az ön­ce ortaya attığımız soruya daha iyi karşılık verecek durumdayız şimdi: yazar, aralarındaki karşılıklı istekler yardımıy­la varlığın bütünlüğünü insanoğluna yeniden kazandırsınlar ve evreni tekrar insanlık örtüsüyle kaplasınlar diye öteki insanların özgürlüğüne çağrıda bulunur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu işi daha ileri götürmek istersek, yazarın, bütün öte­ki sanatçılar gibi, okuyucularına, genellikle estetik zevk adı verilen ve kendi payıma, daha çok, estetik sevinç diye adlandıracağım bir çeşit duygulanım vermek istediğini hatır­latmamız gerekir; bu duygulanımın belirmesi, eserin eksik­siz duruma geldiğini gösterir. Öyleyse bu duygulanımı daha önce sıraladığımız gözlemlerin ışığında inceleyelim. Gerçek­ten de, yaratıcının yarattığı sırada tadamadığı bu sevinç, se­yircinin, yani ele aldığımız durumda, okuyucunun estetik bi­linciyle birdir. Bu, karmaşık, ama yapıları birbirini koşul­landıran ve birbirinden ayrılmayan bir duygudur. Bu duy­gu, ilkin amaç-araçların ve araç-amaçların2 yararcı çağlayışını bir an için durduran aşkın ve mutlak bir ereğin, yani bir çağrının; ya da, aynı şey demek olan, bir değerin tanınması, kabul edilmesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve bu değerin bende uyandırdığı durum­sal bilinç, zorunlu olarak, özgürlüğümün durumsal-olmayan bilinciyle bir aradadır; çünkü özgürlük aşkın bir gereklikle kendisini belli eder. Özgürlüğün kendi kendini tanıyışı, ka­bul edişi sevinçtir, ama durumsal-olmayan bilincin bu yapı­sı bir başka yapıyı içermektedir: gerçekten de) okuma bir yaratış olduğuna göre, özgürlüğüm yalnızca katkısız bir başına buyrukluk gibi değil, yaratıcı bir etkinlik gibi ortaya çıkmakta; yani kendi yasasını kendi koymakla yetinmeyip aynı zamanda nesneyi yaratanın da kendisi olduğunu farket­mektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözün en gerçek anlamıyla estetik görüngü, yani yaratılan nesnenin yaratıcısına bir nesne gibi gözüktüğü yaratış işte bu düzeyde ortaya çıkmaktadır; yaratıcı bir tek bu durumda yarattığı nesnenin tadına varmaktadır. Ve oku­nan eserin durumsal bilincine verilen tat adı da, burada es­tetik sevincin bir temel yapısıyla karşı karşıya bulunduğu­muzu yeterince göstermektedir. Bu durumsal zevkin yanında, önemli bir şey olarak algıladığımız nesneye oranla kendimizin de vazgeçilmez olduğunu fark ederiz; bu ikincisi durum­sal değildir; bilincin bu görünüşüne ben estetik bilinç diyeceğim: yani güvenlik duygusu; en güçlü estetik heyecanlara yüce bir dinginlik kazandıran işte bu duygudur; kaynağını, öznellikle nesnellik arasındaki sıkı bir uyumun saptanmasın­dan almaktadır. Öte yandan estetik nesne hayalî şeyler aracı­lığıyla yakalanmak istenen dünyanın ta kendisi olduğu için, estetik zevk (sevinç), dünyanın bir değer, yani insani özgür­lüğün önüne çıkarılan bir görev olduğu konusundaki durum­sal bilinçle aynı zamanda tadılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve ben bu bilince estetik değişim adını vereceğim; çünkü dünya, çoğu kez, içinde bu­lunduğumuz durumun sınırı, bizi bizden ayıran sonsuz uzak­lık, verinin bireşimsel bütünlüğü, engeller ile araçların ayrımsızlaşmış birliği gibi gözükmekte - ama hiç bir zaman özgürlüğümüze yönelmiş bir istek, bir gereklik gibi gözük­memektedir. Bu yüzden, estetik sevinç hani şu ben-olmayan şeyi ele geçirmenin ve içleştirmenin bilincine vardığını düzey­de doğmaktadır, çünkü bu durumda veriyi buyruk, olguyu da değer biçimine dönüştürmekteyim: dünya benim göre­vim' dir; yani özgürlüğümün en önemli ve gönül rızasıyla kabul edilmiş görevi, evren denen şu biricik ve mutlak nes­neyi, koşulsuz bir devinim içinde, varlık haline getirmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üçüncü olarak da, daha önce ele aldığımız yapılar insanı özgürlükler arasında varılmış bir antlaşmayı içermektedir; çünkü, bir kere okuma, yazarın özgürlüğünün güvenle ve bir şeyler bekleyerek tanınmasıdır; öte yandan da estetik zevk bir değer halinde hissedildiği için, başkasına yöneltilmiş mutlak bir isteği kapsamaktadır; bu, her insanın, bir özgürlük olarak bir eseri okurken aynı zevki almak istemesidir. Böylece bütün insanlık en büyük özgürlük içinde oradadır, hem kendi malı olan, hem de kendisinin "dışında" kalan bir dünyanın varlığını desteklemektedir. Estetik sevinçteki du­rumsal bilinç, dünyayı hem şu anda olduğu, hem de ilerde olması gerektiği gibi; hem bütünüyle bizim, hem de bize iyice yabancı ve bizim olduğu oranda bize yabancı kalan bir dünya halinde yakalayan imgeci (imageante) bir bilinçtir. Durumsal olmayan bilinç ise, evrensel bir güvenle evrensel bir gerekliğe konu olduğu için, insani özgürlüklerin meydana getirdiği uyumlu bütünlüğü gerçekten kavramaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demek ki yazmak hem dünyanın üstündeki örtüleri kaldırmak, hem de onu okuyucunun cömertliğinin karşı­sına görev gibi çıkartmaktır. Yazmak, varlığın bütünlüğü için pek gerekli olduğunuzu kabul ettirebilmek üzere baş­kasının bilincine başvurmaktır; bu, önemliliği aracı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kişilerde yaşamak istemektir; ama öte yandan gerçek dünya ancak eylem içinde ortaya çıktığından, ancak bu dünyayı değiştirmek üzere aştığımız zaman kendimizi onun içinde hissettiğimizden, romancının evreni, eğer bu evreni bir aş­ma hareketi sırasında bulup ortaya çıkarmamış olsaydık, sığ kalacaktı. Sık sık dikkatimizi çekmiştir: bir nesne, anla­tı içinde, varoluş yoğunluğunu ona ayrılan betimlemelerin sayı ve uzunluğundan değil, kendisiyle çeşitli kişiler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;arasındaki bağların karmaşıklığından alır; nesne, kullanıldığı, alınıp konulduğu, kısacası kişiler tarafından erekler uğruna aşıldığı oranda gerçeklik kazanacaktır. Roman dünyası, yani eşyalarla insanların bütünü için de durum aynıdır: bu dünyanın en büyük yoğunluğa erişebilmesi için, okuyu­cunun onu keşfetmesine yarayan şu yarı ortaya çıkarış, ya­rı yaratışın aynı zamanda eyleme hayalî bir katılış olması gerekir; bir başka deyişle, bu dünya, değiştirmek istediğiniz oranda canlanacaktır. Gerçekçiliğin yanılgısı, gerçeğin seyretmekle ortaya çıkacağını ve bunun sonucu olarak da, yansız bir betimleme yapılabileceğini sanmak olmuştur. İyi ama, algılamanın kendisi yan tutarak gerçekleştiğine göre, yalnızca adlandırma bile nesneyi değiştirmek anlamına gel­diğine göre, bu iş nasıl mümkün olacaktı? Ve evrenin vaz­geçilmez, önemli bir öğesi olmak isteyen yazar, bu evrendeki haksızlıklardan nasıl sıyrılabilirdi acaba? Oysa onun da payı bulunmalıdır bu haksızlıklarda; ama yazarın haksız­lık yaratmayı kabul edişi, ancak bu haksızlıkları ortadan kaldırmak üzere girişilmiş bir aşma hareketi içindedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ba­na, yani okuyana gelince, eğer haksızlık dolu bir dünya ya­ratıyor ve onun varolmasına yardım ediyorsam, bunun so­rumlusu olmamak elimde değildir. Ve yazarın bütün sa­natı beni, kendisinin bulup ortaya çıkardığı şeyi yaratma'­ya, yani suç ortaklığına katılmaya zorlayışındadır. Böylece onunla ben, evrenin sorumluluğunu yükleniveririz. Özgür­lüklerimizin ortak çabasıyla desteklendiği ve yazar onu be­nim aracılığımla insanî olana katmak istediği için, bu ev­renin gerçekten kendisi olarak, en derin özüyle, sanki in­sanı özgürlüğü amaç edinmiş bir özgürlük tarafından destek­leniyormuş ve bu özgürlük onu bir baştan bir başa geçip gidiyormuş gibi belirmesi, bir amaçlar sitesi olamasa bile, hiç değilse bu siteye giden yolun bir aşaması, yani bir oluşum olması gerekir ve biz onu üzerimize çöken ezici bir kütle gibi değil, tersine bu amaçlar sitesine doğru aşılışı açısından görüp öyle sunmalıyız; betimlediği insanlık ne denli kötü ve umutsuz olursa olsun, eserde bir cömertlik havası bulunmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç kuşkusuz, bu eli açıklık öğretici söylevler ya da erdemli kişiler aracılığıyla dile gelmeyecek­tir: hatta bunun önceden düşünülmüş bile olmaması gere­kir ve iyi duygularla iyi kitap yazılmadığı besbellidir. Ama bu cömertlik kitabın alt dokusu, kişilerin ve eşyaların bi­çildiği kumaş olmalıdır: konu ne olursa olsun, bir çeşit ha­fiflik her yanda hissedilmeli ve eserin hiç bir zaman doğal bir veri olmayıp, tersine, bir gereklik ve bir sunu (arma­ğan) olduğunu anımsatmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu dünyanın haksızlıklarıy­la birlikte önüme getirilişi, bu haksızlıkları soğukkanlılık­la seyredeyim diye değil, tiksintimle canlandırayım, üstle­rindeki perdeyi kaldırayım ve onları birer haksızlık, yani yokedilmesi-gereken-yolsuzluklar olarak yaratayım diyedir. Böylece yazarın evreni ancak okuyucunun incelemesi, hay­ranlığı, tiksinmesi sonunda tüm derinliğiyle ortaya çıkacaktır; ve cömert sevgi bir sürdürme yemini, cömert tik­sinme bir değiştirme yemini, hayranlık ise bir öykünme yeminidir; edebiyat ile ahlak apayrı şeyler olmasına rağmen, estetik buyruğun kökünde ahlaki bir buyruk bulunduğunu fark ederiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü yazar, yazma zahmetine katlanışıyla okuyucu­larının özgürlüğünü; okuyucu da, daha kitabı açtığı an ya­zarın özgürlüğünü tanıdığına göre, sanat eseri, hangi yön­den bakılırsa bakılsın, insanların özgürlüğüne güvenme işi­dir . Ve gerek okuyucular, gerekse yazar bu özgürlüğü ancak onun ortaya çıkması için tanıdıklarına göre, eser, dünyanın, insanî özgürlüğü gerektiren hayali bir canlandırılışı olarak tanımlanabilir. Bundan öncelikle şu sonuç çıkıyor: kullanılan renkler ne denli koyu olursa olsun, dünyayı, insanlar onun karşısında özgürlüklerini hissetsinler diye betimlediğimize göre, kara edebiyat yoktur. Demek ki ancak iyi ve kötü romanlar vardır. Ve kötü roman, pohpohlayarak hoşa gitmeye çalışan romandır, iyi romansa bir inanma ve inanılma işidir. Yalnız, yazar aralarında bir uyum kurmak istediği bu özgürlükler karşısına eseri, ancak, her an daha fazla özgürleşen bir dünya görünüşü altında çıkarabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya­zarın yarattığı bu cömertlik yağmurunun bir haksızlığın onaylanması için kullanılması ve okuyucunun, insanın insana kulluğunu destekleyen ya da kabullenen ya da bunu yargılamaktan kaçınan bir eseri okurken özgürlüğünün ta­dına varması akıl alacak şey değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beyazlara karşı duyu­lan nefretle dopdolu olsa da, Amerikalı bir zencinin iyi bir roman yazmış olması düşünülebilir, çünkü bu nefret aracı­lığıyla istediği şey, kendi ırkının özgürlüğüdür. Ve o beni cömertliğe çağırdığı için, kendimi katkısız bir özgürlük ha­linde hissettiğim an, ezilen bir ırkla özdeş olmakta güçlük çekmem. Bu durumda beyaz ırka ve, ben de bu ırktan olduğuma göre, kendime karşı çıkarak, bütün özgürlüklerden kara derili insanların özgürlüğünden yana olmalarını iste­rim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama hiç kimse yahudi düşmanlığını överek iyi bir ro­man yazılacağını düşünemez.3 Çünkü hiç kimse, özgür1üğü­mün sımsıkı bağlarla bütün öteki insanların özgürlüğüne bağlı olduğunu hissettiğim an, beni bu özgürlüğü bazı in­sanların köleleştirilmesini onaylamak için kullanmaya zor­layamaz. Böylece, ister denemeci, yergici, mizahçı ya da ro­mancı olsun; isterse yalnızca bireysel tutkulardan söz etsin ya da toplumun yönetim biçimine saldırsın, yazarın, özgür insanlara hitap eden bu özgür kişinin tek bir konusu var­dır: özgürlük. Bu böyle olunca da, okuyucularını köleleştirme yolunda atacağı her adım sanatını tehlikeye düşürür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Faşizm, bir demirciyi, insan olarak etkileyecek, ama demirci olarak bel­ki de etkilemeyecektir: oysa bir yazarı her iki durumda da, hatta belki yaşamından çok mesleğinde etkileyecektir. Sa­vaştan önce faşizmin gelmesini isteyen bazı yazarların, Naziler tam kendilerini göklere çıkardığı sırada, kuruyup git­tiklerini gördüm. Özellikle Drieu la Rochelle geliyor aklı­ma: yanıldı, ama içtendi, böyle olduğunu gösterdi. Güdüm­lü bir derginin yönetimini kabullenmişti. İlk birkaç ay yurttaşlarını azarlıyor, paylıyor, onlara uzun vaızlar çeki­yordu. Hiç kimse karşılık vermedi: çünkü artık bunu ya­pacak özgürlüğe sahip değildik. Kızdı buna, okuyucularını hissedemiyordu artık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha sıkı girişti, ama söylediklerinin anlaşıldığını gösterecek hiç bir belirti yoktu. Ne bir nefret, ne de bir kızgınlık belirtisi: hiç bir şey yoktu. Şaşırdı, telaşa kapıldı, Almanlara acı acı dert yandı; makaleleri önce anlı şanlıydı, kezzaplaştılar; öyle bir an geldi ki, göğsünü yumrukladı: hor gördüğü satılmış bazı gazeteciler bir yana, hiç bir yankı gelmedi. Yönetmenlikten çekildi, sonra geri geldi, biraz daha konuştu, ama hep ıssızlıkta. En sonunda, öteki insanların suskunluğuyla süngülenmiş olarak sustu. Onları köleleştirmek istemişti, ama o çılgın kafasında, bu işin de isteğe bağlı, hala özgür bir şey olduğunu sanmıştı; sonra yola geldi; içindeki insanî yan bu dönüşten pek hoş­nut oldu, ama yazar yanı buna dayanamadı. Aynı günlerde, ne mutlu ki sayıları daha kalabalık olan öteki yazarlar, yazma özgürlüğünün yurttaş özgürlüğünü içerdiğini anlıyorlardı. İnsan köleler için yazmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düzyazı sanatı, düzya­zının anlam taşıdığı biricik yönetim biçimi olan demokrasi ile bağdaşır ancak. Biri tehlikedeyse, öteki de öyledir. Ve o zaman onları kalemle savunmak yetmez. Bir gün gelir, kalem durmak zorunda kalır; o zaman yazarın kalemi bırakıp silaha sarılması gerekir. Böylece, hangi yoldan gelmiş olur­sanız olun, savunduğunuz görüşler ne olursa olsun, edebi­yat sizi kavganın ortasına atıverir; yazmak, özgürlük iste­menin bir biçimidir; bir kez yazmaya başladınız mı, ister istemez bağlanmışsınızdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neye bağlanmışızdır? diye sorulabilir. Özgürlüğü ko­rumaya, demek, kolay bir karşılık olur. Tıpkı Julien Ben­da'nın rahibi gibi, ihanetten önce, düşünsel bir takım de­ğerlerin bekçiliğini mi yapmalı; yoksa, siyasal ve toplum­sal kavgalara katılarak somut ve günlük özgürlüğü mü ko­rumalı? Bu soru, çok basit gibi gözüken, ama hiç bir zaman aklımıza getirmediğimiz bir başka soruya bağlıdır: "Kimin için yazıyoruz?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;NOTLAR:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 Öteki sanat eserleri (tablo, senfoni, heykel, vb.) karşısında seyircinin tutumu da, daha değişik derecelerde olmak üzere, aynıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2 Kılgısal yaşam'da, her yol, aranmaya başlandığı an, amaç gibi, ve her amaç da bir başka ereğe varma yolu gibi gözükebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3 Bu son görüş karşısında bazıları heyecana kapıl­dı. Ben de diyorum ki, açık amacı insanların ezilmesine hizmet etmek olan iyi bir tek roman, Yahudilere, Zencilere, işçilere, sömürge halklarına karşı yazılmış bir tanecik iyi roman adı verin bana. "Eğer bugün yoksa," denecek, "bu, günün birinde yazılmayacağını göstermez ki." Ama bunu dediğiniz an soyut bir kuramcı olduğunuzu itiraf etmiş olu­yorsunuz. Ben öyle değilim. Çünkü siz soyut sanat kavra­mınız adına ileri sürüyorsunuz şu hiç gerçekleşmemiş şeyin olasılığını; oysa ben, herkesin kabul ettiği bir olgu için bir açıklama öne sürmekle yetiniyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Jean Paul SARTRE – Edebiyat Üzerine&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çev: Bertan Onaran / de yayınları - Şubat 1967&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8445428495463755091-433634010234200559?l=edebiyat-arsivi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/feeds/433634010234200559/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8445428495463755091&amp;postID=433634010234200559' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/433634010234200559'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/433634010234200559'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/2007/12/niin-yazyoruz.html' title='Niçin Yazıyoruz?'/><author><name>hiaxysheytan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8445428495463755091.post-527614685701228747</id><published>2007-12-02T01:09:00.001-08:00</published><updated>2007-12-02T01:10:03.295-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sokrates'/><title type='text'>Ölerek yaşamın onurunu korumak; Sokrates'in savunması</title><content type='html'>Siz Atina erkekleri, belki de sözlerimin yeterli olmadığını; sizleri ikna edebileceğim sözlerden imtina edişimin davayı kaybetmeme yol açtığını düşünüyorsunuz. Hiç de öyle değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yoksunluktan ötürü yenildim, ama bu sözlerin yetersizliği değil, arsızlığın, küstahlığın ve terbizyesizliğin yetersizliğiydi ve ağlayarak, sızlayarak, yakınarak, şikayet ederek ve başka bir çok şey yaparak,onuruma yakışmadığını inandığım şeyleri söyleyerek başkalarından duymaya alışkın olduğunuz, duymaktan hoşlanacağınız şeyleri dile getirmeye razı olmayışımdan ötürü oluşan eksiklikti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca ne daha önce durumumun vehametine bakıp özgür bir erkeğe yakışamayacak şekilde davranmam gerektiğine inandım, ne de şimdi kendimi böyle savunmuş olmaktan pişmanlık duyuyorum; bu tarz savunmayla ölümüme yol açmayı, öteki tarz savunmayla yaşamaya yeğ tutuyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü ne mahkemenin karşısında, ne savaşta, ne de başka bir yerde insan kendini ölünden kaçmak için her şeyi yapacak duruma getirmemeli. Muharebelerde sık sık,silahlarını atıp kendini kovalayanlara yalvarıp yakaranların canlarını kurtardıkları görülmüştür ve hiç bir eylemden ve sözden kaçınmamayı göze aldıktan sonra her türlü tehlikeden ve ölümden kurtulmanın başka bir yolu bulunmaktadır. Ancak, siz erkekler, zor olan, ölümden kaçınmak değildir; bundan çok daha zor olan, kötülükten kaçınabilmektir, çünkü o, ölümden çok daha hızlı koşar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve şimdi yavaşlamış ve yaşlanmışken, daha yavaş olan tehlike bana yetişti; (benden) daha güçlü ve çevik olan davacılarıma ise hızlı olanı, kötülük yetişti. Ve şimdi çekip gidiyoruz artık: ben sizlerce ölüm cezasına çarptırılarak, sizler ise doğruluk tarafından alçaklık ve adaletsizlikten suçlu bulunarak. Ve ben, aynen sizler gibi (ama farklı nedenlerle), bu hükümden memnunum. Bu böyle sonuçlanmalıydı ve böylesinin iyi olduğuna inanıyourum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi size, beni ölüme mahkum etmiş olan sizlere, bir kehanette bulunup bundan sonra ne olacağını bildirmek istiyorum; malum, ben insanların kehanette en yakın oldukları konuma erişmiş bulunuyorum: yani ölüme. Dolayısıyla beni ölüme havale etmiş olan sizleri, ben ölür ölmez, tanrı inandırsın ki, bana verdiğinizden çok daha sert olan bir ceza bekliyor. Bundan sonra hayatınızı yönlendirişinizin hesabını vermekten kurtulacağınızı sandığınız için böyle davrandınız; ama umduğunuzdan bambaşka şeyler gelecek başınıza diyorum size; sizden hesap soracak olan ve şimdiye kadar öne çıkmalarına engel olduğum için hiç bir şey fark etmediğiniz çok kimse gelecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve ne kadar gençseler o kadar inatçı ve ısrarcı olacaklar ve sizler buna çok daha fazla öfkeleneceksiniz. Doğru yaşamadığınız için insanları öldürerek suçlanmaları önleyebileceğinize inanıyorsanız, yanlış hüküm veriyorsunuz demektir; çünkü bu tarz bir temizlenme gerçekleşmesi tamamen imkansız bir temizlenmedir ve güzel değildir; daha güzel ve kolayı, başkalarını rahatsız etmeyen ve mümkün olduğu kadar iyi olacak şekilde kendini yükselten temizlenmedir. İşte beni mahkum etmiş olan sizlere önceden söyleyeceklerim bunlardır ve sizlere veda ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;karakutu.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8445428495463755091-527614685701228747?l=edebiyat-arsivi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/feeds/527614685701228747/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8445428495463755091&amp;postID=527614685701228747' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/527614685701228747'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/527614685701228747'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/2007/12/lerek-yaamn-onurunu-korumak-sokratesin.html' title='Ölerek yaşamın onurunu korumak; Sokrates&apos;in savunması'/><author><name>hiaxysheytan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8445428495463755091.post-4202801413301876493</id><published>2007-12-02T01:07:00.000-08:00</published><updated>2007-12-02T01:08:37.364-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='David Kaufmann'/><title type='text'>Adorno ve Tanrının Adı</title><content type='html'>Demek ki Tanrı, Mutlak Olan, sonlu varlıklardan sakınır. Onu adlandırmayı arzuladıklarında, çünkü bunu yapmak zorundadırlar, ona ihanet ederler. Ama onun hakkında suskun kalırlarsa, kendi iktidarsızlıklarına boyun eğmiş; öteki, daha az bağlayıcı olmayan buyruğa –onu adlandırma– karşı günah işlemiş olurlar.1&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Metafizik eleştirisi artık Batı düşüncesinde saygın bir gelenektir ve on sekizinci yüzyılın sonundan beri özgürleşme ilkesiyle bağlantılıdır. Dünyanın büyüsünü bozma itkisi –rasyonel denetimi daha önceleri yalnızca denetlenemez yazgı olarak görülenden ayırma yönündeki süregiden eğilim– her zaman aydınlanmanın vahye dayalı dine tanınmış kurumsal ayrıcalıklar ve entelektüel konuma karşı güçlü saldırısıyla yakından bağlantılı görülmüştür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkesin bildiği bir öyküdür bu. Kant, inancı Hume'dan, felsefeyi dogmatizmden kurtarmıştır, ilkinin spekülatif iddialarına, ötekinin kapsamına sınırlama getirerek; aynı zamanda, dini aklın mahkemesine sevk etmiş, böylece özerkliğe alan açmıştır. Solcu Hegelciler (özellikle Feuerbach ile Marx), metafiziği antropolojiye, dini de gereksinmeye indirgeyerek, dünyanın insanlaştırılmasını bir adım öteye götürmüşlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dinin tarihi, insanın yabancılaşmış, ama sahih umudunun –özgürlük adına yeniden sahip çıkılması gereken bir umut– tarihi haline gelmiştir. Nietzsche –Lutherci bir rahibin dinden dönen oğlu– metafiziğe ilişkin kendi, Hegel karşıtı eleştirisini ortaya koymuştur. Nietzsche, zamandışı, gerekli ve tümel Hakikat dürtüsünü psikolojikleştirmeye ve böylece, hükümran bir Tanrı'yla hükümran bir Özne'ye duyulan özlemi sağaltmaya çalışmıştır – ikisinin de birer dilbilgisi ve kötü niyet kurmacası olduğunu açığa vurarak. Ve günümüze gelindiğinde, metafiziği alt edip özgürleşmeye yol açma ülküsünü birebir olarak solcu Hegelcilerin, söylemsel olarak da Nietzschecilerin –Marksçılarla Heideggercilerin, solcularla yapıçözümcülerin– gerçekleştirmeye çalıştıklarını görüyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Metafizik karşıtı düşüncenin bu kısa ve bir ölçüde basitleştirilip özetlenmiş tarihinde herhangi bir yanlışlık varsa, o zaman şu soruyu sormaya değer: Nasıl olup da Theodor Adorno –sapkın Marksçı, tam anlamıyla solcu Hegelci ve Nietzsche'nin dikkatli bir okuru ve izleyicisi– mesleki yaşamı boyunca dinsel mecazları pervasızca kullanma konusunda ısrar etmektedir ve niçin? Mezafiziğin –duyumötesi gerçeklik incelemesinin– her zaman dinle aynı şey olmadığını söylemeye gerek bile yok. Ama Adorno, Kierkegaard hakkındaki ilk kitabından, metafiziğe eleştirel olarak yeniden itibar kazandırdığı bitmiş son yapıtı Negatif Diyalektik'e, kaynağını metafizik ve teolojiden alan izleklere tekrar tekrar geri döner. Robert Hullot-Kentor'ın “teoloji Adorno'nun bütün yazılarının hemen yüzeyi altından akıp gider [ve] bu yazıların her sözcüğüne nüfuz eder”2 iddiasının doğru olduğunu varsayarak, Adorno'nun Tanrı'nın adına ilişkin özellikle Yahudilere özgü bir görüşten nasıl yararlandığına bakmak istiyorum. Argümanım şu olacak: Adorno, felsefeye kısıtlama getiren tarihsel koşulları ve onu gerekli kılan insani gereksinmeleri anlayan bir felsefe modeli olarak kullanır Ad'ı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Negatif Diyalektik'in son kesiminden bir alıntıyla, sondan başlayalım. Adorno burada kendi kendini hedef alan, “her kim Tanrı'ya inanıyorsa, Tanrı'ya inanıyor olamaz” ve “inanmayan her kim ise Tanrı Adı'nın temsil ettiği olanağı o korur” gibi bir sonuca varan, aydınlanmanın kendine özgü diyalektiğini ele alır. Adorno şu açıklamayı getirir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir zamanlar tasvir yasağı, Ad'ı söylemeyi de içeriyordu; artık bu biçimiyle yasağın kendisi bir batıl itikat olduğu kuşkusunu uyandırmaya başlamıştır... Tarihi –bir başka deyişle, gittikçe artan mitten arındırmayı– yadsıyan metafizik hakikatin tarihi, işte böyle kendine dönük hale gelmiştir. Ne var ki bu, tıpkı mitsel tanrıların kendi çocuklarını yuttukları gibi, kendi kendisiyle beslenmektedir. Ardında salt varolan dışında hiçbir şey bırakmadığı için de, mite geri döner; çünkü mit, içkinliğe, varolana özgü, kendi içine kapalı ilişkiden başka bir şey değildir.3&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adorno'ya göre –Adorno burada Weber'in izinden gitmektedir– ikinci buyruk, [Kutsal Kitap'ın Mısır'dan Çıkış bölümünde Tanrı'nın Musa'ya verdiği on buyruğun ikincisi şöyledir: “Kendine yukarıda gökyüzünde, aşağıda yeryüzünde ya da yer altındaki sularda yaşayan herhangi bir canlıya benzer put yapmayacaksın. Putların önünde eğilmeyecek, onlara tapmayacaksın.”– ç.n.] dinsel rasyonelleştirmeye doğru ilk adım, insanı mitten kurtarmaya yönelik gözüpek bir girişimdi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ataerkillik fikrinin miti yok edecek şekilde öne çıktığı Yahudi dininde Ad ile varlık arasındaki bağ, Tanrı'nın adının söylenmesine ilişkin yasakta hâlâ görülür. Yahudiliğin büyüden arındırılmış dünyası, büyüyü Tanrı fikri içinde yadsıyarak sona erdirir. Yahudi dini, ölümlü olan her şeydeki umutsuzluğa teselli olacak tek bir söze bile tahammül etmeyecektir. Umut yalnızca, batılın Tanrı, sonlunun Sonsuz, yalanın Hakikat şeklinde adlandırılmasına yönelik yasakla bağlantılıdır.4&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mit, içkinliğin kaçınılmazlığına, “olduğu haliyle dünya, kurtulamayacağımız salt bir gerekliliktir”e olan inanç ise, o zaman Yahudilik, Tanrı'nın Adı'nı aşkın kılmak suretiyle –tanrısal güçleri yeryüzüne çağıran bir büyü sözünün parçası olarak değil, dünyanın gerçekten de farklı olabileceğinin bir göstergesi olarak– mitten kurtulur. Bu, Tanrı'nın adının olmadığı, bu yüzden de aşkınlığın olanaklı olmadığı anlamına gelmez. Böyle bir şey mit olurdu, tektanrılı Yahudiliğin kaçmaya çalıştığı içkinliğe [yenik] düşme olurdu. Ad'ın söylenmesine ilişkin yasak, aşkınlığın bütünlüğünü korur; bir yandan da ona ulaşmaya yönelik her tür kestirme yolu engeller.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama Negatif Diyalektik'ten alıntı, büyünün bozulmasının izlediği seyrin, Tanrı'nın Adı öğretisinde mit üzerindeki Yahudi utkusuyla durmadığını gösterir. Salt büyünün yadsınması da mitten arındırılmış, onun tarihsel süreç içinde sahte bir kesinlik, bir mit olduğu açığa vurulmuştur. Büyü üzerindeki, tanrısal gücü dizginleme girişimi üzerindeki yasak, birden değiştirilemeyen bir dünyanın ortasında bırakıverir insanı. Tanrı'nın aşkınlığının korunması, kuşku uyandıracak biçimde içkinliğe bir geri dönüş gibi görünmeye başlamıştır, öyle ki artık yalnızca inanmayan kişi, bir zamanlar inancın tuttuğu konumları alabilir; yalnızca inanmayan kişi, Ad öğretisine içkin olan aşkınlık umuduna bel bağlayabilir. Tarihte bu noktada –Adorno'nun şimdisi– inanç teolojiden kaçmıştır; o da yalnızca inançsızlar tarafından korunabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyünün bozulması diyalektiğinin getirdiği görünürdeki paradokslar, dilsel olarak değillemelerin yan yana dizilmesiyle, olumlulukların sahte istikrarından kaçınmakla kendini gösterir. Ama Ad'da hâlâ varlığını sürdüren umut, yalnızca çifte bir değillemenin, Horkheimer'la Adorno'nun Aydınlanmanın Diyalektiği'nde koyutladıkları [posit] sahte umudun reddinin kalıntısı değildir. Olumlu bir içeriği de vardır. Bu, Horkheimer'la işbirliğinden on yıl sonra ve Negatif Diyalektik'ten on yıl kadar önce müzik ile dil üzerine yazılmış kısa bir yazıda netlik kazanır. Bu yazıda, Adorno, müziği yönelimsel dil olarak adlandırdığı şeyden, bir başka deyişle gündelik iletişimin araçsal dilinden ayırır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müziğin dili, yönelmişliğin dilinden oldukça farklıdır. Onun teolojik bir boyutu vardır. Söylemesi gerekeni, eşzamanlı olarak açığa vurur ve gizler. İdesi, şekil verilmiş tanrısal Ad'dır. Mitten arındırılmış, etkili büyüden kurtulmuş duadır. Anlamları iletmeye değil, Ad'ı adlandırmaya yönelik, her zamanki gibi başarısızlığa yazgılı insani çabadır... Müzik gerçek dile işaret eder; şu anlamda: içerik kendini gösterir onda, ama bunu, yönelmişliğin dillerine göç etmiş olan ikirciksiz anlam pahasına yapar.5&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hakiki dil, anlamın, enformasyonun, insanlar arasındaki iletişimin dili değildir. Mutlak olanın açığa vurulmasıdır o:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yönelimsel dil, mutlak olanı dolayımlamak ister; oysa mutlak, her özgül yönelimde dilden kaçar, özgül yönelimlerin her birini ardında bırakır, tek tek her biri sınırlı olduğu için. Müzik, mutlak olanı hemen bulur, ama keşif ânında kararır, tıpkı çok güçlü ışığın insanın gözlerini kamaştırdığı, çok iyi görülebilecek şeyleri görmesini engellediği gibi.6&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yönelimsel dilin en önemli sorunu, mutlak olanı dolayımlamak istemesidir. Bu dil, tikel olanı tümelin altında sınıflandırmak ve onu kavramsal, bilinebilir hale getirmek, böylece mutlak olmaktan çıkarmak ister. Mutlak, tanımı gereği, dolayıma kapalıdır – tek başına ve bağımsız durur. Yönelimsel dil, mutlak olanla ilişki kurmak, mutlak olanı başkalarıyla ilişki içine sokmak ister. Demek ki, yönelimsel dil mutlak hakkında, kavramsal açıdan açık olmakla birlikte, olsa olsa kısmi, sınırlı çeşitlemeler sunabilir. Hakiki dil –müziğin dili gibi– kavramsal açıdan net olanı, dolayımdan kaçınanın içkinliği uğruna feda eder. Burada Adorno'nun sesten görmeye geçtiğine dikkat edilmelidir. Dil ile müzik, bir varlığı tüketilemez bütünselliği içinde bir çakışta aydınlatan kör edici bir ışık gibidir. Müzikle dilden farklı olarak, bu varlık zaman içinde eklemlenmemiştir. Ani ve tartışmasızdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yönelimin ötesindeki bir dile ilişkin bu düş, kaynağını doğrudan Walter Benjamin'den alır. Benjamin, Alman tragedyası (Trauerspiel) üzerine, zorluğuyla ünlü girişinde şunları söyler:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hakikat, yönelimin ölümüdür... Demek ki, hakikatin yapısı, yönelmişlikten yoksunluğuyla şeylerin yalın varoluşunu andıran, ama kalıcılığıyla onlardan üstün olan bir varlık tarzını talep eder.7&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benjamin, Hakikat'i, bilgiye (Erkenntnis) ilişkin idealist açımlamayla karşıtlaştırır. Bilgi temsil yoluyla bir nesneye hâkim olmaya çalışırken, Hakikat nesnenin öz temsilidir, onun kendini açığa vuruşudur.8 Hakikat, şeylerin yalın varlığı olarak, Aden'e özgüdür ve Âdem'in adlandırma pratiğiyle bağlantılıdır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;... cennet, sözcüklerin iletişimsel anlamı ile henüz mücadele etme gereğinin olmadığı bir durumdur. Adlandırma ediminde fikirler yönelim olmaksızın sergilenir... bütün özler, yalnızca görüngülerden değil, özellikle birbirlerinden tam ve eksiksiz bir bağımsızlık içinde var olurlar.9&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cennet, adların dünyayı sergilediği yalın bir varoluş cennetidir. Adlar şeylerin özlerini dolayımlamaz, onları sergilerler. Her şeyi özgür ve mutlak bırakırlar.&lt;br /&gt;Şimdi, Benjamin Yaratılış'a geri döner. Âdem'in verdiği adlardan söz eder, Tanrı'nın adından değil. Adorno'nun Tanrı'nın adının söylenmesine yönelik yasağa verdiği öneme değinmiştik. Kanımca, Adorno Ad kavramının kendisini yeniden gündeme getirmede bir yarar görür. Adorno'nun neyi amaçladığını görmek için, Adorno ile Alman-Yahudi filozofu Franz Rosenzweig arasındaki gönüllü bağlara kısaca bakmayı önereceğim; Benjamin, Rosenzweig'ın Stern der Erlösung adlı yapıtını okumuş, övmüş ve alıntılamıştı, gene de pek güzel yağmaladığı bu kitabı ne kadar iyi anladığı pek açık değildir.&lt;br /&gt;Rosenzweig özel adlara ilişkin şu kısa değerlendirmede bulunur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendine ait bir adı olanın artık bir şey olması, herkesin ortak uğraşı olması olanaksızdır. Kategoriye bütünüyle massedilmesi olanaksızdır, çünkü ait olduğu hiçbir kategori olamaz, o kendi kendisinin kategorisidir.10&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özel bir ad, bir kategori altında ya da bir tümel tarafından sınıflandırılamayacak mutlak bir tikelliği gösterir. Birçoktan biri değildir, bir türün tekil örneğidir ve ona öznelerarası olarak seslenilmeli, bir başka deyişle saygınlığı olan birisi gibi davranılmalıdır. Burada kasıtlı olarak Kant'ın dilini kullanıyorum. Özel adı olan, nesneleştirilmeyi reddeder, araçsal hesaplamalara indirgenmeyi yadsır, Amaçlar Krallığı'nın bir simgesidir [cipher].&lt;br /&gt;Nihai özel ad, Tanrı'nın adıdır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanrı'nın aynı anda yakın ve uzak oluşundaki paradoks, temel olarak onun bir adının olması gerçeğiyle dile getirilir. Adı olan her şey hakkında ve her şey ile konuşabiliriz, yok ya da var olmasına bağlı olarak. Bu yüzden, kuramsal bir Tanrı kavramı yoktur... Tanrı'nın yalnızca, aynı zamanda bir kavram olan bir adı vardır; onun kavramı, aynı zamanda onun adıdır.11&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Stern der Erlösung'tan birkaç yıl önce yazılmış olan bu küçük yorum, Rosenzweig'ın düşüncesinde kayda değer bir değişimi gösterir. Özel bir ad zorunlu olarak bir şeye saygınlık verilmesini, böylece onun biricik ve özgür olarak görülmesini gerektirmez. Sonuçta, Baal gibi sahte Filistin tanrılarının adları vardır. Öyleyse onların adları herhangi bir ayrıcalık getirmez, özellikle insan bunları dile getirebildiği için. Adil olmak gerekirse, öznelerarası iletişimle ilgilenen Rosenzweig, Ad'ın söylenmesi yasağından söz etmez. Onun açısından, Tanrı'nın bir adının olması, Tanrı'ya seslenilebilmesi çok önemlidir. Tanrı'nın olmadığı bir yer olmadığı için, insan ona seslenmezlik edemez: Tanrı tümel olan altında bir izleğe ya da kategoriye dönüştürülemez, çünkü o tümel olandır. Tanrı'nın adı hem bir tikel, hem de bir kategoridir: O, kendi sonsuz kavramıdır, böyle bir şeyi aklımızda canlandırabilirsek eğer. Benjamin'e göre yalın varoluşun adlar aracılığıyla açığa vurulması mitsel olarak Aden'de meydana gelmiştir; oysa Rosenzweig'e göre dünyasal, gündelik bir olaydır bu ve Tanrı'yla insan arasındaki ilişkinin sürekli olarak yenilenmesiyle meydana gelir. Kısacası, Tanrı'nın her zaman kendi Ad'ı vardır.&lt;br /&gt;Burada Adorno ile Rosenzweig arasında bariz bir bağdaşmazlık söz konusudur. Rosenzweig, Tanrı'nın mutlak olduğu varsayımından yola çıkar. Aşkınlığın, sürekli bir yakınlık ve uzaklık diyalektiği aracılığıyla, Tanrı'yla öznelerarası bir ilişkiyi dışlamadığını göstermek ister. Öte yandan, Adorno fazlaca içkin, fazlaca mitsel görünen bir dünyaya ve dile teolojik içgörüleri uygulamak ister. Teolojik olanı, ontolojik bir görüşü dile getirmek için kullanır, çünkü günümüzde gerçek bir ontoloji olanaksızdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu olanaksızlık tarihseldir; ama unutmamak gerekir: Aydınlanmanın Diyalektiği'nde Horkheimer ile Adorno bu olanaksızığın akla özgü, bu yüzden de ezeli olduğunu öne sürerler. Bu argümanın o kitabın belirgin polemikçi amacı akılda tutularak –bir yandan bilimsel pozitivizme, öte yandan kök-Faşist [proto-Fascist] irrasyonalizme saldırmak; modern rasyonelliği kendinden ve düşmanlarından kurtarmak– dile getirildiğini öne sürerek, parantez içine almak istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hakiki bir çağdaş ontolojinin olanaksızlığı, sahte ontolojilerin, özellikle Heidegger'in ontolojisinin başarısızlığından çıkarsanabilir. Adorno, Negatif Diyalektik'te aslında Heidegger'in “temel ontolojisi”nde bir hakikat unsuru olduğunu öne sürer, her ne kadar bu hakikat, gerçek bir gereksinmeye karşılık olmasında –bu karşılığın içeriğinde değil– yatıyor olsa da. Adorno, özerklik ile onun sonucunun –farklılığın tanınması– temel bir insani gereksinme haline geldiğini varsayar. Bu gereksinmenin bir çeşitlemesi, felsefi olarak “Kant'ın Mutlak'a ilişkin bilgi hakkındaki yargısının, bu mesele üzerine söylenmiş son söz olmaması özlemi”12 şeklinde dile getirilebilir. Bir mutlak, tanımı gereği, özerktir. Bir gereksinme olarak özerkliği belirleyen, toplumsal tarih ile kapitalizmin egemenliğinde yaşamın idari açıdan rasyonelleştirilmesidir. Adorno, kapitalizmin özünün, değişim [exchange] ilişkisinin soyutluğunda yattığını –[kapitalizme özgü] değişim ilişkisinde bütün kullanım değeri, değişim değerinin gölgesinde kalır, bütün tikellikler tümel araç para yoluyla eşit kılınır ve bütün nitelikler salt niceliğe indirgenir– düşünürken, Marx'la Lukacs'ın izinden gider. Bu soyutluk, değişim değerinin insan yapımı yönergelerin değil de, doğal ya da neredeyse doğal yasaların sonucu olarak ortaya çıktığı yalanından doğar.13&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kâra bağımlı ve paranın dolaşımıyla sürdürülen bir dünyada etkililik gündemi belirler ve pürüzsüz, iyi donanımlı örgüt, kamusal iyiliğin çarpıtılmış imgesi haline gelir. Heidegger'in ontolojisi, ne kadar güçsüzce de olsa, bu modern yaderklik koşullarına [bilindiği gibi, yaderklik (heteronomy), iradenin dışarıdan gelen buyruğa göre davranmasıdır ve özerkliğin (autonomy) karşıtıdır. – ç.n.] isyan eder. Adorno şöyle yazar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplum, liberalizmin düşündüğü gibi, her yönüyle işlevsel ortam haline gelmiştir: var olan, öteki ile ilişkili ve kendisine karşı ilgisizdir. Bunun yarattığı korku, öznenin ayılarak kendi tözselliğini yitirdiğini fark etmesi, özneyi şu ağırbaşlı duyuruya kulak vermeye hazırlar: O tözsellikle özdeşleştirilen Varlık, yitmesi olanaksız olduğundan, her yönüyle işlevsel ortamdan sonra da varlığını sürdürür.14&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu halde, Adorno'ya gürültülü bir Varlık mitolojisinden başka bir şey olarak görünmeyen Heidegger ontolojisi gerçek bir tarihsel durumun göstergesi, somut bir toplumsal-tarihsel bütüne bir tepkidir. Ama yanlış bir tepkidir, çünkü iç ile dış, olgu ile kavram, öz ile görünüş, tarih ile ebedilik arasındaki mutlak ayrımları reddederek felsefi idealizmin hakikatini korurken, bunların uzlaştırılmasını geleceğe değil, yeniden ele geçirilmesi olanaksız geçmişe yansıtır. Dolayısıyla, bu ontoloji özneyi, aşılamayan ve bir bütünlüğe –Varlık– tapmaya götüren bir içkinlik engeliyle karşı karşıya bırakır; oysa bu bütünlük, modern kapitalist yaşamın yaderkliğinin maskelediği görüntüler oyununda bir başka betidir [figure] yalnızca.15&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öznenin insani gereksinmesine karşılık veren hakiki bir ontoloji, tözü özneye ve nesneye geri döndürebilir; tikeli, tümelin farklılaşmamışlığına tabi kılmak suretiyle, kavramsal düşüncenin değişim ilkesini gündeme getirmeksizin aydınlatabilirdi. Tikel tümeli aşar, çünkü biriciktir, kolaylıkla bir başka kategori altına sokulamayacak bir öğe vardır onda. Ama kavram da bireysel olanı aşar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birey, genel tanımından hem daha fazla, hem daha azdır. Ama tikel olan, belirli olan, ancak bu çelişkinin aşılması (Aufhebung), dolayısıyla tikel ile kavramı arasında varılan özdeşlik yoluyla kendine gelebileceği için, birey yalnızca genel kavramın ondan çaldığını korumakla değil, kendi gereksinmesine kıyasla kavramdaki aşırılıkla da ilgilenmelidir.16&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tümel, bireyin gereksindiği bir fazlaya [surplus] sahiptir. Bu fazla, henüz gerçekleştirilmemiş bir vaattir; tikel, kavramın kısıtları içinde tutulamadığında bile. Kısacası, kavram ile birey uyumsuz bir ikilidir, ama bu başarısızlıkta ütopik bir vaat vardır. Adorno'nun uzlaşma görüşünde, Rosenzweig'ın Ad'a ilişkin anlayışında olduğu gibi, tümelin tikele, tikelin de tümele uygun olacağı bir birleşme noktası vardır.&lt;br /&gt;Adorno, oldukça açık bir biçimde, gerçek bir ontoloji idealine doğru, ona kavuşmayacak şekilde ilerleyen felsefenin dili ile Ad öğretisi arasında bağlantı kurar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün kavramların belirlenebilir akışı, onun yanında başkalarını anmayı gerekli kılar: bundan, yalnızca Ad'ın umudundan bir şeylerin geçtiği kümeler akar. Felsefenin dili, o Ad'a, onu yadsıyarak yaklaşır. Felsefenin dilinin eleştirdiği şey, onun dolayımsız hakikat iddiası, söz ile şey arasında kesin, var olan bir özdeşliğin ideolojisidir hemen her zaman.17&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tekil kavram hiçbir zaman yeterli değildir. Ancak kavram kümeleri tikeli açımlamaya başlayabilir. Felsefe, Ad'a –tümel ile tikel arasında gelecekteki o uzlaşmaya– doğru, o uzlaşmanın henüz gerçekleştiğini yadsıyarak, sözcük ile şeyin, tümel ile tikelin örtüştüğü şeklindeki ideolojik iddiayı yalanlayarak yaklaşır. Demek ki, felsefe, Ad'ı söylemeyi reddetmede, Yahudilikle koşutluk içindedir.&lt;br /&gt;Yasağı yalnızca bir ret sorunu olarak görürsek, felsefe ile Yahudilik arasındaki analojinin, pathosla yüklü olsa da, yanlış olduğunu öne sürebiliriz. Yahudiler Ad'dan kutsallığını ihlal etmek istemedikleri için söz etmezler; felsefe ise addan henüz yeterli olmadığı için, henüz Ad olmadığı için söz etmez. Bu itiraz, Ad'ın söylenmesi yasağının yalnızca Tetragrammaton [Tetragrammaton: Yunanca tetra (“dört”) ve gramma (“harf”) sözcüklerinden oluşan bu söz, Tanrı'nın yüksek sesle söylenemeyecek kadar kutsal sayılan Eski İbranice adındaki dört sessiz harfi (YHVH) gösterir. – ç.n.] için geçerli olduğu kabul edilirse anlamlı olur. Ama Tanrı'nın sahip olduğu tek ad değildir bu; Adorno'nun Yahudilik bilgisi konusunda ana kaynağını oluşturduğunu söylediği 18 Scholem, değişik vesilelerle bu noktaya değinmiştir. Scholem, Tora'nın kendisinin yalnızca Tanrı'nın adlarından oluşmakla kalmayıp, bizzat Tanrı'nın yoruma yolu açan, ama asla yorumla kavranamayacak olan, dile getirilemez ve telaffuz edilemez adı olduğu şeklindeki Kabalacı görüşten epey yararlanmıştır.19&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyleyse, insandan Ad'ı telaffuz etmemesi beklenir, zaten edemez de. İnsan yalnızca yaklaşabilir ona. David Biale, bu Ad ve vahiy görüşünün Hermann Cohen'e uzandığını ortaya koymuştur; Cohen'in Yeni-Kantçı epistemolojisinin Adorno'nun kavuşmaz bilgi anlayışında da bir yankısı var gibi görünmektedir.20&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yüzden, benim savım şudur: Adorno, insan gereksinmesine dayalı, hakiki bir ontolojiye doğru ısrarla giden ve onu gerçekleştiremeyen bir felsefenin görevini betimlemek için, özellikle teolojik ve özellikle Tanrı'nın Adı'yla ilgili Alman-Yahudi öğretisini devreye sokar. Bu ontolojiyi gerçekleştirmenin olanaksızlığının kökeni tarihseldir ve mutlak bir yasaktan kaynaklanmaz. Ama, Adorno'ya göre, kendi üzerine düşünen düşüncenin, eğer dolayımsızlığa dayalı sahte bir ontolojinin ideolojik yaltaklanmalarına kapılmayacaksa, yasağı bilinçli hale getirmesi, onu tematikleştirmesi gerekecektir. Epistemoloji dolayımı, ya tanrılaştıran ya da ortadan kaldıran katı bir özne-nesne ayrımına başvurmak anlamına geliyorsa; kendi üzerine düşünen düşünce, ontolojiden tamamıyla çekilip epistemolojinin buyruğuna giremeyecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nicel, tümelleştirici aklın hükmettiği şimdiki düzende, hakiki ontolojiye doğru felsefenin yapacağı küçük hamleler estetik gibi görünecek ve metafiziğe, bir başka deyişle mutlak olanın bilgisine bağlı olacaktır. Nüansa ilişkin, tikelin tümelden ayrıldığı, kendi mutlaklığının belirdiği yere ilişkin mikrolojik irdeleme, yalnızca bir şifre şeklinde bile olsa, Kant'ın düşünsel yargı yetisi adını verdiği şeyi gerektirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;21 Bu yeti, tikelden tümele akıl yürütür. Bu süreçte, bir “-miş gibi” oyunu oynar, çünkü tikeli belirli bir tümelin altında içeriliyormuş gibi görür, bu arada da tikelin bir biçimde düşünülür olması için bunun gerekli bir kurmaca olduğunu bilir; çünkü tekil (sanat yapıtı) bir yasanın çerçevesi içine sokulamaz, çünkü kendi yasasını kendine o verir. Bir biçimi olduğu için, düşünülür olması gerekiyormuş gibi görünür. Ama bir özgürlük şifresi olan bu biçim, sonunda düşünülürlükten kaçar gibidir. Ve bu yüzden, buradaki metafizik tanımı bütünüyle düşünsel yargıdan kaynaklanan Adorno şunları söyler:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Metafizik, kendi kavramına göre, varlıklar hakkındaki bir tümdengelimli yargılar bağlamı olarak olanaklı değildir. Korkuyla düşünceyi küçümseyen mutlak bir Ötekilik modeli temelinde de düşünülemez metafizik... En küçük dünya-içi özellikler Mutlak açısından önemli olacaktır, çünkü mikrolojik bakış, kuşatıcı üst-kategori kavramınca ölçüldüğünde umarsızca yalıtılmış görünen kabukları kırıp onun kimliğini, yalnızca bir örnek olduğu vehmini yıkar.22&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mutlak olanı düşünmek, mutlak olana yaklaşmak, tümdengelimi gerektirmez, çünkü tikelden yola çıkarak akıl yürütme tanımı gereği tümevarımlıdır. Mutlak düşüncesi de, akıldan herhangi bir dolayımsız tamalgıya kaçamaz. Daha çok, üst-kategori kavramınca bütünüyle içerilemeyeceğini, yabancı bir yasaya bütünüyle tabi olmadığını gösteren “dünya-içi en küçük özellikler”i, mutlak farklılığın en küçük izlerini ayırt etmeyi öğrenmek zorundadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adorno'ya göre, modern düşünce, eğer eleştirel, özgürleştirici bir amaca sahip olacaksa, metafizikle güç birliğine gitmeli ve ilahiyatın mecazlarını kendi yörüngesine çekmelidir, yalnızca bir süs olarak değil, aklın henüz gerçekleşmemiş vaatleri olarak. Adorno'nun “bir yana atılıp, kuramsal olarak içselleştirilmemiş olan, çoğunlukla hakikat içeriğini ancak daha sonra açığa vuracaktır”23 şeklindeki güzel Hegelci savı, düşünürün Ad'ı yeniden gündeme getirmesinde kanıtını bulur. Bu mantığa göre eleştirel felsefenin artık estetikten yararlanmak zorunda olduğunu, çünkü ontolojik gereksinmenin gerçekleşmemiş hakikatine en çok onun yaklaştığını göstermiş oluyorum. Brecht ve Sartre üzerine bir yazısında Adorno şunu belirtiyordu: “politik sanat yapıtlarının zamanı değil şimdi; daha çok, politika özerk sanat yapıtına göç etmiş durumda.”24 Kâr ile değişime [exchange] adanmış, güdülü bir dünyada, sanat ve estetik algılama, bir zamanlar ontolojiyle politikanın kapladığı sağlam direnç zeminine yaklaşılabilecek yegâne yerler olacaktır. Daha basit bir dille söylemek gerekirse: Politika sanata kaçmışsa, bunun nedeni ontolojinin –hezimete uğratılmış, hırpalanmış ve çarpıtılmış olarak– estetiğe kaçmış olmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adorno'nun psikanalizde abartılar dışında hiçbir şeyin gerçek olmadığı şeklindeki nüktesi, anlamın analitik süreçte belirme tarzına ilişkin keskin bir kavrayış sergilemenin yanı sıra, son derece doğru bir öz betimlemedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;25 Adorno çoğu zaman en aşırıya gittiğinde en derin gözlemlerine ulaşır. Ve bu yüzden, bu yazının kalan kısa bölümünde, Adorno'nun inançsız bir teoloji üzerindeki, yok oluşu ânında metafizik üzerindeki tuhaf ısrarına dönmek istiyorum. Adorno'nun tarihsel paradoksları –ancak eleştirel felsefeden sürüldüğünde, teolojinin sindirilmemiş hakikatlerinin üstünlüğünün belli olacağı– beni ilgilendirmekle ve düşünürün yer yer karmaşık hakikat kuramı daha ayrıntılı açımlamayı gerektirmekle birlikte; teoloji ve metafizik iyiden iyiye kurtuluşun tutucu düşmanları olarak görülürken, onun bunlara geri dönmesiyle yazımı bitirmek istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adorno'nun Yahudi teolojisindeki ve spekülatif metafizikteki sindirilmemiş, bu yüzden de özgürleştirici anlamsal gizilgücü gerçekleştirme girişimi, her yönüyle kavranmamış entelektüel bir geçmişe ilişkin batıl itikatlı bir korkuya ve eski fikirlerin ikame edilmesine yönelik fetişleştirici bir güvene karşı ilginç bir uyarı niteliği taşır. “Metafizik,” düpedüz kurtuluşun düşmanı olmadığı gibi, tarihsel ilerlemeye körü körüne inanma da kurtuluşun güvencesi değildir. İlerleme adına “metafizik”i yasaklamak, salt var olana yönelik mitolojik bir tapınmaya gerileme olabilir. Adorno'nun sözleriyle söylemek gerekirse: “İlerleme, sonul bir kategori değildir. O, kökten kötünün utkusunu bozmak ister, kendi içinde utku kazanmak değil.”26&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşin püf noktası şu olabilir pekâlâ: Eski uğrak yerlerinde pusuya yatan metafizik, özerklik için bir tehlike oluşturabilir, ama metafiziğin tümden yasaklanması her zaman mitleşmenin eşiğinde olur. Tanrı'nın adı güçlü bir fikirdir, küçük hoş bir eğretilemeye indirgenip laikleştirildiğinde değil, ona ilişkin eleştiriye bakılırsa mantıken ait olduğu yere yeniden yerleştirildiğinde. Adorno, anlam karışıklığının ve kurtulunması olanaksız dolayımın hükmettiği bir çağda, Tanrı'nın adının bir ontoloji, Mutlak'a ilişkin metafizik bir deneyim modeli ve göstergesi olduğunu ortaya koyar. Elbette, Adorno'nun düşüncesindeki abartılarda tartışılması gereken pek çok yön vardır: tekelci sermaye kuramlarına artık modası geçmiş bağlılığı, rasyonelleştirme sürecine ilişkin genellikle tek yönlü değerlendirmesi ve dil kuramı. Gene de, deneyimin en küçük parçasını bile Kant sonrası bir felsefenin şaşmaz disiplinine feda etmemedeki kararlılığını, direncini hayranlıkla karşılıyorum. Habermas'ın felsefenin sınırları hakkındaki kuşkularını anlamakla birlikte, Habermas'ın felsefe pratiğine düşünce pratiği olarak değil, bir disiplin olarak yaklaştığını anımsamazlık edemiyorum. Durum bu olduğundan, Adorno düşüncemizin ilahiyatın ve metafiziğin hakikatlerinden pekâlâ yararlanabileceğini gösteriyor, onların ne kadar yanlış olduklarını, bir başka deyişle nasıl yanlış olduklarını görebildiğimiz sürece.27&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çeviren: Kemal Atakay&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Notlar :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 Theodor W. Adorno, “Sacred Fragment: Schoenberg's Moses und Aron,” Quasi Una Fantasia, İng. çev. Rodney Livingstone (Londra: Verso, 1992), s. 226.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2 Theodor W. Adorno, Kierkegaard: Construction of the Aesthetic, İng. çev. Robert Hullot-Kentor (Minneapolis: Univ. of Minnesota Press, 1989), s. xi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3 Theodor W. Adorno, Negative Dialectics, İng. çev. E.B. Ashton (NY: Continuum, 1973) 401-2.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4 Max Horkheimer ve Theodor Adorno, Dialectic of Enlightenment, İng. çev. John Cumming (NY: Continuum, 1986), s. 23. [Türkçe çeviri: Max Horkheimer ve Theodor Adorno, Aydınlanmanın Diyalektiği, 2 cilt, çev. Oğuz Özügül (İstanbul: Kabalcı, 1995-96)]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5 Quasi Una Fantasia, s. 2-3.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6 Quasi Una Fantasia, s. 4.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7 Walter Benjamin, The Origin of German Tragic Drama, İng. çev. John Osborne (London: New Left Books, 1977), s. 36; ayrıca bkz. Benjamin'in Martin Buber'e ünlü mektubu: The Letters of Walter Benjamin, yay. haz. Gershom Scholem ve Theodor W. Adorno, İng. çev. Manfred R. Jacobson ve Evelyn M. Jacobson (Chicago: Univ. of Chicago Press, 1994),&lt;br /&gt;s. 79-81.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;8 Benjamin, s. 29-30.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;9 Benjamin, s. 37.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10 Franz Rosenzweig, The Star of Redemption, İng. çev. William W. Hallo (Londra: Routledge and Kegan Paul, 1970), s. 188-9.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;11 Nahum Glatzer, yay. haz., Franz Rosenzweig (NY: Schocken, 1960), p. 281.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12 Negative Dialectics, s. 61.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;13 İşte Marx'ın söyledikleri: “Farklı emek türlerinin, onları ölçme birimi olarak, vasıfsız emeğe indirgenmesindeki farklı oranlar, üreticilerin gerisinde devam edip giden bir toplumsal süreç tarafından belirlenir; dolayısıyla, üreticilere bu oranlar sanki gelenekten devralınmış gibi görünür” [Türkçe çeviri: Karl Marx, Kapital, çev. Alaattin Bilgi (İstanbul: Sol Yayınları, 1986), I: s. 59]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;14 Bu alıntıyı Adorno'dan bir alıntıyla tamamlamak gerekir: “Değişim ilkesini özdeşleştirici düşünceye özgü ilke olarak eleştirdiğimizde, özgür ve adil değişim idealini gerçekleştirmek istiyoruz. Şimdiye kadar, bu ideal yalnızca bir mazeret olmuştur. Ancak ve ancak onun gerçekleştirilmesi, değişimi aşacaktır. Eleştirel Kuram onun ne olduğunu –eşit, gene de eşit olmayan şeylerin değişimi olduğunu– ortaya koyduktan sonra, eşitlik içindeki eşitsizlik eleştirimiz de eşitliği amaçlar...” (Negative Dialectics, s. 147).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;15 Negative Dialectics, s. 65.&lt;br /&gt;16 Negative Dialectics, s. 91-3.&lt;br /&gt;17 Negative Dialectics, s. 151.&lt;br /&gt;18 Negative Dialectics, s. 53.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;19 Theodor W. Adorno, “Gruss an Gershom G. Scholem,” Gesammelte Schriften, yay. haz. Rolf Tiedemann (Frankfurt: Suhrkamp, 1986), 20 cilt, XX: I, s. 482-3.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;20 Bkz. (yazılma tarihlerine göre sırasıyla) “Revelation and Tradition as Religious Categories,” The Messianic Idea in Judaism (NY: Schocken, 1971), s. 292-4; “The Meaning of the Torah in Jewish Mysticism,” On the Kabbalah and Its Symbolism (NY: Schocken, 1965), s. 39-43; “The Name of God and the Linguistic Theory of the Kabbalah,” Diogenes 79-80 (1972-3), s. 77-80, 173-4, 180-3, 194.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;21 David Biale, Gershom Scholem: Kabbalah and Counter-History (Cambridge: Harvard Univ. Press, 1979), s. 79-80, 96-7, 110-11.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;22 Krş. Negative Dialectics, s. 44-5.&lt;br /&gt;23 Negative Dialectics, s. 407-8.&lt;br /&gt;24 Negative Dialectics, s. 144.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;25 Theodor W. Adorno, “Commitment,” Notes to Literature, İng. çev. Shierry Weber Nicholsen (NY: Columbia Univ. Press, 1991-2), 2 cilt, II: s. 92-3.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;26 Theodor W. Adorno, Minima Moralia, [Türkçe çeviri: Theodor W. Adorno, Minima Moralia: Sakatlanmış Yaşamdan Yansımalar, çev. Orhan Koçak ve Ahmet Doğukan (İstanbul: Metis, 1998)]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;27 Theodor W. Adorno, “Progress,” Benjamin: Philosophy, Aesthetics, History, yay. haz. Gray Smith (Chicago: Chicago Univ. Press, 1989), s. 101.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazıyı dikkatle okuyup önemli önerilerde bulunan Sharon Squassoni ve Nancy Weiss Hanrahan'a teşekkür ederim. Bir de son bir dokunaklı not: Babam bu yazıyı yazmadan bir yıl önce, 6 Ekim 1994'te vefat etti. Kusursuz bir Alman Yahudisi olduğundan, naaşı yakıldı ve külleri evinin arkasındaki tepenin yamacına serpildi. Bu yüzden, onu anacağımız bir mezar taşı yok. Bu yazı, bu haliyle, ona adanmıştır: Thomas David Kaufmann, 1922-1994, Süleyman'ın Özdeyişleri I:6. [Özgün metinde verilmeyen özdeyiş şöyledir: “Özdeyişlerle benzetmeleri, Bilgelerin sözleriyle bilmecelerini anlamak için, Bilge kişi dinlesin ve kavrayışını artırsın, Akıllı kişi yaşam hüneri kazansın” — ç.n.]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cogito&lt;br /&gt;Sayı: 36 Yaz 2003 David Kaufmann&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8445428495463755091-4202801413301876493?l=edebiyat-arsivi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/feeds/4202801413301876493/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8445428495463755091&amp;postID=4202801413301876493' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/4202801413301876493'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/4202801413301876493'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/2007/12/adorno-ve-tanrnn-ad.html' title='Adorno ve Tanrının Adı'/><author><name>hiaxysheytan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8445428495463755091.post-4402681246943360290</id><published>2007-12-02T01:05:00.000-08:00</published><updated>2007-12-02T01:06:00.966-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Charles Bukowski'/><title type='text'>John Fante Hakkında</title><content type='html'>Aç, ayyaş ve yazar olmaya çalışan genç bir adamdım. Daha çok Los Angeles Halk Kütüphanesi'nde okurdum ve okuduklarım ne benimle, ne sokaklarla, ne de etrafımdaki insanlarla bağdaşıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkes sözcük oyunları peşindeydi sanki, süslü cümleler kurup hiçbir şey söylemeyen yazarlar mükemmel addediliyordu. Yazıları beceri, kurnazlık ve biçim karışımıydı ve öğretiliyor, özümseniyor ve okunuyorlardı. Herkesin işine gelen bir tertiple, çok düz ve kurnaz bir Dünya Kültürü ile karşı karşıyaydık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biraz kumar ve tutku bulabilmek için devrim öncesi Rus yazarlarına gitmek gerekiyordu. İstisnalar vardı, ama sayıları o kadar azdı ki bir süre sonra onlar da tükeniyor, kendini raflar dolusu can sıkıcı kitaba bularken buluyordun. Geçmiş yüzyılların edebiyatına ve bütün olanaklarına rağmen çağdaş yazarlar iyi değillerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Raflardan çekip göz attıktan sonra yerine koyduğum kitapların sayısı bini geçer. Neden kimse bir şey söylemiyordu. Neden kimse haykırmıyordu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kütüphanenin başka odalarını da denedim. Din kitaplarının bulunduğu oda devasa bir bataklıktı-benim için. Felsefeye girdim. Beni bir süre için neşelendiren iki sert Alman buldum, sonra o da bitti. Matematik denedim ama yüksek matematik dinden farksızdı; üstümden kayıp gidiyordu. Aradığım mevcut değildi sanki. Jeoloji denedim; bir süre ilgimi çekti ama çok sürmedi. Cerrahi üstüne bir kaç kitap buldum, sevdim; sözcükler yeni, çizimler harikuladeydiler. Orta kolon ameliyatını özellikle sevmiş, ezberlemiştim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra cerrahiden de sıkılıp romancı ve öykücülerin bulunduğu büyük odaya döndüm. (Yeterince ucuz şarabım varsa kütüphaneye gitmezdim. Kütüphane içecek ve yiyecek bir şeyin olmadığı ve ev sahibesinin kira yüzünden peşinde olduğu zamanlarda gidilecek yerdi. Kütüphanede tuvalet ihtiyaçlarını görebiliyordun hiç olmazsa.) Kitapların üstünde kestiren berduşlar eksik olmazdı kütüphanede.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük odada gezinmeye, raflardan aldığım kitaplardan bir kaç satır ya da bir kaç sayfa okumaya devam etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derken bir gün bir kitap çektim, açtım ve kalakaldım. Bir kaç paragraf okudum. Sonra çöplükte altın bulmuş gibi kitabı masaya götürdüm. Cümleler sayfada yuvarlanıyorlardı, kayıyorlardı. Her cümlenin kendine özgü enerjisi vardı. Cümlelerin özü sayfaya bir biçim veriyordu; sayfaya oyulmuşlardı sanki. Duygusallıktan korkmayan birini bulmuştum sonunda. Mizah ve acı olağanüstü bir kolaylıkla içiçe geçmişti. O kitabın ilk sayfaları benim için çılgın bir mucizeydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kütüphane kartım vardı. Kitabı alıp odama götürdüm, yatağıma uzandım, okumaya başladım ve çok geçmeden farklı bir üslup geliştirmiş biri ile karşı karşıya olduğumu biliyordum. Kitabın adı "Toza Sor" yazarı ise John Fante'ydi. Fante'nin yazarlığıma ömür boyu sürecek bir etkisi olacaktı. Toza Sor'u bitirdim ve kütüphaneye gidip diğer kitaplarını aradım. İki tane buldum; Dago Kırmızı ve Bahara Dek Bekle, Bandini. Aynı üslupla yazılmışlardı; kolayca ve yürekten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet Fante beni çok etkiledi. O kitapları okuduktan kısa bir süre sonra bir kadınla yaşamaya başlamıştım. Benden daha ayyaştı ve korkunç kavgalar ederdik. Bazen ona, "Bana orospu çocuğu deme! Bandini'yim ben, Arturo Bandini!" diye bağırırdım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fante benim Tanrı'mdı ve Tanrı'ların rahatsız edilmeyeceğini, kapılarının çalınmayacağını biliyordum. Ama Angel's Flight'ın neresinde oturduğunu tahmin etmeye çalışır, hala orada yaşadığını düşlemeyi severdim. Hemen her gün oradan geçerdim. Camilla'nın tırmandığı pencere bu muydu? Lobi bu mu? Hiçbir zaman emin olamadım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;39 yıl sonra Toza Sor'u bir daha okudum. Fante'nin bütün kitapları bugün de tazeliğini koruyor. Ama benim favorim, Toza Sor, çünkü sihiri keşfettiğim ilk kitaptı. Dago Kırmızı ve Bahara Dek Bekle Bandini'den başka kitapları da var Fante'nin. Hayat Dolu ve Üzümün Kardeşliği. Şu anda Fante Bunker Hill Düşü adlı yeni bir roman yazıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fante'nin nihayet bu sene, çok farklı koşullarda tanıdım. Fante'nin öyküsü bu kadarla kalmıyor. Şanssızlık, bahtsızlık ve ender bulunan bir cesaretin öyküsüdür onunki. Bir gün anlatılacaktır, ama burada anlatmamı istemediğini hissediyorum. Ama şu kadarını söyleyeyim; sözü nasıl yazdıysa hayatı da öyle yaşadı; güçlü, iyi, yürekten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeter şimdi kitap sizin.&lt;br /&gt;karakutu.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8445428495463755091-4402681246943360290?l=edebiyat-arsivi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/feeds/4402681246943360290/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8445428495463755091&amp;postID=4402681246943360290' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/4402681246943360290'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/4402681246943360290'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/2007/12/john-fante-hakknda.html' title='John Fante Hakkında'/><author><name>hiaxysheytan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8445428495463755091.post-4710739008952651393</id><published>2007-12-02T01:03:00.001-08:00</published><updated>2007-12-02T01:05:26.990-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Charles Bukowski'/><title type='text'>Toparlama</title><content type='html'>pazartesi sabahları otelde, hasta, kira&lt;br /&gt;parası yok, ve aç, aylardır aç, ve&lt;br /&gt;bir sonraki şişeydi tek kaygımız,&lt;br /&gt;zirveydi, Tanrı'ydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;iş bulur&lt;br /&gt;bir-iki hatta üç-dört gün&lt;br /&gt;çalışırdım&lt;br /&gt;ama kalkıp işe gidemeyeceğim gün&lt;br /&gt;gelirdi&lt;br /&gt;ve bazen hemen öderlerdi paramı&lt;br /&gt;ama korkunç bir bekleyiş olurdu genellikle,&lt;br /&gt;otel idaresini oyalamak zorunda kalırdık, her gece&lt;br /&gt;iki-üç kez otel odamızı arayıp şarkıları,&lt;br /&gt;küfürleri, kırılan eşya gürültüsünü&lt;br /&gt;lütfen&lt;br /&gt;kesmemizi isteyen otel&lt;br /&gt;idaresini.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;pazartesi sabahlarının keyfine doyum olmazdı ama,&lt;br /&gt;bir ninni&lt;br /&gt;ve 11.30 gibi kalkıp aşağı iner,&lt;br /&gt;çöp bidonlarını karıştırır,&lt;br /&gt;iki pazar gazetesini de bulup&lt;br /&gt;yukarı çıkardım ve yatakta&lt;br /&gt;beraber okurduk; karikatürleri, dünya haberlerini,&lt;br /&gt;seyahat ve eğlence bölümlerini, küçük ilanlar ve&lt;br /&gt;eleman aranıyor sayfaları dışında&lt;br /&gt;herşeyi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;birbirimizden güç alıyorduk sanırım -&lt;br /&gt;hiçbir şeyi umursamamak gibi bir&lt;br /&gt;eğilimi vardı ve&lt;br /&gt;onun yolundan gittim&lt;br /&gt;ben de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sabah gazetelerinden sonra sokağa çıkardık,&lt;br /&gt;ne çifttik ama! sigarasının etrafında öksürüp duran o&lt;br /&gt;ve taranmamış saçlarımla&lt;br /&gt;bir iç ve&lt;br /&gt;dış alemde yitmiş&lt;br /&gt;ben.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;çalacak kapılar bulurduk: kaçık Rus mesela, şansı&lt;br /&gt;yaver giderdi bazen, veya arada sırada hala iş bulabilen&lt;br /&gt;bir mankenle yaşayan Tek Diş Lily - içki kıyağı&lt;br /&gt;çekerlerdi bazen; veya barodan atılmış avukat&lt;br /&gt;Eddie.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bir yerden içki gelirdi mutlaka, birileri dört ayak&lt;br /&gt;üstüne düşerdi mutlaka, ve biz nasıl onlara&lt;br /&gt;gidersek,&lt;br /&gt;onlar da bize gelirler&lt;br /&gt;bizi bulurlardı.&lt;br /&gt;ve içecek neyimiz varsa paylaşırdık&lt;br /&gt;onlarla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ve anlatacak bir şeyler olurdu hep, kodese girip çıkmak&lt;br /&gt;veya ölenlere dair daha çok: "hep girişteki&lt;br /&gt;tabureye oturup o iğrenç puroları içen yüzü yanık&lt;br /&gt;adamı anımsıyor musunuz? işte o artık..."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bir yerde oturup konuşurduk, genellikle&lt;br /&gt;Pazartesi sabahları: "Marty üç gün&lt;br /&gt;üç gece eve uğramamış ve kapıyı&lt;br /&gt;açtığında Edna iskemlede oturuyormuş,&lt;br /&gt;kaskatı,&lt;br /&gt;öleli iki gün olmuştu,&lt;br /&gt;herhalde..."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bilmiyorum, iyi zamanlardı sanki, güneş&lt;br /&gt;sıcak ve sürekliydi ve en iyisi&lt;br /&gt;gecelerdi, karanlık ve ilginç geceler,&lt;br /&gt;çünkü içki etkisini göstermiş olurdu&lt;br /&gt;ve dünya&lt;br /&gt;katlanılabilirdi&lt;br /&gt;neredeyse.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yine de, tuhaftır, en iyi pazartesileri anımsıyorum, herkesin&lt;br /&gt;iş-haftasına başladığı günü, sanayi düşüne takılmışlardı,&lt;br /&gt;artık gerekli olmadıklarında&lt;br /&gt;onları tükürecek bir sanayinin&lt;br /&gt;düşüne&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;biz kendimizi tükürmüştük bile, düşlere&lt;br /&gt;inanmayarak korkunç patronlarla bağlarımızı&lt;br /&gt;koparmıştık, özgürlüğe çok yakındık, pazartesi&lt;br /&gt;milyoneriydik ve asla kaybedemiyeceğimiz&lt;br /&gt;bir şeydi bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;o ufacık odada oturup güler,&lt;br /&gt;konuşur, boğulur ve içerken&lt;br /&gt;birkaçımız&lt;br /&gt;beraber -&lt;br /&gt;mükemmele yakın, tam değil ama&lt;br /&gt;neredeyse bilerek herşeyi ziyan ettiğimizi - bizi&lt;br /&gt;yaratandan neredeyse daha&lt;br /&gt;öfkeli -&lt;br /&gt;yaptık&lt;br /&gt;yaptığımızı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çeviri: Avi Pardo&lt;br /&gt;karakutu.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8445428495463755091-4710739008952651393?l=edebiyat-arsivi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/feeds/4710739008952651393/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8445428495463755091&amp;postID=4710739008952651393' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/4710739008952651393'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/4710739008952651393'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/2007/12/bu-iir-bir-ehir_02.html' title='Toparlama'/><author><name>hiaxysheytan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8445428495463755091.post-7053802605767868270</id><published>2007-12-02T01:03:00.000-08:00</published><updated>2007-12-02T01:04:24.815-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Charles Bukowski'/><title type='text'>Bu Şiir Bir Şehir</title><content type='html'>Bu şiir caddelerde ve lağımlarda&lt;br /&gt;Azizlerle, kahramanlarla, dilencilerle, delilerle&lt;br /&gt;Dolu bir şehir gibidir&lt;br /&gt;Basmakalıp sözleri ve içkiyle, yağmurla ve şimşekle&lt;br /&gt;Ve kuraklık mevsimleriyle doludur&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiir savaştaki bir şehirdir&lt;br /&gt;Bir şiir, saati “niye” diye sorgulayan bir şehirdir&lt;br /&gt;Bir şiir yanmakta olan bir şehirdir&lt;br /&gt;Bir şiir silahlar altındaki bir şehirdir&lt;br /&gt;Berberleri alaycı sarhoşlarla dolmuştur&lt;br /&gt;Bir şiir öyle bir şehirdir ki, tanrı, sokaklarında&lt;br /&gt;Leydi Godiva gibi çıplak dolaşmaktadır&lt;br /&gt;Burada geceleri köpekler havlamakta ve bayrağı kovalamakta&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir şiir şair dolu bir şiirdir&lt;br /&gt;Çoğu birbirlerine benzemekte ve birbirlerini kıskanmakta&lt;br /&gt;Ve ağızlarda acı bir tad...&lt;br /&gt;Bir şiir artık bu şehir olmuştur&lt;br /&gt;En yakın yerden 75 kilometre uzaklıkta,&lt;br /&gt;Sabah saat 9.09’u&lt;br /&gt;Ağızda hala o içki ve sigara tadı&lt;br /&gt;Etrafta ne polis ne aşıklar vardır, sokaklarda dolaşan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu şiir, bu şehir kapılarını kapamakta&lt;br /&gt;Barikatlar kurulmakta, hem her yer bomboş&lt;br /&gt;Gözyaşları olmaksızın vatan tutulmakta&lt;br /&gt;Acımaksızın yaşlanmakta&lt;br /&gt;Bu kayalar kadar sert dağlar&lt;br /&gt;Okyanus lavanta alevi misali&lt;br /&gt;Bir ay ki büyüklüğün yoksulluğu misali&lt;br /&gt;Kırık pencereden gelen ufak bir melodi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir şiir bir şehir, bir şiir bir millet&lt;br /&gt;Bir şiir ki dünyanın ta kendisi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve şimdi de bunu camın altına sıkıştırıyorum&lt;br /&gt;Çünkü şimdi sıra çılgın editörün tetkikinde&lt;br /&gt;Ve bu gece, gece başka bir yerde&lt;br /&gt;Uçuk gri renkteki kadınlar sıra beklemekte&lt;br /&gt;Trompetler insanları darağacına davet ederken&lt;br /&gt;Küçük insanlar da beceremedikler şeyler hakkında&lt;br /&gt;Atıp tutmaktalar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;karakutu.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8445428495463755091-7053802605767868270?l=edebiyat-arsivi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/feeds/7053802605767868270/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8445428495463755091&amp;postID=7053802605767868270' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/7053802605767868270'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/7053802605767868270'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/2007/12/bu-iir-bir-ehir.html' title='Bu Şiir Bir Şehir'/><author><name>hiaxysheytan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8445428495463755091.post-2665559092857550263</id><published>2007-12-02T01:02:00.000-08:00</published><updated>2007-12-02T01:03:21.030-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Charles Bukowski'/><title type='text'>Tamam Yavrum, Meteliğimiz Yok; Ama Yağmurumuz Var</title><content type='html'>sera etkisi deyin ne derseniz deyin&lt;br /&gt;eskisi gibi yağmıyor işte yağmur.&lt;br /&gt;özellikle büyük kriz zamanındaki&lt;br /&gt;yağmurlar geliyor aklıma.&lt;br /&gt;kuruş para yoktu ama bolbol&lt;br /&gt;yağmur vardı.&lt;br /&gt;öyle bir gece veya bir gün&lt;br /&gt;değil,&lt;br /&gt;7 gün ve 7 gece&lt;br /&gt;YAĞARDI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ve Los Angeles'in yağmur ızgaraları&lt;br /&gt;bu kadar çok yağmuru emebilecek&lt;br /&gt;şekilde yapılmamıştı&lt;br /&gt;ve yağmur KALIN&lt;br /&gt;ve KARARLI&lt;br /&gt;ve DÜZENLİ yağardı&lt;br /&gt;ve damlaların çatılara çarpışını&lt;br /&gt;oradan da oluk oluk&lt;br /&gt;toprağa akışını DUYARDINIZ&lt;br /&gt;ve DOLU,&lt;br /&gt;büyük BUZDAN KAYALAR&lt;br /&gt;patlayan&lt;br /&gt;oraya buraya saçılan havada uçuşan;&lt;br /&gt;ve yağmur&lt;br /&gt;kısaca&lt;br /&gt;DURMAZDI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ve bütün çatılar akardı -&lt;br /&gt;evin her tarafına&lt;br /&gt;tencereler,&lt;br /&gt;kapkacaklar serilir&lt;br /&gt;TIP TIP sesleri bütün eve yayılırdı;&lt;br /&gt;ve kaplar boşaltılır,&lt;br /&gt;boşaltılır&lt;br /&gt;ve tekrar boşaltılırdı.&lt;br /&gt;kaldırımların üstünden geçerdi yağmur,&lt;br /&gt;bahçelerin içinden; ve merdivenleri tırmanıp&lt;br /&gt;evlere girerdi.&lt;br /&gt;el bezleri vardı, banyo havluları,&lt;br /&gt;ve yağmur genelde&lt;br /&gt;tuvaletlerden girerdi: köpüre köpüre, kahverengi, küçük girdaplarla&lt;br /&gt;ve külüstür arabalarla dolu olurdu sokaklar&lt;br /&gt;güneşli bir günde&lt;br /&gt;marş basmayan arabalarla,&lt;br /&gt;ve işsiz adamlar&lt;br /&gt;sanki canlılarmış gibi duran o eski arabaların&lt;br /&gt;can çekişmelerine bakarlardı&lt;br /&gt;pencereleri önünden;&lt;br /&gt;işsizler,&lt;br /&gt;yenik bir zamanın yenik insanları&lt;br /&gt;hapsolurdu evlerine&lt;br /&gt;karıları ve çocukları&lt;br /&gt;ve kedi köpekleriyle.&lt;br /&gt;kediler ve köpekler&lt;br /&gt;dışarı çıkmamak için diretir&lt;br /&gt;evin garip garip yerlerine&lt;br /&gt;pisliklerini bırakırlardı.&lt;br /&gt;işsiz adamlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bir zamanlar güzel olan karılarıyla&lt;br /&gt;evde tıkılıp kalmış olmaktan&lt;br /&gt;çıldırırlardı.&lt;br /&gt;korkunç tartışmalar yaşanırdı&lt;br /&gt;haciz ihtar mektupları&lt;br /&gt;kondukça posta kutularına.&lt;br /&gt;yağmur ve dolu, bezelye kutuları,&lt;br /&gt;yavan ekmekler; kızarmış&lt;br /&gt;yumurta, rafadan yumurta, haslanmış&lt;br /&gt;yumurta; fıstık ezmesi&lt;br /&gt;sandviçleri, ve her tencerede&lt;br /&gt;görünmez bir tavuk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;babam, kesinlikle iyi biri olmayan babam&lt;br /&gt;her yağmurda, en iyi ihtimalle,&lt;br /&gt;annemi döverdi,&lt;br /&gt;kendimi üzerlerine atardım,&lt;br /&gt;bacaklar, dizler,&lt;br /&gt;çığlıklar&lt;br /&gt;ta ki&lt;br /&gt;birbirlerinden&lt;br /&gt;ayrılana kadar.&lt;br /&gt;"Gebertic'em seni, " bağırırdım "Bi' kez&lt;br /&gt;daha vurursan ona öldürürüm seni!"&lt;br /&gt;"Çabuk bu orospu çocu'unu&lt;br /&gt;çıkar burdan!"&lt;br /&gt;"hayır, Henri, annenin&lt;br /&gt;yanında kal!"&lt;br /&gt;evet, bütün evler kuşatma altındaydı&lt;br /&gt;fakat sanırım bizim evdeki dehşet&lt;br /&gt;ortalamanın üstündeydi.&lt;br /&gt;ve geceleri&lt;br /&gt;uyumaya çalıştığımızda&lt;br /&gt;yağmur yağmaya devam ederdi&lt;br /&gt;ve karanlıkta&lt;br /&gt;suların odama girmemesi için&lt;br /&gt;cesurca direnen penceremden&lt;br /&gt;ayın yağmur sularıyla bulanık&lt;br /&gt;görüntüsünü seyrederken&lt;br /&gt;Nuh'u hayal ederek&lt;br /&gt;ve Gemisini&lt;br /&gt;tekrar oluyor galiba&lt;br /&gt;diye düşünürdüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hepimiz düşünürdük&lt;br /&gt;bunu.&lt;br /&gt;ve sonra, birdenbire,&lt;br /&gt;dinerdi yağmur.&lt;br /&gt;galiba hep&lt;br /&gt;sabaha doğru&lt;br /&gt;5, 6 sularında dinerdi,&lt;br /&gt;huzur çökerdi her yere,&lt;br /&gt;ama tam bir sessizlik değil&lt;br /&gt;çünkü hala devam ederdi&lt;br /&gt;tip&lt;br /&gt;tip&lt;br /&gt;tip&lt;br /&gt;sesleri&lt;br /&gt;ve sonra sis ve duman&lt;br /&gt;dağılırdı&lt;br /&gt;ve sabah 8'de&lt;br /&gt;gözleri kamaştıran sapsarı bir güneşışığı&lt;br /&gt;düşerdi yeryüzüne,&lt;br /&gt;Van Gogh sarısı&lt;br /&gt;çılgın, köredici!&lt;br /&gt;ve ardından&lt;br /&gt;sağanaktan kurtulan&lt;br /&gt;çatı olukları&lt;br /&gt;güneş altında&lt;br /&gt;genleşmeye başlardı:&lt;br /&gt;PENG!PENG!PENG!&lt;br /&gt;ve herkes kalkıp dışarı bakardı&lt;br /&gt;hala yağmuru içine çeken&lt;br /&gt;bahçeler&lt;br /&gt;hiç bu kadar yeşil olmamış&lt;br /&gt;bir yeşil içinde&lt;br /&gt;ve kuşlar&lt;br /&gt;bahçelerde&lt;br /&gt;deli gibi cıvıldayan kuşlar,&lt;br /&gt;7 gün 7 gecedir&lt;br /&gt;yere konup da&lt;br /&gt;adamakıllı bir şey yiyememiş&lt;br /&gt;tohum yemekten&lt;br /&gt;bıkmış kuşlar&lt;br /&gt;solucanların&lt;br /&gt;toprak üstüne çıkmasını beklerlerdi,&lt;br /&gt;yarı boğulmuş solucanların.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kuşlar solucanları önce topraktan çekip&lt;br /&gt;havaya kaldırır&lt;br /&gt;sonra da midelerine indirirlerdi;&lt;br /&gt;karatavuklar ve serçeler olurdu.&lt;br /&gt;karatavuklar serçeleri uzaklaştırmaya&lt;br /&gt;çalışır&lt;br /&gt;ama serçeler,&lt;br /&gt;açlıktan delirmiş,&lt;br /&gt;daha küçük ve çabuk,&lt;br /&gt;kendi paylarını&lt;br /&gt;kotarırlardı.&lt;br /&gt;erkekler verandada durur&lt;br /&gt;sigaralarını içerlerdi,&lt;br /&gt;şimdi kapı kapı dolaşıp&lt;br /&gt;büyük olasılıkla hiç bir kapı ardında&lt;br /&gt;bulamayacakları bir&lt;br /&gt;iş arayacaklarının,&lt;br /&gt;büyük olasılıkla çalışmayacak arabalarını&lt;br /&gt;çalıştırmaya uğraşacaklarının&lt;br /&gt;bilincinde.&lt;br /&gt;ve bir zamanlar güzel olan&lt;br /&gt;karıları&lt;br /&gt;banyoya girer&lt;br /&gt;saçlarını tarar,&lt;br /&gt;makyajlarını yapar,&lt;br /&gt;dünyalarını tekrar&lt;br /&gt;biraraya getirmeye çalışırlardı,&lt;br /&gt;onları saran korkunç mutsuzluğu&lt;br /&gt;unutmaya çalışarak,&lt;br /&gt;kahvaltı için&lt;br /&gt;ne hazırlasam diye&lt;br /&gt;telaşlanarak.&lt;br /&gt;ve radyo&lt;br /&gt;okulların&lt;br /&gt;açıldığını söylerdi.&lt;br /&gt;ve&lt;br /&gt;ardından&lt;br /&gt;işte ben&lt;br /&gt;yine okul yolundaydım,&lt;br /&gt;yollarda kocaman&lt;br /&gt;su gölcükleri,&lt;br /&gt;tepemde yeni bir dünya gibi&lt;br /&gt;güneş,&lt;br /&gt;evde annemler,&lt;br /&gt;okula&lt;br /&gt;zamanında vardım.&lt;br /&gt;Bayan Sorenson bizi&lt;br /&gt;"bugün tenefüs yok,&lt;br /&gt;yerler çok ıslak"&lt;br /&gt;diyerek karşıladı.&lt;br /&gt;çocuklar "AOF"&lt;br /&gt;bağırdı bir ağızdan.&lt;br /&gt;"fakat tenefüs saatinde&lt;br /&gt;çok farklı birşey&lt;br /&gt;yapacağız," dedi,&lt;br /&gt;"ve çok zevkli&lt;br /&gt;bir şey!"&lt;br /&gt;hepimiz merak ettik&lt;br /&gt;bu çok zevkli şeyin&lt;br /&gt;ne olduğunu&lt;br /&gt;ve o iki saat&lt;br /&gt;Bayan Sorenson&lt;br /&gt;dersini anlatmaya&lt;br /&gt;devam ederken&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bir türlü geçmek bilmedi.&lt;br /&gt;Küçük kızlara baktım,&lt;br /&gt;çok tatlı ve temiz ve&lt;br /&gt;dikkatli görünüyorlardı,&lt;br /&gt;uslu ve dik&lt;br /&gt;oturuyorlarken sıralarında&lt;br /&gt;ve saçları&lt;br /&gt;Kaliforniya&lt;br /&gt;güneşi altında&lt;br /&gt;çok güzeldi.&lt;br /&gt;sonra tenefüs zili çaldı&lt;br /&gt;ve hepimiz eğlenceyi&lt;br /&gt;beklemeye koyulduk.&lt;br /&gt;ardından Bayan Sorenson sınıfa seslendi:&lt;br /&gt;"şimdi ne yapacağız&lt;br /&gt;biliyor musunuz, birbirimize&lt;br /&gt;yağmur sağanağı sırasında&lt;br /&gt;neler yaptığımızı anlatacağız!&lt;br /&gt;en ön sıradan başlayıp&lt;br /&gt;arka sıralara doğru devam edeceğiz!&lt;br /&gt;hadi Michael, sen başla!..."&lt;br /&gt;ve hepimiz&lt;br /&gt;hikayelerimizi&lt;br /&gt;anlatmaya başladık, Michael başladı&lt;br /&gt;ve herkes sırayla kalkıp devam etti,&lt;br /&gt;ve sonra farkettik ki&lt;br /&gt;hepimiz yalanlar söylüyorduk, tamamen&lt;br /&gt;yalan sayılmaz ama&lt;br /&gt;çoğunlugu yalandı&lt;br /&gt;ve oğlanlardan bazıları pis pis&lt;br /&gt;gülmeye başladığında kızlar onlara&lt;br /&gt;kötü bakışlar fırlattı ve&lt;br /&gt;Bayan Sorenson "tamam!" diye bağırdı&lt;br /&gt;"tam bir sessizlik istiyorum!&lt;br /&gt;Siz merak etmeseniz de&lt;br /&gt;ben&lt;br /&gt;neler yaptığınızı&lt;br /&gt;öğrenmek istiyorum!"&lt;br /&gt;böylece biz de hikayelerimize&lt;br /&gt;devam ettik&lt;br /&gt;ve hepsi de hikayeydi.&lt;br /&gt;bir kız gökkuşağı&lt;br /&gt;ilk çıktığında bir ucunda&lt;br /&gt;Tanrı'nın yüzünü&lt;br /&gt;gördügünü söyledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bir tek hangi ucu olduğunu söylemedi.&lt;br /&gt;bir oğlan oltasını&lt;br /&gt;pencereden sarkıtıp&lt;br /&gt;bir balık yakalayıp&lt;br /&gt;kedisini&lt;br /&gt;beslediğini söyledi.&lt;br /&gt;hemen hemen herkes&lt;br /&gt;bir yalan uydurdu.&lt;br /&gt;gerçek&lt;br /&gt;fazla acı&lt;br /&gt;ve utandırıcıydı.&lt;br /&gt;sonra zil çaldı&lt;br /&gt;ve tenefüs bitti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"teşekkür ederim," dedi Bayan&lt;br /&gt;Sorenson, "hepsi çok&lt;br /&gt;hoştu.&lt;br /&gt;yarına kadar&lt;br /&gt;yerler&lt;br /&gt;kurur ve&lt;br /&gt;kullanılabilecek&lt;br /&gt;hale gelir."&lt;br /&gt;çocuklardan bir&lt;br /&gt;gürültü koptu.&lt;br /&gt;küçük kızlar&lt;br /&gt;dimdik ve uslu&lt;br /&gt;oturuyorlardı,&lt;br /&gt;çok tatlı ve&lt;br /&gt;temiz ve&lt;br /&gt;dikkatli,&lt;br /&gt;saçları dünyanın bir daha&lt;br /&gt;asla göremeyeceği bir güneşin&lt;br /&gt;ışıkları altında&lt;br /&gt;çok güzel&lt;br /&gt;görünüyordu.&lt;br /&gt;ve&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çeviri: Cem Duran&lt;br /&gt;karakutu.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8445428495463755091-2665559092857550263?l=edebiyat-arsivi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/feeds/2665559092857550263/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8445428495463755091&amp;postID=2665559092857550263' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/2665559092857550263'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/2665559092857550263'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/2007/12/tamam-yavrum-meteliimiz-yok-ama.html' title='Tamam Yavrum, Meteliğimiz Yok; Ama Yağmurumuz Var'/><author><name>hiaxysheytan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8445428495463755091.post-6577198502248294593</id><published>2007-12-02T01:01:00.001-08:00</published><updated>2007-12-02T01:01:59.324-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Charles Baudelaire'/><title type='text'>Sarhoş Olun</title><content type='html'>Hep sarhoş olmalı. Her şey bunda; tek sorun bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Omuzlarınızı ezen, sizi toprağa doğru çeken Zaman’ın korkunç ağırlığını duymamak için durmamacasına sarhoş olmalısınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama neyle?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şarapla,&lt;br /&gt;şiirle&lt;br /&gt;ya da erdemle,&lt;br /&gt;nasıl isterseniz.&lt;br /&gt;Ama sarhoş olun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve bazı bazı, bir sarayın basamakları, bir hendeğin yeşil otları üstünde, odanızın donuk yalnızlığı içinde, sarhoşluğunuz azalmış ya da büsbütün geçmiş bir durumda uyanırsanız, sorun, yele, dalgaya, yıldıza, kuşa, saate sorun, her kaçan şeye, inleyen, yuvarlanan, şakıyan, konuşan her şeye sorun; “Saat kaç?” deyin. Yel, dalga, yıldız, kuş, saat hemen verecektir yanıtı size: “Sarhoş olma saatidir! Zamanın inim inim inletilen köleleri olmamak için sarhoş olun durmamacasına! Şarapla, şiirle ya da erdemle, nasıl isterseniz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Baudelaire&lt;br /&gt;Paris Sıkıntısı&lt;br /&gt;Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları-2006&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8445428495463755091-6577198502248294593?l=edebiyat-arsivi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/feeds/6577198502248294593/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8445428495463755091&amp;postID=6577198502248294593' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/6577198502248294593'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/6577198502248294593'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/2007/12/sarho-olun.html' title='Sarhoş Olun'/><author><name>hiaxysheytan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8445428495463755091.post-8524166893828324646</id><published>2007-12-02T00:57:00.000-08:00</published><updated>2007-12-02T01:00:40.468-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Charles Baudelaire'/><title type='text'>Yoksulların Ölümü</title><content type='html'>Ölüm, avutan da -ne çare ki- yaşatan da;&lt;br /&gt;Hayatın sonu; yine de tek ümit, tek güven;&lt;br /&gt;Bizi bir iksir gibi kavrayan, sarhoş eden;&lt;br /&gt;Karda kışta, boralar, tipiler arasında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşamlara kadar didinmek gücünü veren;&lt;br /&gt;Parıldayan tek ışık, kapkaranlık dünyada;&lt;br /&gt;Dört kitabın yazdığı o koskocaman handa&lt;br /&gt;Mümkün artık doyup, dinlenip uyuyabilmen.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sihirli parmaklarla, üstüne titreyerek,&lt;br /&gt;Uykuların en güzelini getiren melek;&lt;br /&gt;Yoksulun, çıplağın yatağını yapan eller.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tılsımlı ambar; tanrıların şerefi, şanı;&lt;br /&gt;Yoksulun dağarcığı ve en eski vatanı;&lt;br /&gt;Bilinmedik göklere açılan tâk-ı zafer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çeviri : Orhan Veli Kanık&lt;br /&gt;karakutu.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8445428495463755091-8524166893828324646?l=edebiyat-arsivi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/feeds/8524166893828324646/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8445428495463755091&amp;postID=8524166893828324646' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/8524166893828324646'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/8524166893828324646'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/2007/12/yoksullarn-lm.html' title='Yoksulların Ölümü'/><author><name>hiaxysheytan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8445428495463755091.post-7284645009647589913</id><published>2007-12-02T00:56:00.000-08:00</published><updated>2007-12-02T00:57:31.752-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Charles Baudelaire'/><title type='text'>Sanatçının Duası</title><content type='html'>Gün sonları ne kadar içe işleyici güzün! Ah! Can yakacak kadar işleyici! Çünkü öyle tatlı duyular vardır ki, dalgaları yoğunluklarını önlemez; Sonsuz’un ucundan daha keskin uç da yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakışı göğün ve denizin uçsuz bucaksızlığına daldırmak ne büyük haz! Yalnızlık, sessizlik, göğün benzersiz arılığı! Ufukta titreyen, küçüklüğüyle, yapayalnız kalmışlığıyla benim çaresiz yaşamıma öykünen bir küçük yelken, dalganın tekdüze şarkısı, tüm bu nesneler benim aracılığımla düşünüyor, ya da ben onların aracılığıyla düşünüyorum (çünkü ben düşlerin enginliğinde öyle çabuk yitip gidiyor ki!); düşünüyorlar, diyorum, ama dilbazlığa, karşılaştırmaya, sonuçlanmaya başvurmadan ezgimsi bir biçimde, çok güzel bir biçimde düşünüyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gene de bu düşünceler, ister benden çıksın, ister nesnelerden fırlasın, fazlasıyla güçleniyor çabucak. Güç hazda bir huzursuzluk, olumlu bir acı yaratır. Fazlasıyla gerilmiş sinirlerim tiz ve sızılı titreşimlerden başka bir şey vermiyorlar artık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi de göğün derinliği şaşkına döndürüyor beni, duruluğu çileden çıkarıyor. Denizin duyarsızlığı, gözlerimin önündeki görünümün değişmezliği ayaklandırıyor beni… Ah! Hep böyle acı mı çekmeli, yoksa hep kaçmalı mı güzelden? Doğa, acımak bilmez büyücü, her zaman üstün çıkan karşıt, bırak beni! İsteklerimi ve gururumu baştan çıkarmayı bırak artık! Bir düellodur güzeli incelemek, sanatçıyı yere sermeden önce dehşetten haykırtan bir düello.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Charles Baudelaire&lt;br /&gt;Paris Sıkıntısı / III (Çev: Tahsin Yücel)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8445428495463755091-7284645009647589913?l=edebiyat-arsivi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/feeds/7284645009647589913/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8445428495463755091&amp;postID=7284645009647589913' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/7284645009647589913'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/7284645009647589913'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/2007/12/sanatnn-duas.html' title='Sanatçının Duası'/><author><name>hiaxysheytan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8445428495463755091.post-7341748780926850625</id><published>2007-12-02T00:54:00.002-08:00</published><updated>2007-12-02T00:56:41.498-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Charles Baudelaire'/><title type='text'>Söyleşi</title><content type='html'>Siz aydınlık, kızıl bir güz göğüsünüz,&lt;br /&gt;Benimse içimde hüzün dalga dalgadır.&lt;br /&gt;Ve üzgün dudaklarımın üstünden deniz&lt;br /&gt;Çekilirken buruk anılar bırakır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Cansız göğsümde elin boşa dolanıyor;&lt;br /&gt;Yaralı... ve sızlıyor dokunduğun o yer,&lt;br /&gt;Kadınlar pençeleyip dişledi, kanıyor,&lt;br /&gt;Arama, hayvanlar yüreğimi yedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Davul gibi gümleyen bir saray bu yürek,&lt;br /&gt;Ayyaşların, canilerin hora teptiği!&lt;br /&gt;-Tadıyor çıplak boynunu koku, yüzerek!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey güzellik, ruhların çakıllı düveni!&lt;br /&gt;Diyorsun, bu kanlı yürek yok olup bitsin,&lt;br /&gt;Kalanı alev gözlerin yakıp kül etsin!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çeviri: Erdoğan Alkan&lt;br /&gt;karakutu.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8445428495463755091-7341748780926850625?l=edebiyat-arsivi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/feeds/7341748780926850625/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8445428495463755091&amp;postID=7341748780926850625' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/7341748780926850625'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/7341748780926850625'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/2007/12/sylei.html' title='Söyleşi'/><author><name>hiaxysheytan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8445428495463755091.post-1191321622769568652</id><published>2007-12-02T00:54:00.001-08:00</published><updated>2007-12-02T00:54:42.921-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Cesare Pavese'/><title type='text'>Ölüm Gelecek ve Senin Gözlerinle Bakacak</title><content type='html'>Ölüm gelecek ve senin gözlerinle bakacak -&lt;br /&gt;sabahtan akşama dek, uykusuz,&lt;br /&gt;sağır, eski bir pişmanlık&lt;br /&gt;ya da anlamsız bir ayıp gibi&lt;br /&gt;ardını bırakmayan bu ölüm.&lt;br /&gt;Bir boş söz, bir kesik çığlık,&lt;br /&gt;bir sessizlik olacak gözlerin:&lt;br /&gt;Böyle görünür her sabah&lt;br /&gt;yalnız senin üzerinde&lt;br /&gt;kıvrımlar yansıtırken aynada.&lt;br /&gt;Hangi gün, ey sevgili umut,&lt;br /&gt;bizler de öğreneceğiz senin&lt;br /&gt;yaşam olduğunu, hiçlik olduğunu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkese bir bakışı var ölümün.&lt;br /&gt;Ölüm gelecek ve senin gözlerinle bakacak.&lt;br /&gt;Bir ayıba son verir gibi olacak,&lt;br /&gt;belirmesini görür gibi&lt;br /&gt;aynada ölü bir yüzün,&lt;br /&gt;dinler gibi dudakları kapalı bir ağzı.&lt;br /&gt;O derin burgaca ineceğiz sessizce.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çeviri : Cevat ÇAPAN&lt;br /&gt;karakutu.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8445428495463755091-1191321622769568652?l=edebiyat-arsivi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/feeds/1191321622769568652/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8445428495463755091&amp;postID=1191321622769568652' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/1191321622769568652'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/1191321622769568652'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/2007/12/lm-gelecek-ve-senin-gzlerinle-bakacak.html' title='Ölüm Gelecek ve Senin Gözlerinle Bakacak'/><author><name>hiaxysheytan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8445428495463755091.post-4446139150193626547</id><published>2007-12-02T00:53:00.000-08:00</published><updated>2007-12-02T00:54:03.402-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Cesare Pavese'/><title type='text'>Yaşama Uğraşı'ndan</title><content type='html'>3-Ağustos-1937&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kadın eğer budalaysa, eninde sonunda bir insan yıkıntısı ile karşılaşır ve onu&lt;br /&gt;kurtarmaya çalışır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimi zaman da başarır bu işi. Ama bir kadın, eğer budala değilse, eninde sonunda akıllı, sağlıklı bir adam bulup onu yıkıntıya çevirir. Her zaman başarır bu işi. (sf:38)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;27-Eylül-1937&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadınların her zaman "ölüm gibi acı", kötülük yatağı, aldatıcı, sürtük ve "Dalila"  oluşlarının temel nedeni sadece şudur: bir erkek, eğer hadım değilse, her kadınla kendini tatmin edebilir. Oysa kadınlar kolay kolay elde edemezler bu özgürlük&lt;br /&gt;veren mutluluğu; hiç değilse, her erkekle, çoğu zaman da sevdikleri erkekle ve özellikle onu sevdikleri için gerçekleştiremezler bu mutluluğu. Bunu bir kere tattılar mı da, başka bir şey düşünmezler ve bu zevk anına duydukları haklı özlem&lt;br /&gt;yüzünden hiçbir kötülüğü yapmaktan çekinmez duruma gelirler. Sürüklenirler buna. Hayatın temel trajedisi de budur. Çok çabuk tatmin olan bir erkeğin hiç doğmamış olması bile daha iyidir. İntiharı haklı kılacak bir eksiktir bu. (sf:38)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;30-Eylül-1937&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evlenmeye değer kadınlar bir erkeğin evlenecek kadar güvenemediği kadınlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu da korkunç bir şeydir: yaşama sanatı, sevdiklerimize onlarla birlikte olmaktan ne büyük bir zevk duyduğumuzu göstermekten başka birşey değildir;bunu başaramadık mı, bırakıp giderler bizi. (sf:38)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;17-Kasım-1937&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her kadın, sevdiği uzaklardayken dertleşebileceği birlikte boş saatlerini doldurabileceği bir erkek arkadaş arar; bu arkadaşın, uzaktaki adam için duyduğu sevgi  üzerinde bir etkisi olmadığını söyler; erkek arkadaşı kadının uzaktakine olan sevgisiyle&lt;br /&gt;çatışabilecek bir şey istedi mi; kadın incinir; ama bu arkadaş daha çok acı çekmemek için sözlerini, bakışlarını denetlemeye, daha dikkatli davranmaya kalkıştı mı, kadın-herhangi bir kadın- adamın acı çekişini görebilmek için hemen onun üzerindeki çekiciliğini arttırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Sevdiğin kadın günlerinin ne kadar boş, dayanılmaz olduğunu sana söyleyebilir;&lt;br /&gt;şaşılacak olan, senin günlerinin nasıl geçtiğine hiç aldırmayışıdır. (sf:39)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;21-Ocak-1938&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kadın erkeğin isteğini nasıl uyandıracağını bilir, ama bu yeteneğinin farkına varılması onu büyük bir ürküntüye düşürür... (sf:39)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;30-Mayıs-1938&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Bir kadının seninle kalmasını, yalnız bunu istiyorsan, onu öyle bir duruma sok ki, başkalarının düşünceleri, kendi çevresinin duyduğu saygı ve kendi öz-çıkarı onun gitmesini engellesin. Sadece ona karşı duyduğu bağlılık ve içtenlikle bir kadını&lt;br /&gt;tutabileceğini sana erkek, budalanın tekidir... (sf:55)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;18-Temmuz-1938&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kadının birkaç delikanlının yanındayken neden düşünceli, utangaç ve özür diler bir durumda olduğunu anlamak için, kendini aralarından birini seçmen için bekleyen beş altı orospunun arasındayken neler hissettiğini düşün. (sf:70)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;13-Ekim-1938&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kadın seni aldatmıyorsa, işine gelmediği için yapmıyordur bunu. Her lüksün ücretinin ödenmesi gerekir ve başta dünyaya gelmek olmak üzere her şey bir lükstür. (sf:75)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;27-Ekim-1938&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan nasıl ölümü düşünmeyebiliyorsa, kadınları da düşünmeden edebilir. (sf:78)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;24-Kasım-1938&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evlilik neden gençlikten olgunluğa doğru atılmış bir adım sayılır? Çünkü bu hareketimizle bize her zaman eş olacak, öbür kadınlarla aramızda duracak, kendini, bizimle özdeşleştirecek, onun dışında da kendimizden başka kimsenin arkadaşlığını aramayacağımız toplumsal hayatımızın çevrili alanı olacak bir kadını bütün öbür kadınların arasından seçeriz de ondan. Ayık yaşamak için gerekli olan bir bencilliğin üzerine vurulan mühürdür evlilik... (sf:85-86)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;20-Mayıs-1939&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Erkek olsa olsa, kötülüğün kölesidir; oysa kadın, cinsel ilişkiden sonra, bundan doğabilecek sonuçların kölesidir: bu konularda son derece becerikli davranmasının nedeni budur. (sf:95)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12-Haziran-1939&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan bir kadını eninde sonunda başından atacağına göre, bunu bir an önce yapması daha iyidir. (sf:95)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;31-Ağustos-1940&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zeka gösterileriyle bir kadını elde edebileceğini sanmak kadar budalaca bir şey yoktur. Bu konularda zeka güzellikle yarışamaz;çünkü güzelliğin cinsel heyecan uyandırmasına karşılık, zeka böyle bir şey yapamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan bu tutumla, ancak zeka yetki, zenginlik ve ün elde etmenin bir aracı olarak göründüğü zaman bir kadını elde edebilir; çünkü bu durumda kadın sözü edilen olanaklardan yararlanacağını bilir. Ama zeka kendi başına, kişisel hiçbir yanı&lt;br /&gt;olmayan büyük bir makina gibi, her kadını kayıtsız bırakır. Unutmaman gereken bir gerçek. (sf:121)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;14-Ekim-1940&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Kadınların köklü ve kesin bir kayıtsızlıkları vardır şiire karşı. Bu bakımdan "eylemci" insanlara benzerler-bütün kadınlar "eylemcidir" aslında. Gençken, kurnazca bir nedenle şiire ilgi duyarmış gibi görünürler: şiir, kadınların gerçek saydıkları&lt;br /&gt;her şeyin kökünde yatan bir coşkunluktan, Bakhos ayinlerine özgü bir coşkunluktan doğar. Kadınlar, toy ve özentili oldukları zamanlarda bile, hayatla karşı karşıya geldikleri zaman içlerinde uyanan o gerçek ve etkin duyguyla başka bir duyguyu hiçbir&lt;br /&gt;zaman birbirine karıştırmazlar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kadın, bir erkeğin kendisini gece-gündüz düşünmesinden hoşlanmaz, çünkü kendisi her an o erkeği düşünmemektedir. (sf:124)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;20-Ekim-1940&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir erkeği bir çocuktan ayıran özellik bir kadın üzerinde üstünlük kurmayı bilmesidir. Bir kadını bir çocuktan ayıran özellik ise, bir erkeği nasıl sömüreceğini bilmesi... (sf:126)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;14-Nisan-1941&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiçbir kadın para için evlenmez; bütün kadınlar bir milyonerle evlenmeden önce, ona aşık olacak kadar kurnazdır. (sf:134)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10-Kasım-1943&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadınlar için tarih yoktur. Murasaki, Sapho, Madame Lafayette birbirlerinin çağdaşı olabilirlerdi. Oysa moda diye bir şey var kadınlar için. Acaba bildikleri bir hile mi, yoksa akıl almaz bir yetenek mi, onların böyle tıpatıp modanın gereklerine uygun bir&lt;br /&gt;görünüşle karşımıza çıkmalarını sağlayan? (sf:158)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2-Aralık-1945&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sana gelmek için bir başka adamı bırakıp kaçan kadın, bir başkası için de seni bırakıp kaçacaktır. Seni büyülemek için ne yapıyorsa, senin yerine bir başkasını büyülemek için de yapacaktır. (sf:177-178)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4-Mart-1946&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seni yüzüstü bırakan kadınlara karşı sen ne duyuyorsan, sevdiğin kadınlar da sana aynı şeyi duyuyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Senin düşmanından başkalarının öç almaları kadar tatlı bir öç alma duygusu yoktur. Üstelik, bunun sana iyi yürekli insan rolünü vermesi gibi bir yararı da vardır. (sf:183)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8445428495463755091-4446139150193626547?l=edebiyat-arsivi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/feeds/4446139150193626547/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8445428495463755091&amp;postID=4446139150193626547' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/4446139150193626547'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/4446139150193626547'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/2007/12/yaama-urandan.html' title='Yaşama Uğraşı&apos;ndan'/><author><name>hiaxysheytan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8445428495463755091.post-5824296260443800076</id><published>2007-12-02T00:52:00.000-08:00</published><updated>2007-12-02T00:53:29.262-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Cesare Pavese'/><title type='text'>Çalışmak Yorar</title><content type='html'>Evden kaçmak için yolu geçmeyi&lt;br /&gt;yapsa yapsa bir çocuk yapar.&lt;br /&gt;çocuk değil ki artık&lt;br /&gt;bütün gün sokaklarda sürten bu adam&lt;br /&gt;üstelik evden de kaçmıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hani yaz ikindileri vardır&lt;br /&gt;meydanlar bomboş uzanır batan güneş altında,&lt;br /&gt;geçip gereksiz bitkilerle bir bulvardan&lt;br /&gt;durur yalnız adam.&lt;br /&gt;Değer mi bunca yalnızlık, gittikçe daha yalnız olmak için?&lt;br /&gt;Boştur yollar meydanlar yalnız gezildiğinde.&lt;br /&gt;Oysa bir kadın durdurmalı&lt;br /&gt;konuşup da birlikte yaşamaya inandırmalı,&lt;br /&gt;yoksa hep kendisiyle konuşur insan. bunun için de&lt;br /&gt;kimi vakit körkütük olur geceleri&lt;br /&gt;ve anlatır durmadan, anlatır yapıp edeceklerini.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle ıssız meydanda bekleyerek&lt;br /&gt;rastlanmaz elbette kimseye, ama dolaşırken sokakları&lt;br /&gt;durduğu olur insanın şöyle bir.&lt;br /&gt;Olsalardı iki kişi, başka olurdu ev&lt;br /&gt;sokaklarda bile. Kadın olurdu, değerdi dolaşmaya.&lt;br /&gt;Gece kimsecikler kalmaz meydanda&lt;br /&gt;Oradan geçen bu adam görmez&lt;br /&gt;yararsız ışıklar içinden evleri&lt;br /&gt;kaldırmaz artık gözlerini.&lt;br /&gt;Kaldırımları dinler yalnızca&lt;br /&gt;kendininkiler gibi nasırlı ellerin döşediği.&lt;br /&gt;Doğru değil ıssız meydanlarda kalmak.&lt;br /&gt;Mutlaka yolda olmalı o kadın&lt;br /&gt;yalvarsan eve çeki düzen verecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çeviren : Bedrettin Cömert&lt;br /&gt;karakutu.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8445428495463755091-5824296260443800076?l=edebiyat-arsivi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/feeds/5824296260443800076/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8445428495463755091&amp;postID=5824296260443800076' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/5824296260443800076'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/5824296260443800076'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/2007/12/almak-yorar.html' title='Çalışmak Yorar'/><author><name>hiaxysheytan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8445428495463755091.post-7048646735896304585</id><published>2007-12-02T00:51:00.002-08:00</published><updated>2007-12-02T00:52:13.989-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Boris Vian'/><title type='text'>Boris Vian Kimdir?</title><content type='html'>Fransız sanatçı Boris Vian 10 Mart 1920'da Ville d'Avray'de doğdu, 23 Haziran  1959'da Paris'te öldü. Küçük yaşlarda kalp yetmezliğine yakalandı.1942'de yükseköğrenimini bitirerek maden mühendisi oldu. Bir yandan mesleğini yaparken bir yandan da yazın ve caz ile ilgilenmeyi sürdürdü. Kabarelerde şarkı söyledi, oyunculuk yaptı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci Dünya Savaşı sonrası Paris'in bohem ortamında yaşam biçimi ve zekâsı ile ünlendi. Yapıtlarında Vernon Sullivan ve Adolphe Schmürz takma adlarını da kullanmıştır. 1947'de J'irai cracher sur vos tombes (Mezarlarınıza Tüküreceğim) adlı romanı ile dikkati çekti. L'écume des jours (Günlerin Köpüğü, 1965) adlı yapıtında yozlaşmış ilişkiler içinde aşkı, ölümü, saçmalığı,yoğun bir düş gücüyle dile getirir. Uyumsuzluk Tiyatrosu'nun en önemli yapıtları arasında yer alan Les batisseurs d'empire, ou Le Schmürz (İmparatorluk Yaratanlar ya da Schmürz, 1959) adlı oyunu ölümlü olmayı, ölümden kaçmayı ve korkmayı yabansı bir gülmece tarzıyla anlatır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7 Mayıs 1954'de ilk kez dönemin ünlü sanatçısı Mouloudji tarafından söylenen Kaçak adlı şiiri 'vatandaşları ordudan firara teşvik ettiği' gerekçesiyle yasaklandı. Bu şiir, daha sonra yine birkaç kez yasaklanmıştır. 23 Haziran 1959 günü Mezarlarınıza Tüküreceğim adlı romanının film galasında, Cinéma Marbeuf' da kalp krizi geçiren Vian kaldırıldığı hastanede yaşamını yitirdi. Kısa süren yaşamında tiyatro oyunu, roman, şiirden başka yüz cıvarında kabare oyunu, bale metni, dört yüz şarkı sözü, çok sayıda makale yayımlamıştır. Diğer romanları: L'automne A Pekin (Pekin'de Sonbahar, 1947), L'arrache-coeur (Yürek Söken, 1985).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hazırlayan: Tuğrul Asi Balkar&lt;br /&gt;Siir.gen.tr&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8445428495463755091-7048646735896304585?l=edebiyat-arsivi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/feeds/7048646735896304585/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8445428495463755091&amp;postID=7048646735896304585' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/7048646735896304585'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8445428495463755091/posts/default/7048646735896304585'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyat-arsivi.blogspot.com/2007/12/boris-vian-kimdir.html' title='Boris Vian Kimdir?'/><author><name>hiaxysheytan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16
