9 Nisan 2008 Çarşamba

Dünyanın tüm götleri ve benimki

"Kimsenin ıstırabı olması gerektiğinden fazla değildir." - barbut oyunu sırasında söylenmiştir.

1
Dokuzuncu koşudaydık ve atın adı Rokfor'du. Altı boyla birin¬ci gelmiş, beş dolarıma elli iki dolar vermişti. Önceki koşulardan da kazançlıydım zaten, buna içilirdi. "Bir rokfor ver bana," dedim bar¬mene. Barmenin kafası karışmadı. Ne içtiğimi biliyordu. Bütün bir akşamüstünü tezgaha yaslanarak geçirmiştim. Bir gece önce de sabaha dek içmiştim ve eve dönüp içmeye devam ettim. Skoç, vot¬ka, şarap ve bira vardı evde. Saat sekiz gibi cenaze işleri ile uğraş¬tığını söyleyen biri aradı, beni görmek istiyordu. "Olur," dedim, "içki getir." "Arkadaş getirebilir miyim?" diye sordu. "Hiç ar¬kadaşım yok," dedim. "Kendi arkadaşlarımı kastetmiştim," dedi. "Bana ne!" diye bağırdım ve telefonu kapattım. Mutfağa gidip bir su bardağına dörtte üç skoç koydum. Bir dikişte içtim. Eskiden yaptığım gibi. Bir buçuk saatte bir büyük viski içerdim eskiden. "Rok-for," dedim duvarlara ve bir kutu buz gibi bira açtım.

2
Cenazeci geldi, birkaç telefon etti ve çok geçmeden tuhaf insan¬lar girmeye başladılar kapıdan. Hepsi içki getirmişti. Çok sayıda kadın vardı. Hepsine tecavüz etmek geldi içimden. Elektrik ışığını hissederek halıya oturdum ve içkiler içime bir resmi geçit gibi ak¬tılar, hüzne bir saldırı, deliliğe bir saldırı gibi.
"Hayatımın sonuna kadar çalışmayacağım!" dedim onlara. "At¬lar orospuların bugüne kadar bakmadıkları gibi bakacaklar bana!"
"Onu biliyoruz Bay Chinaski. BÜYÜK adamsınız siz."
Kanepede oturan kır saçlı herifti bu lafları eden. Ellerini ovuş¬turarak, ıslak dudakları ile beni şehvetli şehvetli süzerek. Ciddiydi. Midemi bulandırıyordu. Elimdeki içkiyi dipledim, bir yerden yenisini bulup onu da dipledim. Hatunlara konuşmaya başladım. Çükümün tüm şefkatini vaad ettim onlara. Ciddiydim. O anda. Ora¬da. Hatunlara sarkmaya başladım. Adamlar beni hatunların üstün¬den çekip alıyorlardı. Görmüş geçirmiş biriydim hesapta, bir lise öğrencisinden farkım kalmamıştı. Büyük Chinaski olmasaydım biri beni öldürürdü herhalde. Oysa ben gömleğimi çıkartmış herkesi dışarı dövüşmeye davet ediyordum. Talihliydim. Kimsenin içinden beni parmağının ucu ile itmek gelmedi.
Kafamdaki bulutlar dağıldığında sabahın dördü olmuştu. Bütün ışıklar yanıyordu ve herkes gitmişti. Ben hâlâ ordaydım. Sıcak bir bira bulup içtim. Sonra bütün ayyaşların aşina olduğu "rezil oldum, ama kim takar" duygusu ile yatağa girdim.

3
On beş-yirmi yıldır basurdan çekerim; ayrıca ülserden, karaciğerden, çıbanlardan, evhamdan ve deliliğin çeşitli türlerin¬den, ama hepsinin birlikte bastırmayacağı umudu ile yaşamaya devam edersin.
Yukarda sözünü ettiğim sarhoşluk büyük iş açtı ama başıma.
Dermanım yoktu, başım dönüyordu fakat bunlar olağandı. Basur¬dan söz ediyorum ben. Hiçbir şey para etmiyordu, -sıcak banyo, merhemler, hiçbir şey. Bağırsaklarımın köpek kuyruğu gibi kıçım¬dan sarkmasına az kalmıştı. Doktora gittim. Şöyle bir baktı. "Ameliyat," dedi. "Pekala," dedim, "ancak şunu bilmenizi isterim ki ben bir korkağım."
"Evet, bu işimizi biğaz zoğlaştığacak," dedi.
Seni Nazi orospu çocuğu, diye geçirdim içimden.
"Bu fitili Salı akşamı almanı istiyoğum. Sonğa sabah yedide kal-kıyoğsun ve lavman yapıyoğsun, ya? Saat onda bana geliyoğsun ve seni tekğağ muayene ediyoğum, ya?"
"Ya vol, kapitan," dedim.

4
Lavman tüpü dışarı kayıp duruyordu ve banyonun döşemesi su içinde kalmıştı ve soğuktu ve karnım ağrıyordu ve bir bok ve sümük denizinde boğuluyordum. Böyle gelir dünyanın sonu, atom bom¬bası ile değil, bokla bokla bokla. Satın aldığım lavman cihazında su akışını denetlemek mümkün değildi, parmaklar da iş görmüyor, su olabildiğince tazyikli geliyordu. Bir buçuk saatimi aldı lavmanı bitirmek ve bitirdiğimde basurum dünyanın hakimiyetini eline geçirmişti. Birkaç kez vazgeçip ölmeyi düşündüm. Bir teneke kutu saf terebentin buldum dolapta. Kırmızı yeşil harikulade bir kutuy¬du. "TEHLİKELİ!" yazıyordu üstünde, "ağızdan alındığı takdirde ölüme sebebiyet verebilir". Ödleğin tekiydim: Yerine koydum kutuyu.

5
Doktor masaya yatırdı beni. "Sırtını gevşet, ya? Gevşet, gev¬şet..."
Birden kıçıma kıskı şeklinde bir kutu dayadı ve bağırsaklarım¬dan yukarı bir yılan saldı. Tümör arıyordu, kanser arıyordu. "Şimdi biraz acıyacak, ya?" "Orospu çocuğu!"
"Ne?"
"Siktir siktir siktir! Köpekleri yakarsınız siz! Domuzlar, sadist¬ler... Jan Darc'ı yaktınız, İsa'nın ellerine çivi çaktınız, oyunuzu savaş için kullandınız, Goldwater için, Nixon için... Tanrım! Tan¬rım! NE YAPIYORSUN BANA!"
"Az kaldı. İyi dayanıyorsun. İyi bir hastasın."
Yılanı kutusuna soktu. Sonra periskobu andıran bir alete bak¬tığını gördüm. Kanlı kıçıma pansuman yaptı ve giyinmek için masadan kalktım. "Ve bu ameliyat ne için yapılacak!"
Ne demek istediğimi anlamıştı. "Sadece basuğ için."
Çıkarken hemşiresinin bacaklarını dikizledim. Tatlı tatlı tebes¬süm etti hemşire.

6
Hastanenin bekleme salonunda küçük bir kız yeşil yüzlerimize, beyaz yüzlerimize, sarı yüzlerimize baktı ve "burada herkes ölüy¬or," beyanında bulundu. Kimse ona cevap vermedi. Ben eski bir Time dergisinin sayfasını çevirdim.
Alışıla gelmiş form doldurma, idrar tahlili, kan tahlili faslından sonra sekizinci katta dört yataklı bir odaya yatırdılar beni. Dinim sorulduğunda dinsiz yanıtından sonra karşılaşacağım bakış ve sorulardan yırtmak için "Katolik," demiştim. Bürokratik engeller¬den ve tartışmalardan usanmıştım. Hastane katolik hastanesiydi ay¬rıca -bana daha iyi bakarlardı belki, hem Papa'nın hayır duası da üs¬tümde olurdu.
Üç kişi ile bir odaya hapsolmuştum. Ben, keşiş, münzevi, kumarbaz, çapkın, geri zekalı. Bitmişti. O canım yalnızlık, bira dolu buzdolabı, masanın üstündeki purolar, iri memeli iri kıçlı hatunların telefon numaraları.
Sarı benizli biri vardı. İdrara batırıldıktan sonra güneşte kurutul¬muş iri ve şişman bir kuşu andırıyordu. Düğmeye basıp duruyordu. Kedi miyavlamasını andıran mızmız bir sesi vardı. "Hemşire, hem¬şire, doktor Thomas nerede? Doktor Thomas dün bana kodein ver¬di. Doktor Thomas nerede?"


Charles Bukowski
Parantez yayınları
Ölüler Böyle Sever'den

2 Aralık 2007 Pazar

Beşyüz Günlük Fakirlik

Ağustos 1966 başlarında eşim Mercedes’le birlikte Yüz Yıllık Yalnızlık’ın özgün elyazmalarını Buenos Aires’e göndermek için Mexico City’deki San Angel postanesine gittik. Paket 590 sayfa barındırıyordu ve üzerinde Editorial Sudamericana’nın edebiyat yöneticisi Francisco (Paco) Porrúa’nın adresi yer alıyordu. Postane görevlisi paketi tartının üzerine koydu, kafasında aritmetik hesabını tamamlayıp şöyle dedi: “Borcunuz 82 pesos.”



Mercedes kâğıt paralarını saydı, cüzdanındaki bozuklukları çıkarttı ve beni durumun gerçeğiyle yüzleştirdi: “Bizde sadece 53 pesos var.”

Bir yılı aşan fakirlik dönemimizde böylesi engellere öylesine alışmıştık ki, çözüm için pek de kafa yormadık. Paketi açtık, içindekileri iki eşit parçaya böldük ve bir parçayı Buenos Aires’e gönderdik, bunları yaparken geriye kalanı yollamak için gereken parayı nasıl bulacağımızı bile sormamıştık kendimize. Cuma günüydü, saat akşam altıyı gösteriyordu ve postane pazartesiye kadar açılmayacağına göre, düşünmek için önümüzde tüm bir hafta sonu vardı.

Hâlâ para alınabilecek birkaç arkadaş kalmıştı geriye ve bütün malvarlığımız rehincideki ebedi uykusunda dinlenmekteydi. Elimizde romanı günde altı saat çalışarak yaklaşık bir yılda yazdığım taşınabilir bir daktilo vardı, ancak onu rehinciye veremezdik zira yemek yiyebilmemiz için ona ihtiyacımız vardı. Evi topyekûn karıştırdıktan sonra rehine vermeye pek de uygun olmayan iki şey bulduk: o zamanlar pek az değeri olduğunu tahmin ettiğim çalışma odamdaki ısıtıcı ve bir de evlendiğimizde Soledad Mendoza’nın Caracas’da armağan ettiği bir mikser. Ayrıca yalnızca evlenirken kullandığımız ve uğursuzluk getireceğine inanıldığından asla rehine vermeye cesaret edemediğimiz yüzüklerimiz vardı. Bu seferlik, ne olursa olsun Mercedes onları vermeye karar verdi, birer emniyet garantisi olarak.

Pazartesi sabahı ilk iş zaten düzenli müşterileri olduğumuz en yakın rehinciye gittik ve bize –yüzükler hariç– ihtiyacımızdan biraz fazla bir para verdiler. Ancak postanede romanın geriye kalan kısmını paketlerken onu en yanlış şekilde yollamış olduğumuzu fark edebildik: baştaki sayfalardan önce sondaki sayfaları yollamıştık. Yine de Mercedes bunu hiç de komik bulmadı çünkü o asla kadere inanmamıştır.

“Şimdi ihtiyacımız olan tek şey,” dedi Mercedes, “romanın da kötü olması.”

Bu cümle bütün umutlarımı bağladığım ve bitirmek için birlikte mücadele ettiğimiz kitabımla geçen 18 ayın doruk noktasıydı. O noktaya kadar, yedi sene içerisinde dört kitap yayımlatmış ve Colombian Esso yarışmasında 3000 dolarlık ödülü kazanan ve böylece ikinci oğlumuz Gonzalo’nun doğumunu karşılayıp ilk arabamızı almamızı sağlayan In Evil Hour dışında neredeyse hiç para kazanamamıştım.
San Angel Inn tepelerinde bir orta sınıf evde yaşıyorduk; burası başka erdemleri yanında evin kiralanmasıyla kişisel olarak ilgilenen valiliğin başkâtibi avukat Luis Coudurier’e aitti. Altı yaşındaki Rodrigo ve üç yaşındaki Gonzalo, okulda olmadıkları zamanlar oynayabilecekleri güzel bir bahçeye sahiplerdi. Ben, Sucesos ve La Familia dergilerinin genel koordinatörüydüm, burada iyi bir maaşla iki yıl boyunca tek bir kelime yazmama görevimi başarıyla yerine getirmiştim.

Carlos Fuentes’le birlikte Juan Rulfo’nun özgün hikâyesinden El Gallo de Oro’nun sinema uyarlamasını gerçekleştirmiştik. Yine Carlos Fuentes’le birlikte Pedro Páramo’nun son versiyonu üzerinde çalışmıştık. Chronicle of a Death Foretold’un ve Luis Alcoriza’yla birlikte Presagio’nun senaryosunu yazmıştım. Geriye kalan saatlerimde çeşitli işler yapıyordum – reklam metinleri yazıyor, televizyon reklamlarıyla uğraşıyor, şarkı sözleri kaleme alıyordum; böylece hayatımı idame ettirebiliyordum belki ama hikâyeler ve romanlar yazamıyordum.

Uzun zamandır büyük bir roman yazma fikri aklımı zorluyordu; bu yalnızca o zamana dek yazdıklarımdan değil, okuduklarımdan da farklı olacaktı. Kaynağı olmayan bir çeşit terördü bu. Aniden, 1965 yılının başlarında Mercedes ve çocuklarımızla hafta sonu için Acapulco’ya gittik ve ben romanımın fikriyle öylesine meşguldüm ki neredeyse yoldan geçen bir ineğe çarpacaktım. Rodrigo bir mutluluk çığlığı attı: “Büyüdüğüm zaman ben de yolda inek öldüreceğim!”

Kumsalda rahat edemedim. Salı günü Meksika’ya döndüğümüzde içimde daha fazla tutamadığım açılış cümlesini yazmak için daktilomun başına oturdum: “Yıllar sonra idam mangasının karşısındayken, Albay Aureliano Buendía babasının onu buzu keşfetmeye götürdüğü o uzak öğleden sonrayı hatırlayacaktı.” O andan itibaren, kendimi bir gün için bile bu heyecan verici rüyadan uyandırmadım, ta ki son satırda Macondo cehenneme yollanana dek.

İlk aylarda en iyi gelir kaynaklarıma tutundum ama dilediğim kadar çok yazabilmek için gereken süreyi yaratmayı başaramadım. Sonunda, hayat çekilmez bir hal alana kadar, önem verdiğim isteklerimi yerine getirmek için gece çok geç saatlere kadar çalışır oldum. Adım adım, her şeyden vazgeçmeye başladım ve sonunda gerçek hayatın güvenilir sesi beni yazmakla ölmek arasında basit bir tercih yapmaya zorladı.

Seçim açıktı, ne de olsa sonunda arkadaşlarımızı bile usandırdığımızda, Mercedes her şeyle –her zamakinden daha çok– ilgilenmeye başlamıştı. Mahalledeki dükkânlardan ve köşedeki kasaptan hayal edemeyeceğiniz kadar çok borç almıştı. İlk ıstırap anlarından itibaren faizli borç senetlerinin ayartmalarına direnmiştik, ta ki cesaretlenip rehinciye ilk saldırıyı yapana dek. Gündelik eşyalardan gelen paranın geçici tesellisinden sonra Mercedes’in yıllar boyunca ailesinden aldığı mücevherlere dönmem gerekti. Dükkândaki uzman onları bir cerrahın dikkatiyle inceledi. Sihirli gözüyle küpelerdeki elmasları, bir kolyenin zümrütlerini ve yüzüklerdeki yakutları tarttı ve kontrol etti, en sonunda bir boğa güreşçisinin pelerin hareketiyle bize döndü: “Bunlar camdan başka bir şey değil!”
Gerçek kıymetli taşların ne zaman sahteleriyle değiştirildiğini kontrol etmek için asla hevesimiz veya zamanımız olmadı çünkü esrarlı kara boğa fena saldırmıştı. Bu kuşkusuz bir yalan gibi görünecek, ama beni en çok sıkıntıya sokan sorunlardan birisi daktilo için kâğıt bulmaktı.

Daktiloda yazarken yaptığım dil ve gramer hatalarının yaratıcılıkla ilgili hatalar olduğuna inanmak gibi kötü bir alışkanlıkla yetiştirilmiştim ve onları her fark ettiğimde sayfayı çekip çöp kutusuna atıyor sonra da en baştan başlıyordum. Mercedes ev bütçesinin yarısını bir hafta dayanmayan kâğıttan piramitlere harcıyordu. Bu muhtemelen karbon kâğıdı kullanmayışımın sebeplerinden birisiydi.

Böylesi basit sorunlar o denli üzerimize çullandı ki, çözümü engellemeyi başaracak cesarete sahip olamadık: yeni aldığımız arabayı rehine vermekti çözüm, çarenin hastalığın kendisinden daha ciddi olduğundan şüphelenmemeliydik de, çünkü zamanı geçmiş borçları küçültmüştük ama iş kirayı ödemeye gelince uçurumun kenarında bulmuştuk kendimizi. Şansımıza, iyi arkadaşımız Carlos Medina kirayı bizim için ödemekte ısrar etti, hem de yalnızca bir ayı değil başka ayları da; biz arabayı yeniden alana dek. Onun kiramızı ödemek için arabalarından bir tanesini rehine verdiğini bundan yalnızca birkaç sene önce öğrendik.

Her akşam en iyi arkadaşlarımız bizi ziyarete geldiler. Şans eseriymişçesine beliriyorlardı ve kitaplar veya dergileri bahane ediyorlar, bize rastlantısal göstermeye çalıştıkları kap kap yemekler getiriyorlardı. Carmen ve Alvaro Mutis, bu arkadaşların en devamlıları, beni romanımın yazmakta olduğum bölümünü onlara anlatmam için teşvik etmeye uğraşıyorlardı. Onlar için acil ihtiyaç bölümleri yaratmayı becerdim çünkü sahip olduğum bir boşinanca göre yazdığımla ilişkili konuşmak büyüyü kaçırırdı.

Carlos Fuentes o zamanlar uçmaktan çok korkmasına rağmen dünyanın yarısını geçip geldi. Onun eve dönüşleri yazmakta olduğumuz kitaplarımızı tartışmamız için daimi bir ortam sağlıyordu. María Luisa Elío baş dönmesiyle ve kocası Jomi García Ascot şiirsel heyecanıyla paralize olmuş şekilde, benim emprovize hikâyelerimi ilahi bir öneme sahiplermişçesine dinliyorlardı. Böylece onların ilk ziyaretlerinden itibaren kitabı onlara adamak konusunda hiç şüphem olmadı. Kısa sürede onların heves ve tepkilerinin romanımı aydınlattığını fark ettim.

Mercedes üç aylık kira borcumuzun biriktiği Mayıs 1966’ya, yani kitabıma başlayışımdan bir yıl sonrasına kadar, borç bulma taktiklerini benimle bir daha konuşmadı. Telefonda daha önce ona umut vermek için defalarca yaptığı gibi ev sahibiyle konuşuyordu ve aniden telefonun ağzınıza gelen kısmını eliyle kapattı ve bana kitabımı ne zaman bitireceğimi sordu.

Bir yılı aşkın pratiğimin sonucunda elde ettiğim ritimle, altı aya gereksinimim olduğunu tahmin ettim. Mercedes hesabını yaptı ve ev sahibine sesinde en ufak bir titreme olmadan şöyle dedi: “Altı ay içerisinde size her şeyi ödeyebilecek hale geleceğiz.”

“Affedersiniz, hanımefendi,” diye sordu ona ev sahibi, “O zaman borcunuzun inanılmaz bir toplam tutacağının farkında mısınız?”
“Farkındayım,” dedi Mercedes, hareketsiz; “ama o zaman her şeyi halletmiş olacağız. Endişelenmeyin.”
Adamın sesi, tanıdığımız en kibar ve sabırlı adamlardan birisi olan ev sahibimizin sesi yanıt verirken titremedi hiç: “Çok iyi hanımefendi, sözünüz benim için fazlasıyla yeterli.” Hesaplamalarını yaptı:
“Parayı Eylül ayının yedisinde ödemenizi bekliyorum.”

Yanılmıştı. Yedisi değil dördüydü; kitabın ilk baskısı için aldığımız beklenmedik çekle ödemeyi dördünde yapmıştık.
Kalan ayları toptan bir sayıklama içerisinde geçirdik. En yakın arkadaşlarımdan oluşan ve durumun farkında olan grubum bizi eskisinden sık ziyaret etmeye başladılar, hepsi de yaşamı sürdürme mucizelerini içeren hikâyelerle doluydular. Luis Alcoriza ve Avusturyalı eşi Janet Riesenfeld Dunning sık gelen ziyaretçiler değillerdi ama evlerinde efsanevi partiler düzenlerlerdi, yanlarında arkadaşları ve film dünyasının en güzel kadınları olurdu. Çok sık, bizi görmek için bahanelerle gelirlerdi. Luis, İspanya dışında yaşayıp da Valencia’dakilere eş güzellikte tortilla* yapabilen tek İspanyoldu ve Janet klasik dans yeteneğiyle bizi bulutların üzerine fırlatıyordu. García Riera’lar, film fanatikleri, pazar akşamları bizi evlerine sürüklüyorlardı ve önümüzdeki haftayla yüzleşme deliliğinden kurtulmamızı sağlıyorlardı.

Bu noktada roman o kadar ilerlemişti ki kendime arkadaşlarımızın ziyaretleri esnasında yarattığım yalan hikâyeleri zenginleştirme lüksünü tanıdım. Bu hikâyelerin başkaları tarafından anlatıldığını sıkça duyardım ve ağızdan ağıza yayılmalarındaki hıza şaşırırdım.

Ağustos’un sonunda romanın sonunun yaklaştığını gördüm. Karbon kâğıdı kullanmıyordum ve fotokopi makineleri de yoktu, bu yüzden elimde iki yüz sayfanın yalnızca orijinal halleri vardı. Pera’nın tanrılarının besiniydi bunlar, Esperenza Araiza, Cuauhtémoc’un varoşlarında şair ve filmcilerin kaldığı bir Drakula şatosunda yaşayan iyi bir daktiloydu. Boş zamanlarında Pera, Meksikalı yazarların harika işlerini daktilo etmişti ve bu işler arasında bazı Buñuel senaryoları da vardı. Romanın son halini daktilo etmesini istediğimde eserim düzeltmelerle doluverdi; önce siyah mürekkeple ve sonra karışıklığı engellemek için kırmızı mürekkeple. Ama bu, delilerle dolu bir kafese alışmış bir kadın için hiçbir şeydi. Eserimi merak edip okumadı yalnızca, aynı zamanda ödemelerim gerçekleşene kadar para almamayı da kabul etti.

Pera bir bölümü daktilo ederken ben çeşitli renklerde mürekkeplerden işaretlerle bir sonrakini düzeltiyordum – amacım metnimi kısaltmak değil, ona en yüksek seviyede yoğunluk kazandırmaktı ve sonuçta kitap orijinal halinin yarısına indi.

Pera düzeltilmiş üçüncü bölümün tek kopyasını eve götürdüğü sırada, otobüsten inerken sağanak yağmura kapılıp düştüğünü ve kâğıtların sokağa uçuştuğunu yıllar sonra itiraf etti. Diğer yolcuların yardımıyla ıslak ve neredeyse okunmaz hale gelen kâğıtları toplamış ve sonra onları evde ütüyle kurutmuştu.

Sonraki bölümler için düzeltmeleri tamamlamadığım bir cumartesi günü bu hikâyenin en duygusal olayını yaşadım; Pera’yı arayıp ona düzeltilmiş metni pazartesi vereceğimi söyledim. Uzun süren bir duraksamanın ardından bana Aureliano Buendía’nın Remedios Moscote’yle yatıp yatmayacağını soracak kadar cesur davrandı. Evet, diye yanıtladığımda, derin bir iç çekip rahatladı.
“Tanrıya şükür,” diye bağırdı ansızın, “bunu bana söylemeseydin pazartesiye kadar uyuyamayacaktım.” Daha önce ismini hiç duymadığım Paco Porrúa’dan neden o sıralarda olduğunu asla bilmediğim zamansız bir mektup aldım. Mektupta Editorial Sudamericana adına benden zaten aşina olduğu bütün kitaplarımın yayın hakkını istiyordu. Bunun üzerine kalbim kırıldı çünkü kitaplarım farklı farklı yayınevlerinde uzun süreli anlaşmalarla basılıyordu ve yayın haklarını devretmem kolay olmayacaktı. Düşünebildiğim tek teselli yayımı için kimseye söz vermediğim çok uzun bir romanı bitirmek üzere olduğum ve ilk bitmiş kopyasını kendisine birkaç gün içerisinde yollayabileceğimdi.

Paco Porrúa önerimi yolladığı telgrafla kabul etti ve bana avans olarak 500 dolarlık bir çek gönderdi. O zaman için ödeyeceğimizi söylediğimiz dokuz aylık kira için tam yetiyordu bu para ve benim kötü hesaplamam yüzünden, romanın nasıl biteceğini bilemiyorduk.

Pera’nın temize çektiği metin üç kopyasıyla birlikte iki veya üç hafta sonra hazırdı. Alvaro Mutis daha yazıcılara ulaşmayan son halini almış kopyanın ilk okuyucusuydu. İki günlüğüne yok oldu ve üçüncü gün kalpten gelen bir kızgınlıkla, romanımın arkadaşlarımı eğlendirmek için anlattıklarımdan ve kendisinin de arkadaş çevresine zevkle aktardıklarından başka bir şey olduğunu keşfetmiş halde beni aradı. “Senin yüzünden bir budala gibi görüneceğim,” diye bağırdı. “Bu kitabın senin bize anlattığınla alakası yok.”
Sonra gülüp şöyle dedi: “Ayrıca söylemeliyim ki, bu hali çok daha güzel olmuş.”

Romanın ismini o dönemde bulup bulmadığımı anımsamıyorum ve aynı zamanda romanın ismini nerede veya ne zaman veya nasıl düşündüğümü de. Arkadaşlarımızdan hiçbirisi bunu açıklığa kavuşturamadı. O zaman rica etsem hayali bir tarihçi bu gerçeği icat etme lütfunda bulunabilir mi acaba?

Alvaro Mutis’in okuduğu kopya postayla iki parçada yolladığımız kopyaydı ve diğerini de Buenos Aires’e yaptığı yolculuklardan birisinde yanına “garanti” olarak almıştı. Üçüncü kopya Meksika’da zor zamanlarda arkamızda duran arkadaşlar arasında dolandı. Dördüncüyü Barranquilla’ya yolladım ki romanımın çok sevdiğim üç kahramanı onu okuyabilsin: Alfonso Fuenmayor, Germán Vargas ve Alvaro Cepeda (kızı Patricia onu hâlâ bir hazineymişçesine saklar).

Kitabın basılmış kopyası elimize ilk ulaştığında, yani 1967 Haziranı’nda, Mercedes ve ben Pera’nın fazla fazla işaretli kopyasını yırtıp attık. Bunun en değerlisi olduğunu bir an için bile düşünmedik, bu kopyada üçüncü bölüm yağmur ve ütü izlerinden zar zor okunabiliyordu. Kararım masum veya alçakgönüllü değildi; kopyayı yırttık ki kimse benim gizli edebi marangozluğumun izlerini keşfedemesin. Dünyanın bir köşesinde başka kopyalar da vardır belki, özellikle de Editorial Sudamericana’ya ilk edisyon için yollanmış iki kopya. Ben her zaman Paco Porrúa’nın onları ilahi kalıntılar olarak gizlediğini düşünmüşümdür. Ama o bunu reddediyor ve benim için onun sözü altındır.

Yayınevi bana ilk prova kopyalarını yolladığında onları aldım ve onur konuğu Luis Buñuel’in açgözlü merakını doyurmak için Alcoriza’ların evinde düzenlenen partiye götürdüm. Alcoriza’nın yaptığımız konuşmadan çok etkilendiğini görüp provaları ona adamaya karar verdim: Luis ve Janet için, tekrarlanmış bir ithaf ama tek gerçek olanı: “Onları dünyada her şeyden çok seven arkadaşlarından.” İmzamın [“Gabo”] yanına tarih attım: 1967. Tekrarlanan imza ve tırnak işaretlerinin orada olma sebepleri Alcoriza ailesine yaptığım önceki bir ithaftı.

On sekiz yıl sonra, Yüz Yıllık Yalnızlık kariyerinde başarıya ulaştıktan sonra, birisi Alcoriza’nın evindeki olayı anımsadı ve ithaf yazılı prova baskılarının bir servet edeceğini söyledi. Janet onları sandığından çıkarttı ve herkes ona bu sayfaları satıp fakirliklerini anında sona erdirebilecekleri konusunda şakalar yapana kadar odadakilere gösterdi. Alcoriza çok tipik bir davranış sergiledi ve göğsünü iki yumruğuyla döverek öfkeli ve yüksek sesiyle ve korkunç İspanyol azmiyle bağırdı: “Bir arkadaşımın bana ithaf ettiği bu hazineyi satacağıma ölürüm daha iyi.”

İlk seferinde kullandığım aynı kalemi çıkarttığımda herkes alkışladı ve on sekiz yıl öncesinin tarihini taşıyan ithafın altına şöyle yazdım: “İspatlanmıştır, 1985”. Ve bu 180-sayfalık belgeyi imzaladım, yine elimde 1026 düzeltmeyle ve ilk seferki gibi: Gabo.

Luis Alcoriza 1992 yılında inzivaya çekildiği Cuernavaca’da öldü. Janet altı yıl sonra ölene dek çevresinde az sayıda arkadaşıyla orada yaşamayı sürdürdü. Aralarında en sadık kişi Héctor Delgado’ydu ve Janet onu resmi vârisi ilan etti. Bir Amerikan üniversitesi geçenlerde kendisine kitabın prova kopyası için 521.300 dolar teklif etti.

Bu hikâyede adil olmayan tek şey Luis ve Janet’nin son yıllarını bir sandığın dibinde zamandan ve güvelerden gizlenmiş yüzbinlerce dolarla geçirmiş olmaları, çünkü onlar yenilmez İberli asaletleriyle arkadaşlarının, onları dünyada her şeyden çok seven arkadaşlarının armağanını satmayı düşünmezlerdi bile.


The Guardian: Saturday Review, 24 Kasım 2001

İngilizceden çeviren: Kaya Genç



kitap-lık

Marquez için okuma maratonu

Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Gabriel Garcia Marquez’in 80. doğum günü kutlaması etkinlikleri çerçevesinde, İspanya’da Güney Amerikalı yazarın büyük eseri ‘Yüzyıllık Yalnızlık’ı okuma maratonu başladı.

Siyasetçilerin, sinema oyuncularının ve yazarların katıldığı okuma maratonu, Madrid’de Başbakan Yardımcısı Maria Teresa Fernandez de la Vega’nın romanın ilk satırlarını okumasıyla başladı.

Ünlü romanı, yaklaşık 80 Marquez hayranının her biri 15’er dakika ya da 7’şer sayfa olmak üzere toplam 16 saat boyunca okuyacak.



Marquez kutlamalarında, yazarın 80. yaş günüyle birlikte Nobel ödülünü kazanmasının 25. yıl dönümüyle ‘Yüzyıllık Yalnızlık’ın yayınlanışının 40. yılı kutlanıyor.

Yarın (6 Mart) 80 yaşına basacak olan Marquez, Türkçe’ye de kazandırılan ‘Yüzyıllık Yalnızlık’ dışında, ‘Kırmızı Pazartesi’, ‘Kolera Günlerinde Aşk’, ‘Albaya Mektup
Yazan Kimse Yok’, ‘Başkan Babamızın Sonbaharı’ gibi eserlerinin yanı sıra yakın dönemde piyasaya çıkan yaşam öyküsü ‘Anlatmak İçin Yaşamak’ ile de dikkatleri
çekmişti.

karakutu.com

Karamazov Kardeşler'den

340.

- Şaka ediyormuşum! Dün de dedenin yanında iken şaka ettiğimi söylediler. Bak yavrum, on sekizinci yüzyılda bir günahkar vardı: Şöyle bir laf ortaya attı:

"Eğer Tanrı olmasaydı, onu icat etmek gerekirdi" dedi.

"S'iln'existait pas Dieu il faudrait l'invanter" ve garip olanı, insanda hayranlık uyandıran, Tanrının gerçekten varolması değildir. Asıl hayranlık uyandıran şey, insan gibi acımak bilmeyen vahşi bir hayvanın içinde "Tanrının varolması zorunlu bir şeydir!" diye bir düşüncenin uyanmasıdır.



Tanrı düşüncesi o derece kutsal, o derece insanı duygulandıran, o derece derin ve insana onur kazandıran bir düşüncedir, işte! Bana gelince, ben çoktandır: "İnsan mı Tanrıyı yarattı, yoksa Tanrı mı insanı yarattı?" diye düşünmekten vazgeçtim! Artık bu konuda tüm çağdaş Rus gençlerinin ortaya attıkları düşünceleri eleştirecek değilim.

Bütün bu düşünceler hep Avrupalılarının teorilerinden çıkarılmıştır. Çünkü Avrupa'da daha teori olan şey, Rus delikanlısının zihninde hemen kesin bir yargı olur. Hem de yalnız gençlerin gözünde öyle değildir, bazı profesörler için bile böyledir. Çünkü şimdi bizim Rus profesörleri ile o Rus gençlerinin arasında çoğu zaman hiç ayrıntı olmuyor. Onun için bütün bu teorileri bir tarafa bırakıyorum.

"Şimdi ikimizin amacı ne? Benim amacım ne kadar mümkünse o kadar çabuk, sana özümü, yani nasıl bir insan olduğumu, neye inandığımı, neye güvendiğimi anlatmaktır. Öyle değil mi, söyle? Onun için sana şunu bildiriyorum ki, Tanrı'nın varlığını düpedüz ve yapmacıksız kabul ediyorum. Yalnız şunu belirtmem gerekir: Eğer Tanrı gerçekten var ise ve dünyayı yaratmışsa, o halde hepimizin bildiği gibi onu Öklid geometrisine göre insan aklını da ancak üç boyutlu kavrayabilecek şekilde yaratmıştır.

Bu arada bazı geometri bilginleri ve filozoflar ortaya çıktı. Üstelik bunların arasında çok değerli olanları vardır. Bunlar tüm evrenin, hatta evreni de içine alan sonsuzluğun bile Öklid geometrisine göre yaratılmış olmasından şüphe ediyorlar. Hatta Öklid'e göre dünyada hiçbir şart altında kesişmeyen, kesişmeleri imkansız olan iki paralel çizginin belki de sonsuzluğun herhangi bir noktasında birleştiklerini hayallerinden geçirmek cüretini gösteriyorlar.

"Ben şöyle bir yargıya vardım, yavrum: Madem benim böyle bir düşünceyi bile kavramaya gücüm yok, o halde Tanrıyı nasıl kavrayabilirim? Boynumu eğerek şunu açıklıyorum ki, böyle sorunları çözmek için gereken yeteneklerden
hiçbirine sahip değilim. Benim aklım Öklid prensiplerine göre işleyen, yani yalnız bu dünyayı kavrayabilecek bir akıldır. Böyle olunca, nasıl olur da bu dünya ile ilgisi olmayan bir konuda karar verebilirim? Sana da öğüdüm bunu hiçbir zaman düşünmemektir, dostum Alyoşa! Hele Tanrı'yı "Tanrı var mı? Yok mu?" sorusunu hiçbir zaman aklına getirme! Bütün bu sorular üç boyutlu düşünceye sahip bir aklın hiçbir zaman kavrayamayacağı şeylerdir.

"Bu bakımdan Tanrının varlığını kabul ediyorum. Hem de bunu seve seve kabul etmekten başka, "O"nun hikmetine, "O"nun bizim hiçbir zaman bilemeyeceğimiz bir amacı güttüğüne, hayatın belirli bir düzen içinde olduğuna, bir anlam taşıdığına, günün birinde de güya hepimizin birleşeceği kusursuz düzene, bütün evrenin yöneldiği "Kelam"a ve benzerleri olan her şeye, her şeye, hatta sonsuzluğa bile inanıyorum!.. Bu konuda birçok sözler söylenmiştir. Artık bana öyle geliyor ki, iyi bir yoldayım, değil mi?

"Öyleyken bütün bunların sonucunu düşündüğüm zaman, Tanrı'ya bağlı olan bu dünyayı kabul edemiyorum. Hem de varlığını bildiğim halde, yani böyle bir dünyanın nasıl varolabileceğine bir türlü inanamıyorum. Kabul edemediğim şey, Tanrı'nın kendisi değil, bunu anla! Ben yalnız "O"nun yarattığı dünyayı kabul edemiyorum, onu bir türlü benimsemeye razı olamıyorum! Ne demek
istediğim açıklayayım: Mini mini bir çocuk gibi içtenlikle ve kesin olarak inanıyorum ki, tüm acılar günün birinde dinecek, insanlığın içinde yaşadıkları tüm zıtlıkların gururu yaralayan gülünçlüğü basit bir serap gibi siliniverecek ve tüm ayrılıklar bu atom kadar küçük, güçsüz ve Öklid prensiplerine göre yaratılmış aklımızın çirkin bir uydurması olarak yok olacak.

İnanıyorum ki en sonunda, dünya sona erdiği, herşeyin o kusursuz düzene karışmış bir bütün olacağı anda, öylesine değerli bir şey olacak ki, meydana gelen bu değerli şey tüm yürekleri dolduracak, tüm nefretlerin söndürülmesine, insanların yaptıkları tüm kötülüklerin, döktükleri kanların bağışlanmasına yetecektir. O zaman insanların yaptıkları her şey bağışlanacak, hoş görülecek ve başlarından geçen her şeyi hoş karşılamak mümkün olacaktır.

Varsın öyle olsun!.. Varsın bu söylediklerimin hepsi gerçekten meydana gelsin ve o dediğim değerli varlık karşımıza çıksın. Öyle de olsa ben gene de bunu kabul etmiyorum, etmek de istemiyorum!

"Diyelim ki paralel çizgiler bir noktada birleştiler, diyelim ki bunu ben de kendi gözlerimle gördüm; öyleyken, bunu kendi gözümle gördüğüm halde, sadece "birleştiklerini gördüm" derim, ama gene de, gerçekten öyle olduğunu kabul edemem. İşte, benim anlatmak istediğim bu, Alyoşa!.. Benim tezim budur! Artık bunu sana ciddi söylüyorum.

Seninle yaptığımız bu konuşmaya mümkün olduğu kadar saçma başladım, ama sonunda işte bu açıklamaya dek götürdüm. Çünkü biliyorum ki, senin için gerekli olan budur. Senin bilmek istediğin Tanrı'nın varolup olmadığı değildir. Senin için yalnız sevgili ağabeyinin hangi duygular içinde oyaladığını öğrenmek gerekliydi. Ben de bunu söyledim işte.

karakutu.com

Büyük Engizisyoncu

Hapishanenin demir kapısı zifiri karanlığa açılıyor. İhtiyar Büyük Engizisyoncu, elinde meşale ile içeri giriyor, kapı ardından hemen kapanıyor. Yalnızdır. Eşikte durarak bir iki dakika mahpusun yüzünü dikkatle süzüyor. Sonra ağır ağır yaklaşıp meşaleyi masaya koyuyor.



- Demek sensin! sensin, öyle mi? Karşılıık almayınca aceleyle.

- Cevap versene, bir şey söyle! diye eklliyor. Ama ne söyleyebilirsin, söyleyeceklerini zaten çok iyi biliyorum. Zaten bundan önce söylediklerine başka bir şey katmaya hakkın yok. Neden bize engel olmak istiyorsun? Bize engel olmak için geldiğini kendin de biliyorsun. Ama yarın ne olacağını biliyor musun? senin kim olduğunu bilmiyor, bilmek de istemiyorum. O musun, yoksa sadece O'nun benzeri misin

- kim olursan ol, hemen yarın hüküm giydirip en azılı zındık olmak suçuyla yakacağım seni. Bugün ayaklarını öpen halk, yarın, bir göz işaretimle atılacağın ateşe odun taşımaya koşacak, bunu biliyor musun?...

Gerçekten O musun?...

Bakışını Mahpustan ayırmadan derin düşünceye daldı. Sonra gözlerini O'ndan ayırmadan,
- Evet, belki sen de biliyorsun bunları,, diye ekledi.

- Hayır, bunu yapmaya hakkın yok, çünkü bu seferki açıklaman ilk gelişinde söylediklerine katılacak, bununla yeryüzünde bütün gücünle savunduğun insan hürlüğü tehlikeye düşecek. Söylediğin her yeni şey hürlüğe indirilmiş yeni bir darbe olacak, oysaki daha bin beş yüz yıl önce insanların iman hürlüğü senin için her şeyin üstündeydi. "Sizleri hürlüğe kavuşturmak isterdim," diyen sen değil miydin?
İhtiyar dalgın bir gülümsemeyle, "Şimdi gördün bu hür insanları; diye ekledi. Sonra sert bakışını mahpusun yüzüne dikerek devam etti:

- Evet, yaptığımız iş bize pahalıya mal oldu ama senin adını kullanarak sonunu getirdik. On beş yüzyıldır bu hürlükle savaştık durduk ama bitti artık, kökünden hallettik. Buna inanmıyor musun? Bana sakin sakin bakıyor, kızmayı bile küçüklük sayıyorsun. Ama şunu bil ki, insanlar hür olduklarına şimdi her zamankinden çok daha eminler; oysaki özendikleri hürlüğü kendi elleriyle bize teslim ediyorlar. Bizim eserimiz bu. Sen bunu, böyle bir hürlüğü istemiyordun, değil mi?

- Çünkü, ancak şimdi, (engizisyonu kasteederek) ilk defa olarak insan mutluluğunu düşünmek mümkün oldu. İnsanlar isyancıydı; isyancılar mutlu olabilirler mi?....

Seni uyarmaya çalıştılar; uyarma, öğüt eksik değildi ama dinlemedin, insanları mutluluğa götüren biricik yolu teptin. Bereket ki ayrılırken her şeyi bize bıraktın, bağlayıp çözmek hakkını bırakmaya söz verdin, bu hakkı geri almayı düşünemezsin artık. Şu halde ne diye bize engel olmaya geldin? Korkunç akıllı bir Ruh, yok etmeye ve yok olmaya kadir bir Ruh çölde seninle konuşmuş ¹ .

Kitaplarımıza göre , seni doğru yoldan çıkarmaya çalışmış. Aslı var mı bunun? Kabul etmediğin ve kitapların "doğru yoldan çıkarma" diye adlandırdığı o üç sorudan daha özlü ne olabilir? Aslında dünyayı kökünden sarsacak, gerçek mucize o gün, o üç kandırıcı sorunun sorulduğu gün olmuştu: mucize, bu soruların ortaya atılmasındaydı! Sadece bir deneme, bir varsayım olarak korkunç Ruhun sorduğu üç sorunun Kitabımızda tamamen silindiği, bunları yeniden kitaplara yazdırmak için tekrar çalışmak, hazırlıklar yapmak gerektiğini düşünelim ki, bu iş için dünyanın en akıllı, olgun insanlarıyla devlet ve kilise büyükleri, bilginler, filozoflar, şairler birleşmiştir.

Onlara verilen mesele de şu: Düşünüp üç soru bulun. Ama öyle sorular ki üç kelimeyle, üç cümleyle dünyanın ve insanların bütün geleceği deyimlenebilsin. Yeryüzünde zeka, akıl diye bildiğimiz ne varsa birleşerek kudretli Ruhun sana çölde sorduğu iç soruya kuvvet ve derinlik bakımından benzer bir şey sorabileceklerini düşünebilir misin? Yalnız bu soruların ortaya atılmasındaki mucize karşısında geçici değil, ölümsüz, mutlak bir zeka bulunduğunu gösteriyor.

İnsanlık bir bütün halinde derlenerek bütün geleceği topu topu üç soruya sığdırılıyor. Bu sorular insan tabiatının çözümlenmemiş ve tarihleşmiş çelişmelerinin üç şeklidir. Daha önce bunu anlamak mümkün değildi, geleceğimiz karanlıktı; ama şimdi, üzerinden on beş yüzyıl geçince görüyoruz ki bu üç soruda her şey o kadar önceden kararlaştırılmış, söylenmiş ve yerine gelmiş ki buna ne bir şey katılabilir ne de eksiltilebilir. Kimin haklı olduğuna karar vermek sana düşer: sen mi?, sana sorular soran mı?...

Birinci soruyu hatırla. Tam değilse bile, anlamı aşağı yukarı şöyleydi. "İnsanlar alemine gitmek istiyorsun ve eli boş gidiyorsun. Onlar basitlikleri ve doğuştan gelme savruklukları yüzünden bunu kavrayamayacak, hatta korkacaklar verdiğin sözden…

Çünkü insanoğlunun, insan toplumunun ezelden beri, hürlükten çok yadırgadığı şey olmamıştır! Şu çıplak, kızgın çöl taşlarını görüyor musun? Onları ekmek yap, insanlar minnetle, uysal bir sürü halinde hem peşinden koşacak hem nimetlerini geri alırsın diye korkudan titreyeceklerdir. Ama sen insanları hürlükten yoksun etmek istemedin, bu teklifi geri çevirdin; ekmek pahasına satın alınan itaatin değersiz olduğunu düşündün. "Yalnız ekmekle yaşanmaz", diye karşılık verdin. Ama bir gün Toprak Ruhu, ölümlü dünyanın yeryüzünün ekmeği sebebiyle senin üstüne yürüyecek, dövüşüp seni yenecektir. İnsanlar da, "Bu hayvanın benzeri yok, bize gökten ateş indirdi!" diye bağırıp onun peşinden koşacaklar; biliyor musun bunu? Yüzyıllar geçecek, insanlar akıl ve bilim ağzıyla suçu ve tabii günahı da bir yana koyarak ayakta kalanın yalnız açlık olduğunu haykıracaklar; bunu da biliyor musun? Sana karşı isyan bayrağı çekip tapınağını yıkanlar o bayrağa, "Karınlarımızı doyur, sonra bizden erdem iste! "diye yazacaklar. Tapınağının yerini teni bir yapı, korkunç yeni bir Babil Kulesi alacak. Hoş o da öteki gibi yarıda kalacak ama yeni kulenin yapılmamasına meydan vermemek senin elindeydi
- hiç değilse insanlığı bin yıl uğraşıp didindikten sonra insanlar bin yıllık ıstıraptan kurtarabilirdin.

Çünkü kuleyle bin yıl uğraşıp didindikten sonra insanlar nasıl olsa bize gelecekler. Bizi gene yer altı mağaralarımızda bulacaklar (çünkü tekrar tekrar baskı ve eziyet göreceğiz ) Bizi bulunca, " Doyurun bizi, diye yalvaracaklar. Bize gökten ateş indirmeyi vadedenler sözlerini tutmadılar." O zaman kulenin yapısını biz tamamlayacağız. Çünkü ancak onları doyuran yapacak bunu. Bu işi biz, hem senin adını yalandan kullanarak yapacağız. Biz olmasak bunlar kendilerini asla, asla doyuramazlar! İnsanlar hür kaldıkça dünyanın bütün bilgilerini ekmek sağlamaz onlara. Sonunda hürlüğü ayaklarımızın dibine sererek, "Köleliğe razıyız, tek doyurun bizi!" diyecekler. Hürlükle doyasıya dünya nimetinin bir arada olamayacağını anlayacaklar ve bunu aralarında paylaşmaya asla yanaşmayacaklar.

Ondan başka ahlaksız, değersiz isyancı oldukları içi asla hür olamayacaklarına kanaat getirecekler. Sen onlara gökteki nimeti vaat etmiştin, ama tekrar söylüyorum, zayıf, içi daima bozuk, ezelden asaletten yoksun insanoğulları gökteki nimetleri yeryüzündekine üstün tutar mı hiç? Binlerce, on binlerce kişi göğün ekmeği uğruna senin ardından gitse bile, ölümlü dünyanın nimetlerinden geçemeyen milyonlarca, milyonlarca insan ne olacak? Yoksa sence ancak büyük güçlü olan on binlerin değeri var da denizde kum misali çok aciz ama gene de seni sevenleri, ötekilere malzeme olarak mı bırakırsın? Yo, biz zayıf ve acizlerin değerini biliriz! Kusurludur, isyancıdırlar ama sonunda onlarda yola gelir. Bize hayran olacaklar, başlarına geçip onları ürküten hürlükten kurtarmaya razı olduğumuz için bize Tanrı gözüyle bakacaklardır; hür kalmaktan bu derece korkar bunlar!

Biz de senin sözünle, senin adına hüküm sürdüğümüzü söyleyeceğiz. Yani tekrar aldatacağız onları, çünkü seni bir daha yanımıza yaklaştırmayacağız. Yalan söylemek zorunda olduğumuz için ıstırap duyacağız. İşte sana çölde sorulan birinci sorunun anlamı ve her şeye üstün tuttuğun hürlük uğruna çiğnediğin şey buydu. Oysaki bu soruda dünyanın en büyük sırrı gizliydi. Yeryüzü nimetlerini kabul etmekle gerek tek tek, gerekse toplu olarak bütün insanların ezeli bir derdini halletmiş olurdun. Başı boş kaldıkça hemen tapınacağı bir mabut bulmak insanoğlunun en büyük kaygısıdır. Ama önünde dize gelecekleri mabudun değerinin su katılmadık cinsten olmasını da yüzde yüz isterler, mabudun büyüklüğünü herkes kabul etmiş olmalı…

Çünkü bu zavallı yaratıkların tasası yalnız senin-benim için tapınacağımız bir varlık bulmak değil, herkesin ve ille hep birlikte, imanla, baş tacı edecekleri birini bulmaktır. İşte bu ortaklaşa tapınma ihtiyacı hem tek tek hem toplu olarak bütün insanların ta ilk yüzyıllardan beri başlıca ıstırap konusu olmuştur. Toplu tapınma yüzünden birbirlerinin kanına girerlerdi. Kendilerine bir takım tanrılar icat ederler, birbirlerine " Tanrılarınızdan vazgeçin, bizimkileri kabul edin; yoksa sizi de tanrılarınızı da yok ederiz! "diye haber salarlardı. Bu kıyamete kadar böylece sürüp gidecektir. Dünyadaki tanrıları tüketince bu sefer de putlara tapınmaya başlayacaklardır. İnsan tabiatının bu temel sırrını biliyordun, bilmemene imkan yoktu, ama insanların sana kayıtsız şartsız tapınmasını sağlayacak biricik gerçeği bu dünyanın nimetlerini temsil eden bayrağı, göklerin ekmeği uğruna reddettin. Daha sonra yaptıkların da caba…

Bunlar da hep hürriyet uğrunaydı. Dedim ya sana, zavallı bir yaratık olan insanoğlunun baş derdi, kendilerine doğuştan bağışlanan hürriyetten sıyrılıp bunu bir an önce başkalarına devredebilmektir. Hürlüklerini, vicdanlarını huzura kavuşturana pekala teslim edebilirler. Ekmek senin elinde emin bir zafer bayrağı olurdu, vereceğin ekmek uğruna insanlar önünde eğilirdi.

Gerçekten, ekmek kaygısından daha önemli bir dava düşünülemez. Yalnız bir başkası ekmek verdiğin kişinin vicdanını çelerse, o zaman bu kimse uzattığın ekmeğe sırt çevirip vicdanını çelenin peşinden gidecektir; bunda sen haklıydın. Zira, insanların var olmasının sırrı yalnız yaşamakta değil, yaşamalarının nedenindedir. Ne için yaşadığını kesin olarak bilmeden insan yaşamayı kabul etmez, hatta dünya nimetlerine boğulsa bile kendini yok etme yoluna gider. Bu böyleyken ne oldu: sen insanların hürriyetlerini ellerinden alacak terde bunu daha da arttırdın. İnsanların iyiyle kötüyü diledikleri gibi seçmek hakkına pek değer vermediklerini; rahatı, hatta ölümü tercih ettiklerini unuttun mu? İnsan için vicdan hürriyeti kadar çekici ama o kadar da azap verici şey yoktur.

Oysaki sen vicdan huzuruna güvenilir bir temel sağlayacak yerde - en olmayacak, kararsız, karanlık, insan gücünün üstünde birtakım şeyler peşine düştün. Bununla insanları sevmezmiş gibi hareket ettin. Hem de kim yaptı bunu - hayatını onların yoluna vermek için dünyaya gelen sen! İnsan hürlüğünü ele geçirecek yerde arttırdın, insanların iç alemine sonsuzluğa kadar sürecek çeşitli ıstıraplar kattın. Hiçbir baskının etkisinde kalmamış insan sevgisini arzuluyordun, seni içten severek çekici kuvvetine bağlanarak, kendiliklerinde, peşinden gelmelerini istedin. Eski, sert kanunlardan insan artık hürlükle, gözlerinde yalnız senin hayalinle kendi başına karar verecekti.

Fakat seçme hürlüğü gibi ağır bir yük altında ezilenlerin, senin hayalini de verdiğin gerçeği de iteleyip, hatta seni bile inkara varacaklarını düşünmedin mi hiç? Sonunda gerçeğin sende olmadığını söyleyeceklerdir; böyle olmasa çeşitli kaygılar ve çözümsüz problemler bırakarak onların endişelenip üzülmesine sebep olmazdın. Böylece sen kendin krallığının temelini sarstın, bunda hiç kimseye suç bulma.

Halbuki sana teklif edilen bu muydu? Sana baş kaldıran güçsüz isyancıların vicdanlarını, hem de kendi mutlulukları için ebediyen bağlayan, etki altında tutan üç kuvvet var: mucize, sır ve otorite. sen üçünü de teptin. Korkunç muzır akıl ruhu seni mabedin kulesine çıkarıp, gerçek Tanrı Oğlu olup olmadığını öğrenmek isterken, " Kendini aşağı at, diyordu. Zira, Kitaplarda, meleklerin O'nun yere düşmesine vakit bırakmadan kollarına alarak göğe çıkaracakları yazılıydı.

Böylece Tanrı Oğlu olup olmadığını öğrenir ve tanrı Babana olan inancını ispat edersin." Ama sen bu teklifi kabul etmedin, kanmadın, kendini aşağı atmadın. Şüphesiz, bu, bir Tanrıya yakışır, gururlu, ihtişamlı bir hareketti. Ama insanlar, bu zayıf ruhlu, kendi arasında kaynaşıp duran sürü Tanrı değildi ki! Kendini aşağı atmak için bir adım atar gibi olsaydın, kıpırdansaydın azıcık, Tanrıya karşı gelmiş olurdun. O'na olan imanını kaybederdin, sonunda, kurtarmaya geldiğin toprağa düşerek ölürdün. seni iğfal etmeye uğraşan muzır akıllı Ruhun da istediği olurdu. Ama tekrar söylüyorum: Sana benzeyen kaç kişi çıkar? İnsanların böyle bir kötü çağrıya karşı koyabilecek güçte olduğuna bir an olsun inanabildin mi? Hayatın korkunç anlarında, iç alemin en önemli, acı problemleri karşısında sadece kalpten gelen kararlarla yetinilir mi?

Evet. sen, kahramanlığının kitaplarda kalacağını, zamanın ve yeryüzünün en uzak sınırlarına yayılacağını biliyordun. Senin peşinden giden insanların Tanrıya bağlı oldukları için mucizeye ihtiyaçları kalmayacağını umdun. Ama insanın mucizeyi inkar eder etmez peşinden Tanrıyı da inkar etmeye kalkacağını bilemedin; oysaki bu böyledir, çünkü insan Tanrıdan çok mucize arar.üstelik mucizesiz duramayacağı için bu sefer kendisi bir takım yeni mucizeler yaratmaya kalkar. Üfürükçüler, büyücü, kocakarılar önünde dize gelir.

Yüz kere asi, dinsiz veya din sapığı olsa da yapar bunu. Halk, " Çarmıhtan inersen sen olduğuna iman getiririz!" diye haykırışıp, seni alaya alırken çarmıhtan inmedin. İnsanların imanını mucizeye bağlamak istemedin; hür, açık bir inanç peşindeydi. Kuvvet korkusundan ezilmiş kölelerin yaltaklanıcı hayranlığını değil, hür, içten gelme sevgiyi bekliyordun sen. Ama bunda bile insanlara hak ettiklerinden daha büyük değer vermiştin: yaratılıştan isyancı oldukları halde sadece köledir onlar.

Bak ve hükmünü ver. Onbeş yüzyıl geçti; git gör onları. Şu kendine kadar yücelttiklerinin halini gör! Yemin ederim - insan, onu bildiğinden çok daha zayıf, basit bir yaratıktır. senin yaptığını yapabilir mi, elinden gelir mi? Ona bu kadar değer vermekle, hiç acımazmış gibi gücünün üstünde çaba istedin ondan. Bunu sen, insanları canından fazla seven sen yaptın! Daha az değer verseydin, onlardan isteklerin de daha az olurdu, görev yükünü hafifletmekle sevgin onlara daha yakınlaşırdı. İnsanoğlu zayıf ve alçaktır. Varsın her yerde bize karşı baş kaldırıp isyanlarıyla övünsün. Çocukçadır, okul çocuklarının böbürlenmesine benzer bu…

Çıngar çıkarıp öğretmenlerini sınıftan atan çocuklara benzerler: taşkınlığın sonunda nasıl olsa hesap vereceklerdir. Bunlar da tapınakları yıkarak dünyayı kana boğacaklar, sonunda, akılsız çocuklar ne derece yetersiz birer isyancı olduklarını, hiçbir sonuç elde edemeyeceklerini anlayacaklardır. Ahmakça göz yaşları dökerek, halkedenin onları asi olarak alay için yaptığını da kabul edecekler. Bunu acı bir umutsuzlukla söyleyecekler; sözleri Tanrıya küfür olduğu için bahtsızlıkları bir kat daha artacak.

Gerçekten, insan tabiatının kutsallığı küfre hiç tahammülü yoktur, ergeç kendi kendini bu yüzden cezalandırır. Görüyorsun ya, insanların bugünkü kaderi sadece huzursuzluk, endişe ve bedbahtlıktan örülmüş. Hem de bunlar, hürriyetleri uğruna senin çektiklerinden sonra oluyor! Büyük Peygamberin hayalleri rumuzlu tasvirler ² arasında ölümden sonra ilk dirilmeyi gören tanıkların sözü ediliyor; her kabileden on ikişer kişiymiş. Bu kadar çok olduklarına göre, onlar da insan üstü, tanrılar gibi yaratıklar olsa gerek.

Mademki onlar da senin çektiğini çektiler, yıllarca kupkuru çölde, çekirgeyle, nebat kökleriyle beslenerek yaşadılar, sen de bu hürlük, bağımsız sevgi çocuklarıyla, senin adına yaptıkları olağanüstü fedakarlılarıyla şüphesiz, övünebilirsin. Ama şunu unutma ki, onlar topu topu birkaç bin kişi ve adeta tanrısal insanlardı. Ya geri kalanlar?....

Ayrıca; öteki, zayıf insanlar güçlü olanların çektiklerini çekmedilerse suçlu mu sayılacaklar? Zayıf bir ruh, tabiatın imkan verdiğinden daha ağır bir yükü kaldıramıyorsa ne yapsın? Senin yalnız seçme kimseler, sadece onlar için geldiğin doğru muydu? Doğruysa bu, bizim anlayamadığımız bir sırrı kabul etmek gerekiyordu. Sırrı kabul edince de insanlara serbestçe kararının, ne sevginin önemi olmadığını, gerekirse vicdanın sesini körleterek itaat edecekleri sırrın ne olduğunu öğrettik onlara. Böyle yaptık işte.

Senin eserine başka şekil vererek temelini mucize, sır ve otoriteye dayandırdık. İnsanlar bir sürü örnekte görüldüğüne göre, yüreklerinden onlara azap vermekten başka işe yaramayan yükün kalkmasına sevindiler, rahat nefes alabildiler. Böyle yapmakta, bunları öğretmekte haklı değil miydik, söyle. İnsanların aczini kabul ederek, yaratılış zaaflarını, hatta günahlarını hoşgörürlükle karşılayarak yüklerini hafifletmekle onlara sevgimizi göstermedik mi? Şimdi buraya gelip bize ne diye engel olmak istiyorsun? Derin, içli bakışını üzerime dikmiş neden yanık yanık seyrediyorsun beni? Hadi darıl bana, senin sevgini istemiyorum, çünkü ben de sevmiyorum seni. Bunu ne diye saklayayım? Kiminle konuştuğumu bilmiyor muyum sanki?...

Sende sana söyleyeceklerimi biliyorsun, bunu gözlerinden okuyorum. Sırrımızı nasıl saklarım senden? Ama bunu ille ağzımdan duymak istiyorsan - hay hay, dinle! Hem çoktandır, sekiz yüzyıldır seni bırakıp O'ndan yana olduk. Tam sekiz yüzyıl önce sana dünyanın bütün krallıklarını göstermiş, bağışlamak istemişti; bu nimetleri nefretle teptin. Biz aldık onları. Roma ile Sezar kılıcını O'nun elinden kabul edince kendimizi yeryüzünün tek hakanı ilan ettik. Gerçi eserimizi henüz tamamlayamadık ama suç kimde? Evet , eserimizin başlangıcındayız, ama başladık ya!...

Tamamlanmasına daha çok var, toprak ana çok çekecek daha, gene de biz gayemize ulaşacağız; dünyanın hakimi olacak, sonra da bütün insanların mutluluğunu düşüneceğiz. Oysaki sen Sezar kılıcını daha o zaman alabilirdin. Niçin teptin o son bağışı?...

Kudretli Ruhun sonuncu öğüdünü kabul etseydin insanları yeryüzünde bütün aradıklarına kavuştururdun. Onlara tapınacak, vicdanlarına bekçilik edecek hepsini ahenkli, barışsever karıncalar gibi, birbirine bağlı bir kütle halinde getirecek bir varlık sağlamış olacaktın. İnsanların üçüncü ve son evrensel birleşme ihtiyacıdır. Öteden beri yeryüzünde toplu olarak yaşama çabası içindeydiler. Tarihleri büyük olan birçok millet gelip geçti. Ama hepsi büyüklükleri ölçüsünde bahtsız oldular.

Çünkü insanların evrensel birleşme ihtiyacını diğer milletler arasında en çok onlar duydular. Bütün dünyayı elde etmek isteğiyle yeryüzünden kasırga gibi gelip geçen Timur, Cengiz Han gibi büyük fatihler belki de bilmeden hep insanların o yenilmez evrensel birleşme ihtiyacına cevap vermişlerdi. sen de Sezar hükümranlığını eline alarak evrensel bir krallık kurar, dünyayı huzura kavuştururdun, çünkü insanlara vicdanlarını ve ekmeklerini elinde tutanlardan başka kim hükmedebilir? Böylece Sezar kılıcı bizim elimize geçti; sonra da seni reddederek ötekinin peşinden gittik. Ama akıl serbestliği, ilim ve yamyamlık hengamesinin ardının alınmasına daha yüzyıllar var…

Zira bizi hesaba katmadan Babil Kulesini yükseltmeye başlayan insanın son yapacağı yamyamlıktır. O zaman karşımızda yerlerde sürünerek ayaklarımızı yalayan, kanlı göz yaşları döken bir hayvan göreceğiz. Hayvanın sırtına binerek, üzerinde " Sır " yazılı kupayı havaya kaldıracağız. İşte insanlar ancak o zaman huzura, mutluluğa kavuşacaklar. sen seçtiklerinle övünebilirsin ama topu topu bir tek sınıfa sahip olduğunu unutma! Oysaki biz herkesin derdine deva bulacağız. Öte yandan seçtiğin, seçilmeye layık, güçlü kimselerden çoğu beklemekten yoruldular; ruhlarının, kalplerinin bütün güç ve ateşini başka alanlara verdiler. Sonunda sana isyan bayrağı açacakları yüzde yüz…

Bu bayrağı onlara sen kendi elinle verdin. Oysaki bizde herkes mutlu olacak, bağışladığın hürlük havasında her yerde yaptıkları gibi ne isyan edecek ne birbirlerine kıyacaklar. Evet, ancak hürlüklerini ellerimize teslim ederek gösterdiğimiz yoldan gidince tam manasıyla hür olacaklarına inandıracağız onları. Peki, haklı mıyız yoksa yalan mı söylüyoruz? Verdiğin hürlüğün onları nasıl bir köleliğe, şaşkınlığa götürdüğünü hatırlayınca haklı olduğumuza inanacaklar. Hürlük, fikir serbestliği ve ilim onları öyle içinden çıkılmaz bir hale sokacak, öyle akıl ermez sırlarla karşı karşıya kalacaklardı ki, isyancı ve haşin olanlar kendi kendilerini yok edecek; gene asi ama güçsüz olan başkaları birbirlerine kıyacaklardı.

Sağ kalan üçüncüler, aciz ve bahtsızlar, ayağımıza gelip " Evet, haklısınız; diyecekler. O'nun sırrı yalnız sizin elinizde; size döndük, bizi kendimizden koruyun! É ekmeği elimizden alırken, şüphesiz, bunun kendi el emekleri olduğunu, bizim mucize falan yaratmadan, taşları ekmek yapmadan sadece onlardan aldığımızı gen onlara dağıttığımızı görecekler. Ama sevinçleri yüzde yüz ekmeğe kavuşmalarından çok bunu elimizden almalarından doğacak.

Çünkü bundan önce ellerindeki ekmek taş haline gelirken, bize sığındıktan sonra taşların olduğunu hatırlarında tutacaklar. Kayıtsız şartsız itaat etmenin gerçek değerini çok, çok iyi anlayacaklar! Ama bunu anlayana kadar insanlar bedbahtlıktan kurtulamayacaklar. Bunun da en büyük nedeni kim, söylesene! Sürüyü kim parçalayıp bilinmez yollara sürdü? Ama sürü gene toparlanıp uslanacak, hem de son olarak artık. O zaman biz onlara, yaratılışlarına göre, yani zayıf yaratıkların kaldırabileceği sakin, kendi halinde bir mutluluk bağışlayacağız. Gururdan vazgeçireceğiz onları. sen, paye vermekle gururu öğrettin onlara. Aciz, güçsüz çocuklar olduklarını ama en tatlı mutluluğun da çocuk mutluluğu olduğunu ispat edeceğiz.

O zaman pısırıklaşıp, tıpkı korku içinde ana tavuğun kanatları altına üşüşen civcivler gibi bize sokulacaklar. Milyarlık bir sürüyle baş edebildiğimiz için kudretimize, zekamıza hayranlık duyarak bizimle övünecekler. Akıllarını yitirecek derecede hiddetimizden korkarak çocuklar veya kadınlar gibi sulu gözlü olacaklar; ama bir işaretimizle göz yaşlarından neşeye, gülmeye, temiz bir sevince ve mutluluk dolu çocuk şarkılarına geçecekler. Tabii çalıştıracağız onları, ama işten arta kalan zamanlarını çocuk oyunlarına benzeyen şarkılar, korolar ve masum rakslarla dolduracağız. Hatta günah işlemelerine de izin vereceğimiz için çocukça sevecekler bizi. İznimizle işlenen bütün günahların bağışlanacağını; onları sevdiğimiz için buna göz yumarak günahlarının cezasını üzerimize aldığımızı söyleyeceğiz. Alacağız da; onlar da Tanrıya karşı günahlarının sorumluluğunu yüklendiğimiz için velinimetleri gözüyle bakacak, tapacaklar bize…

Bizden gizli hiçbir şeyleri olmayacak; karılarıyla, metresleriyle yaşamaya, çocuk yapıp yapmamalarına hep bize gösterdikleri itaate göre ya izin verecek, ya da yasak edeceğiz. Sözümüze seve seve, candan gönülden uyacaklardır. En koyu vicdan sırlarını, her şeyi, her şeyi bize taşıyacaklar, biz de hepsine yol göstereceğiz. Kararlarımızı sevinçle kabul edecekler, çünkü bu şekil onları bugünkü şahsi serbest karar verme azabından kurtaracak. Böylece başlarında onları idare eden birkaç yüz bin kinin dışında kalan milyonlarca insan mutlu olacak. Yalnız sırların koruyucusu bizler bedbaht olacağız. Yeni doğmuş milyarlık mutlu bir kuşağın yanında iyilikle kötülüğü bilmek uğursuzluğuna uğramış yüz bin bahtsız bulunacak.

Bu yüz bin senin uğruna sessizce, belirsizce sönüp gidecek, üstelik öbür dünyada da kaderleri sadece ölüm olacak. Biz, iyiliklerini düşünerek sırlarımızı saklamaya devam edeceğiz. Gökte alacakları ölümsüz mükafatlardan söz açarak avutacağız onları. Ama ölümün ötesinde bir şey varsa bile bunun onlar gibiler için olmadığını elbette biliyoruz! Bazı söylenti ve kehanetlere göre, sen yeryüzüne bir daha gelip zaferler kazanacaksın. Başı dik, gücü yerinde müritlerinle birlikte gelecekmişsin. O zaman, onlar yalnız kendilerini selamete çıkardılar, biz hepsini kurtardık; diyeceğiz. Söylentilere göre, hayvana binmiş, ellerinde Sırrı tutan zaniyeyi isyan eden acizler alaşağı edip erguvan örtülerini parçalayacaklar, mekruh gövdesini çıplatacaklarmış ² ...

O zaman ben milyarlarca mutlu, günah bilmez kulu göstereceğim sana. Saadetleri uğruna günahlarını kabullenen biziz. senin karşına çıkarak, "Elinden gelirse, cesaretin varsa suçlandır bizi! Diyeceğiz. Bil ki, ben de çölde kaldım, çekirgelerle, bitki kökleriyle beslendim, insanlara bağışladığın hürlüğü ben de kutsadım, ben de " sayı doldurmak için" güçlü yakınlarının saflarına katılmaya hazırlanıyordum. Ama sonunda ayrıldım, deliliğe hizmet etmek istemedim. Döndüm ve senin eserini düzelten kütleye katıldım.

Gururlu olanlardan ayrılarak mutluluklarını sağlamak için alçak gönüllülerin yanlarına döndüm. Sana söylediklerimin hepsi gerçekleşecek ve hükümranlığımız kurulacaktır. Tekrar ediyorum, bu sürünün bize nasıl itaat ettiğini - yarından tezi yok - göreceksin. İşlerimizi karıştırmaya geldiğin için yakacağım seni, onlar da ilk işaretimle ocağı beslemeye koşacaklar. Evet, yakılmayı en çok hak eden biri varsa, o da sendin. Yarın yakacağız seni. Dixi ³


Dipnotlar:
_________

¹ İncil'e göre İsa vaftizinden sonra çölde kırk gün kırk gece oruç tutup ibadet etmiş. Açlık hissettiği bir anda Şeytan gelip ona " Tanrı oğlu isen, buradaki taşları ekmek haline getir, karnını doyur; demiş. İsa, " Kitaplarda - Yalnız ekmekle yaşanmaz yazılıdır; cevabını vermiş. Bunun üzerine Şeytan İsa'yı kutsal şehre götürüp bir kilisenin en yüksek kulesine çıkarmış. " Tanrı oğlu isen, kendini aşağı at, demiş. Çünkü Kitaplar, böyle bir şey olunca meleklerin kollarını uzatarak seni tutacaklarını yazıyor. İsa, " Tanrımı denemeye kalkışma" sözleriyle Şeytanın ikinci iğvasını da reddetmiş. Şeytan da bu defa onu yüksek bir dağa götürmüş. Yukardan, aşağıya serilmiş dünyayı göstererek " Bana Secde edersen hepsi senin olur! " demiş. İsa, ancak Tanrının önünde secde edildiğini söyleyerek Şeytana onu rahat bırakmasını emretmiş, ibadetine devam etmiş.

² İohanna'nın Apokalyps'i

³ Latince: " Sözüm bitti" anlamına gelir.

karakutu.com

BÖYLE BUYURDU ZERDÜŞT''den ŞAİRLERE DAİR

Zerdüşt havarilerinden birine şöyle diyordu: "Bedeni daha
iyi tanıyalı beri ruhun bence ehemmiyeti kalmadı. Ve ''ebedi''
denen her şey bir sembolden ibaret."

Havari cevap verdi: "Evvelce de böyle bir şey söylemiştin.
Fakat şairler çok yalan söylerler diye ilave etmiştin. Bunu
neden demiştin."


Zerdüşt, "neden diye soruyorsun" dedi. "Ben o adamlardanım ki onlara neden diye sual sorulmaz. Ben bunları henüz dün mü yaşadım. Fikirlerimin sebeplerini yaşayalı beri hayli zaman geçti. Eğer sebeplerimi de yanımda taşımam gerekseydi benim bir hafıza ambarı olmam lazım değil miydi? Fikirlerimi kendim için saklamam bile bana fazla geliyor.

Ve nice kuşlar uçup gidiyorlar. Bazen güvercinliğime yabancı ve elimle dokunduğum zaman titreyen bir kuşun sığındığını görürüm.Fakat Zerdüşt sana bir zaman ne diyordu? Şairlerin çok yalan söylediğini mi? Fakat Zerdüşt de bir şairdir. Onun bu işte hakikati söylediğine inanıyor musun? Neden inanıyorsun?"Havari cevap verdi: "Ben Zerdüşt''e inanırım."

Zerdüşt başını salladı ve gülümsedi.
"İnanman, hele bana inanman, beni mesut etmez.Fakat, birisi ciddiyetle, şairler çok yalan söylerler diyorsa haklıdır. Biz çok yalan söyleriz.Biz pek az şey biliriz. Ve güç öğreniriz. Onun için yalan söylemeye mecburuz.Biz şairlerden, şarabını tağşiş etmeyen kim var?Kilerimizde nice zehirli karıştırmalar yaptık. Tarif edilmez nice işler yaptık.Çok az şey bildiğimiz için ruhça züğürt olanlar hoşumuza gider.

Hele kadınlar!
Hatta ihtiyar kadınların akşamları anlattıkları masallara bile hasret duyarız. Ve kendimizce buna "ebedi karanlık" deriz.Sanki hususi ve mahrem bir kapı varmış da öğrenmek isteyenlere oradan bilgi dağıtılıyormuş gibi, halka ve onun vecizelerine inanırız.
Çayırda veya münzevi tepelerde yatıp kulaklarını diken herkesin gökle yer arasındaki şeylerin bazılarına agah olabileceğine bütün şairler inanır.Ve şairler kendilerine nermin heyecanlar gelince bizzat tabiatın kendilerine aşık olduğunu ve tabiatın kulaklarına gizlice okşayıcı sözler fısıldadığını duyarlar ve faniler önünde bununla göğüs kabartırlar.

Ah yerle gök arasında o kadar çok şey var ki bunları ancak şairler tahayyül edebilir. Hele tanrı hakkında. Çünkü bütün ilahlar şair sembolleri ve şair uydurmalarıdır.Gerçekten, daima göklere yeni bulutların alemine yükseliriz bu bulutların üstüne alaca körüklerimizi kurarız. Ve sonra onlara tanrılar ve üst insanlar deriz.Onlar ancak bu iskemlelere oturabilecek kadar yufkadırlar. Bütün o şairler ve üst insanlar!

Ah, olağanüstü bir şeymiş gibi görünmek isteyen bütün bu acizlerden ne bıkkınım! Ah bütün şairlerde ne bezginim."Zerdüşt böyle deyince çömezi ona kızdı. Fakat sustu. Zerdüşt de sustu. Ve gözleri sanki çok uzaklara bakıyormuş gibi içine yöneldi. Nihayet içini çekti ve nefes aldı. Ve şöyle dedi:"Ben bugünün ve dünün eseriyim. Fakat içimde bir şey var ki,yarının, yarından sonranın ve daha uzak bir istikbalindir. Ben eski ve yeni şairlerden bezginim. Bence hepsi sathidirler. Ve sığ sulardır. Derinlere dalamamışlardır. Onun için duyguları dibe nüfuz edememiştir.Biraz şehvet biraz can sıkıntısı. Onların en çok düşündüğü bu idi.Onların saz tıngırtıları bir hayaletin hışırtılarıdır. Seslerin içliliğinden ne anlıyorlardı?

Onlar temiz de değillerdi. Derin görünsün diye bütün sularını bulandırmışlardır. Ve böylelikle barıştırıcı görünmek istediler.Fakat bence aracı, karıştırıcıdırlar. Yarım ve pistirler.Ah, ben ağımı onların denizlerine daldırdım ve balık avlamak istedim. Fakat daima eski bir tanrının başını çektim.Böylece deniz ancak bir taş vermiş oldu. Bizzat onlar da denizden gelmiş olabilirler.Tabii içlerinde inci vardır. Fakat kabuklu hayvanlara o nispette benzerler.

Ve kendilerinde ruh yerine ekseriya tuzlu bir sümük buldum.Onlar denizden gurur da öğrenmişlerdir. Deniz tavus kuşlarının en güzeli değil mi? Tavus en çirkin bir manda karşısında bile kuyruğunu açar gümüşten ve ipekten kanatlarından hiç bıkkınlık göstermez.

Manda hayretle bunu seyreder. Ruhunda kuma yakın, sazlıklara daha yakın, batağa en yakın olarak.Mandaya güzellikten, denizden ve tavus süsünden ne? Şairlere bu sembolü söylerim.Gerçekten, onların ruhları tavusların tavusudur ve bir kibir denizidir.Şairin ruhu seyirci ister. İsterse seyirci manda olsun.Fakat ben, bu ruh dan bezdim. Ve görüyorum ki o da kendinden bezecek.Ben şairleri değişmiş ve bakışları kendilerine yönelmiş görüyorum.Ruh tövbekarlığının geldiğini görüyorum. Bunlar onlardan meydana gelmiştir.Zerdüşt böyle dedi.


Friedrich Nietzsche
karakutu.com

AFORİZMALARINDAN SEÇMELER

İnançlar hakikat düşmanları olarak, yalanlardan daha tehlikelidir.

*

Hoşlanmadığımız bir düşünceyi öne sürdüğü zaman bir düşünürü daha sert eleştiririz. Oysa, bizi pohpohladığında onu daha sert eleştirmek uygun olacaktır.

*

Sahip olunması zorunlu tek şey var: Ya yaradılıştan ince bir ruhtur bu, ya da bilim ve sanatlar tarafından inceltilmiş bir ruh...

*

Tüm idealistler, hizmet ettikleri davaların her şeyden önce dünyanın tüm öteki davalarından üstün olduğunu düşünürler. Kendi davalarının biraz olsun başarılı olması için, bu davanın tüm öteki insan girişimlerine gerekli olan aynı pis kokulu gübreye açıkca ihtiyacı olduğuna inanmak da istemezler.

*

Bir kez yürünmüş bir yola düşenlerin sayısı çoktur, hedefe ulaşan az ..



*

Küçücük bağışlarla büyük mutluluklar kazanmak büyüklüğün bir ayrıcalığıdır.

*

İnsan, diğer insanlardan hiçbir şey istememeye, onlara hep vermeye alıştığı zaman, elinde olmadan soylu davranır.

*

Acıların bölüşülmesi değil, sevinçlerin bölüşülmesidir dostluğu yaratan ...

*
Bir şeyden hoşlanmaktan söz edilir, aslında doğrusu, bu şey aracılığıyla kendinden hoşlanmaktır.

*

Kendinden hiç söz etmemek çok soylu bir ikiyüzlülüktür.

*

Hakikatin temsilcisinin en az olduğu zaman, onu dile getirmenin tehlikeli olduğu zaman değil, can sıkıcı olduğu zamandır.

*

Doğa bize aldırmadığından, doğanın ortasında kendimizi öyle rahat hissederiz ki ...

*

Uygarlaşmış dünya ilişkilerinde herkes, hiç değilse bir konuda kendini başkalarından üstün hisseder. Genel iyiyüreklilik buna dayanır. Çünkü, durum elverirse herkes yardım edebilir, o halde bir utanç duymaksızın bir yardımı da kabul edebilir.

*

Yapacak çok şeyi olan insan inançlarını ve genel düşüncelerini hemen hemen hiç değiştirmeksizin korur. Aynı şekilde, bir ülkünün hizmetinde olan her insan ülkünün kendisine artık hiç kulak asmaz; onun buna zamanı yoktur. Demem şu ki, ülküsünün hala tartışılabilir olmasından yana olmak çıkarına aykırıdır.

*

İnsan dilediği kadar bilgisiyle şişinip dursun, dilediği kadar nesnel görünsün, boşuna ! Sonunda her zaman ancak kendi yaşam öyküsünü elde edecektir.

*

İnsanların tarih boyunca farkına vardıkları aşılmaz zorunluluk, bu zorunluluğun ne aşılmaz ne de zorunlu olduğudur.

*

Bugün artık kimse ölümcül hakikatlerden ölmüyor; çok fazla panzehir var.

*

Uygarlık tarafından yokedilme tehlikesiyle karşı karşıya olan bir uygarlık çağını yaşıyoruz.

*

Sevilmiş olma isteği kendini beğenmişliklerin en büyüğüdür.

*

İnsanları şiddetle kendi üzerine çeken, bir oyunu her zaman kendi lehine çevirmiştir.

*

Çok düşünen ve uygulamalı düşünen, kendi maceralarını kolayca unutur, ama başından geçenlerin çağrıştırdığı düşünceleri hiç unutmaz.

*

Biri kendi düşüncesine bağlı kalır; çünkü ona kendi kendine ulaşmış olduğunu sanır. Öteki ise, onu zahmetle öğrendiği ve onu anlamış olmakla övündüğü için bağlıdır düşüncesine. Sonuç olarak, her ikisi de kendini beğenmişlik ...

*

İçine doldurulacak çok şey olduğu zaman, günün yüzlerce cebi vardır.

*

Bir düşmanla savaşarak yaşayan kişinin, düşmanını hayatta bırakmakta yararı vardır.

*

Açıklanmamış karanlık bir konu apaçık bir konudan daha önemli sanılır.

*

Sadece karşıtları cansıkıcı olmayı sürdürdükleri için, arada bir, bir davaya bağlı kalırız.

*

Bir insan kendini hep çok büyük işlere adadığında, onun başka bir yeteneğinin olmadığı pek görülmez.

*

Açıkça büyük amaçlar tasarlayan ve daha sonra bu amaçlar için oldukça yetersiz olduğunu gizlice kavrayıveren kimse, çoğu zaman bu amaçlardan vazgeçecek kadar da güçlü de değildir. İşte o zaman ikiyüzlülük kaçınılmazdır.

*

Gür ırmaklar kendileriyle birlikte bir çok çakıl ve çalı çırpıyı da sürükler; güçlü ruhlar da bir çok aptal ve mankafayı.

*

Bir insanın gerçekten ele almış olduğu düşünce özgürlüğü ile, onun tutkuları ve hatta arzuları da gizli gizli kendi üstünlüklerini göstereceklerini sanırlar.

*

Bir insan yoğun ve kılı kırk yararak düşündüğü zaman, sadece yüzü değil gövdesi de çekinceli bir havaya bürünür.

*

Ruh arayanda, hiç ruh yoktur.

*

İnsan yığınlarının davranış biçimlerini önceden kestirmek için, onların güç bir durumdan kendilerini kurtarmak için hiçbir zaman çok önemli bir çaba göstermediklerini kabul etmek gerekir.

*

İnsan kahkahalarla güldüğü zaman, kabalığı ile tüm hayvanları geride bırakır.

*

Eylem ve vicdan genellikle uyuşmazlar. Eylem, ağaçtan ham meyveleri toplamak isterken, vicdan onları gereğinden çok olgunlaşmaya bırakır, ta ki yere dökülüp ezilinceye kadar.

Aşk ve nefret kör değillerdir; ama kendileriyle birlikte taşıdıkları ateş yüzünden kör olmuşlardır.

*

İnsan hatasını bir başkasına itiraf ettiğinde unutur onu; ama çoğu kez öteki kişi bunu unutmaz.

*

Alev, başka şeyleri aydınlattığı kadar aydınlatmaz kendini. Bilge de böyledir.

*

Bir konu hakkında hazırlıksız sorguya çekildiğimizde, aklımıza gelen ilk düşünce çoğu zaman bizim kendi düşüncemiz değildir; ama bizim sınıfımıza, konumumuza ve soyumuza ait olan sıradan bir düşüncedir sadece. Öz düşünceler pek ender olarak su yüzüne çıkarlar.

*

Bizzat kendimizde olan bir değeri övdüğü, okşadığı zaman mucizeyi de, usdışını da kabul ederiz.
Yarı-bilim tam bilimden daha üstündür. O, sorunları olduklarından daha kolay görür ve bununla görüşünü daha anlaşılır, daha inandırıcı kılar.

*

Çok düşünen partici olmaya uygun değildir; o, parti arasında düşüncesini çok çabuk sızdırır.

*

Kötü belleğin iyi tarafı, aynı şeylerden bir çok kez, ilk kez gibi yararlanmaktır.

*

Bir kurbanın yoldaşı o kurbandan daha çok acı çeker.

karakutu.com